Acı bir gerçek var ki siyaset kurumu, üretemiyor, savunamıyor, vasatlığa teslim olmuş halde… 40 alim tersini dese “bildiğimi okurum” diyor. Bize de bu gerçekle yaşamak, vasada katlanmak düşüyor. Ne diyelim, hakkımızda “hayırlısı” olsun!👇
Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki?
Barışa kim karşı çıkabilir?
Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?
Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi, vatandaşın devlete ve adalete duyduğu güvenin ağır biçimde zedelenmiş olmasıdır.
CHP’li belediyelere ve başkanlarına yönelik operasyonların gerçekleştirildiği; henüz yargılama süreçleri dahi tamamlanmadan seçilmiş belediye başkanlarının suçlu muamelesine maruz bırakıldığı bir dönemdeyiz.
Üstelik bununla da yetinilmiyor; belediye başkanları görev yaptıkları ve ailelerinin yaşadığı şehirlerden yüzlerce kilometre uzağa, ağır tecrit koşullarıyla anılan kuyu tipi cezaevlerine gönderiliyor. Adeta zulmeder gibi bir muameleye maruz bırakılmaları ise ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
AYM kararlarının tartışıldığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmişlerin iradesinin yargı kararları ve kayyum uygulamalarıyla ortadan kaldırıldığı, insanların söyledikleri bir söz nedeniyle soruşturulma endişesi taşıdığı bir ortamda demokratikleşmeyi yalnızca belirli bir mesele üzerinden konuşamayız.
Böyle bir ortamda demokratikleşmeden söz ediyorsak önce şu temel gerçeği kabul etmek zorundayız:
Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.
Hukuk herkes içindir ya da hukuk değildir.
Özgürlük herkes içindir ya da özgürlük değildir.
Bir taraftan demokratikleşmeden söz ederken diğer taraftan siyasi rakipleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışmak, toplumun bir kesimine hukuk vaat ederken başka bir kesimini hukuksuzluğa mahkûm etmek gerçek bir huzur getirmez.
Kaldı ki TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa konusunda hukukçular tarafından son derece ciddi hukuki ve anayasal itirazlar dile getirilmektedir.
Hukukçuların Anayasa ve evrensel hukuk ilkeleri açısından ciddi sakıncalar gördüğü bir düzenlemenin, yeterince tartışılmadan ve toplumun bütün kesimlerinin kaygıları giderilmeden yasalaştırılması yeni sorunlar doğurur. Millet bilmeden, toplum tartışmadan, farklı kesimlerin kaygıları giderilmeden yapılan siyasi mutabakatlar, toplumsal mutabakatın yerine geçmez.
Benim demokrasi anlayışımda millet, sonucu kendisine açıklanan bir sürecin seyircisi değildir.
Millet bu ülkenin sahibidir.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir:
Anayasa ve mahkeme kararlarını eksiksiz uygulamak, yargının bağımsızlığına ilişkin toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak.
Seçilmişlerin iradesini güvence altına almak ve düşüncesini açıklayan hiç kimsenin korkmadığı bir ülke olmak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra da milletin önüne hiçbir soru işaretine mahal vermeden çıkmak en doğru seçenek olacaktır.
Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.
Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.
Son cümle olarak şunu söylemek isterim:
Unutmamak üzere isimlerini köprülerimize, alt ve üst geçitlerimize kazıdığımız şehitlerimizin aziz hatıralarına haksızlık edildiği duygusuyla vicdanlarımızın sızlamasına izin vermemek, bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en önemli sorumluluklarından biridir.
Bazen Özgür Özel’i ve arkadaşlarını anlamıyorum. Başınıza gelmeyen kalmadı, oturduğunuz koltuklardan sökülüp atıldınız…
Camınız, çerçeveniz kırıldı…
Sonra da “çabamız yok, yetmez ama evetimsi, evet” arasında gidip geleceksiniz öyle mi?
Evet diyeceksiniz belli ki…
Ne için?
Demokrasi, özgürlük, kardeşlik, barış…
Elbette… Elbette değerli kavramlar… Konuşulmalı…
Kim hayır diyebilir ki bunlara?
Hele de sahiciyse…
Peki size geldi mi, uğradı mı kardeşlik, özgürlük, barış?
Size gelmediyse bütüne sahiden gelecek mi?
Olanı, biteni anlamıyorum.
Niye kurdunuz abi o zaman Yeni Parti’yi?
Demokrasinin, barışın, özgürlüğün, kardeşliğin içinde Sinem Dedetaş var mı, yok mu?
Yaşlı annesi mahkeme koridorlarında, hastane önlerinde ağlayan, hasta Murat Çalık var mı, yok mu?
Yol arkadaşım dediğiniz İmamoğlu var mı, yok mu?
Neye evet abi, bir anlatsanıza iyice…
Buradan bakınca “nerden baksan tutarsızlık….” gibi görünüyor da…
Haluk Levent meselesine dair: Bozuk düzende saglam çark olmaz.
Bugün katıldığım yayında güvendiği dağlara karlar yağanlara çağrıda bulundum: Örgütlenelim, hesap soralım, itiraz edelim...
Bugünler tam da siyaset yapılacak günler!
Toplumsal mücadele 101 dersi.
Eğer ciddiye alınmak istiyorsanız, yapmanız gereken şey en güçlü argümanları, en süslü sözleri bulmak değil; sizinle uzlaşılmamasını karşı taraf için maliyetli hâle getirmektir.
Gülşah Durbay’ın ailesi olarak, yaşadığı rahatsızlık sürecinde ona acımasızca ve defalarca saldıranlardan biri olan söz konusu şahsın hiçbir şekilde özrünü kabul etmiyoruz.
Zaman geçtikçe yaptıklarının unutulacağını sananları, iş birlikçilerini ve ömür boyu sürecek bir utanca atananları asla affetmeyeceğimizi; rahmetli kızımız Gülşah Durbay’ın da bu ve buna benzer kişilere kesinlikle hakkını helal etmediğini sevenleri ve kamuoyuyla paylaşmak isteriz.
Saygılarımızla,
Gülşah Durbay’ın Ailesi
Cumhur İttifakı’nın TBMM sıralarında oturan özellikle AK Partili ve MHP’li anne milletvekillerine ve kızları, kız torunları olan erkek milletvekillerine sesleniyorum.
Sizin vicdanınızın, adalet duygunuzun sınırı nerede başlıyor, nerede bitiyor? İnsanlık duygunuz hangi noktada devreye giriyor, kırmızı çizginiz nedir mesela?
“Bizler” ve “onlar” diyerek böldüğünüz; kutuplaştırdığınız, ötekileştirdiğiniz, acımasızca düşmanlaştırdığınız, acıları bile mahalle mahalle ayırdığınız ülkemizde “sizden” görmediğiniz bir vatandaşın başına ne gelirse yüreğiniz sıkışır mesela?
İnsanlığınızın sınırı nedir?
Bu ülkede insanlık dışı ne yaşanırsa sizler insanlığınızdan utanırsınız? Hangi adaletsizlik karşısında “siyaseti de iktidarı da batsın” dersiniz?
Acı eşiğiniz nedir mesela? Ben şu haksızlığa dayanamam dediğiniz ne var mesela? Başınızı yastığınıza koyduğunuzda haksızlığın, hukuksuzluğun hangi boyutu sizi uyutmaz mesela?
Zulmün hangi çeşidi gecenize karabasan gibi çöker, kendinizi sorumlu hissedersiniz?
Hangi adaletsizlik, hukuksuzluğun hangi boyutu yakalarınızdaki parti rozetlerini delerek kalplerinize ulaşır, yüreklerinizi sıkıştırır?
İktidar sarhoşluğu, güç konforu vicdanlarınızın üzerine nasıl bir beton döktü?
Bu gidişle 28 Şubat dönemine rahmet okutacaksınız, az kaldı.
Son sözüm, “herşey mevzuata uygun” açıklaması yapan İstanbul İl Emniyet Müdürüne.
Cumhurbaşkanı Erdoğan muhalefette olsaydı şöyle derdi:
Mevzuatınız batsın…Mevzuatınız batsın, çünkü insanlığınızı, vicdanınızı yitirmişsiniz.
2026 senesi Haziran ayı itibariyla Türk siyasetinin hâli şudur:
Ana muhalefet partisinin Genel Başkanı tartışmalı bir mahkeme kararıyla koltuğundan alınmış.
Ana muhalefetin başına, mahkeme kararıyla 'atama' yapılmış.
Ana muhalefet partisinin Cumhurbaşkanı adayı, tartışmalı bir mahkeme kararıyla seçime girme şansı elinden alınmış vaziyette, hapiste.
Seçime bu tablo içinde giden bir Türkiye.
Nasıl, iyi miyiz böyle?...
Senelerdir zannederdik ki, 'vesayet' askerle, askerin siyaset üzerindeki tahakkümüyle ilgii bir şeydir.
Öyle olmadığını, vesayetin esasen 'güç'le, 'gücün kullanım biçimiyle' ilgili olduğunu AK Parti sayesinde öğrenmiş olduk.
'Seçilmişler eliyle' uygulanan 'sivil vesayet'in de 'asker eliyle' uygulanan vesayet kadar vahim sonuçlar üretebileceğini öğrenmiş olduk.
Kuruluşundan itibaren bütün mücadelesini meşruiyet zemininde yürütmüş, bütün siyasi başarılarını arkasına halk desteğini alarak elde etmiş bir siyasi kadro için ne hazin bir tablo!...
Türk siyaseti bugün, tedavisi imkansız güç zehirlenmesine uğramış bir iktidar blokuyla, Türk milletinin önüne hakîki bir çare ve milletin yaralarına merhem olacak bir program koyamayan çapsız bir muhalefet arasında sıkışmıştır.
Bu iktidar blokunun, bir sonraki seçimi kazanabilmesinin tek yolu olarak gördüğü şey, elindeki vesayet imkanlarını kullanarak muhalefeti tasfiye etmektir.
Siyasetini senelerce 'itiraz' üzerine kurmuş, bunu 'siyaset yapmak' zannetmiş çapsız muhalefetin yargı üzerinden yediği ağır darbeye karşı düşünübildiği tek çare ise seçmenin dizlerine kapılarak mağduriyetini terennüm edip ağlamaktır.
Millet her şeyi görüyor.
Kendisinde yenilmez kuvvet, sınırsız kudret gören ayarları bozulmuş kadroları da; şu dizlerine kapanan çaresizliği de görüyor.
Yedi kez 'ülkeyi sen yöneteceksin' diyerek yetki verdiği bir siyasi hareketin bütün iktidar gücünü 'tek ele' alınca ne hale geldiğini görüyor.
Üst üste yedi genel seçim kaybetmiş muhalefetin sekizinciyi kazanmak için önüne mağduriyetinden başka hiçbir şey getirmediğini de görüyor.
Millet tetiktedir, yeni bir 'sessiz devrim' yaratmaya da hazırdır. Beklediği şey, güven duyacağı bir kadro ve hakîki bir programdır.
Bu kadroyu ve programı gördüğü an görün bakın ilk seçimde millet neler yapar. Hep yapmıştır, oradan biliyoruz.
Mustafa Kemal Paşa'nın, 'millî egemenlik' için kullandığı ifadeler, 'millet iradesi' için de geçerlidir:
" ...Öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur."
Türkiye'nin 70 yılı aşan çok partili siyasi hayatında hep olmuş olan budur, bundan sonra olacak olan da budur.
Bugün mahallenin yerel market zincirinde çalışan kasiyerle konuştum.
Mutlak butlan vs ne biliyor ne umurunda.
Günde 10 saat haftada 6 gün asgari ücretle çalışıyor.
20'li yaşlarının başında.
Sokaktaki ekmek kavgasını siyasetin gündemi yapmadan gidilecek bir yer yok.
Binlerce takipçisi olan insanlar hâlâ bunu kavrayamadı:
Pisliği bu mecrada andığınız anda o pisliği bizzat siz etrafa yaymış oluyorsunuz!
Eleştirdiğiniz içerikleri daha görünür hale getirmeyin. Kuyunuzu kazan hesaplara para kazandırmayın.
Dikkatinizi kiraya vermeyin.
Aklınızı kullanın.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun paylaşımlarına gelen tepkilerin ötesinde, ona destek veren milletvekillerinin sosyal medya hesapları da büyük bir tepki dalgasıyla karşı karşıya. Kimi paylaşım yapmayı dahi bırakmış durumda. Bu tabloya bakılırsa, çoğu milletvekili sokağa çıktığında da aynı tepkiyi görecek. Tabii dışarı çıkmaya fırsat bulabilirlerse.
Bu arada tüm haber televizyonları canlı yayında. İktidar medyası ve TRT bildiğimiz gibi. Hepsi Kılıçdaroğlu’nun sesini yayınlıyor. Kurulan oyun çok açık değil mi? Derin analizlere gerek yok. Tüm enerji mücadelenin nasıl örgütleneceğine harcanmalı
Özgür Özel ve arkadaşları iki şeyi aynı anda yapıyor: Yeni parti kuruluş sürecini başlatırken, hiç parti kurmayacakmış gibi CHP kurultayını toplamak için her yolu zorluyorlar.
Doğru hamle bu. Ama muhalif seçmen o kadar çok düş kırıklığı yaşadı ki, doğru adımları bile alkışlamaktan imtina ediyor.
Basına yansıyan haberlerde; Cumhuriyet Halk Partisi yönetimine hukuken son derece tartışmalı bir ihtiyati tedbir kararıyla getirilen ve kamuoyunun geniş kesimlerinin tepkilerine rağmen bu görevi kabul eden Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi tarafından gerçekleştirileceği belirtilen bazı satışlardan elde edilecek gelirin derneğimize bağışlanmasının planlandığı öğrenilmiştir.
Derneğimiz, kuruluşundan bu yana Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda; hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi ve hukuk devletini savunan, temel hak ve özgürlüklerin korunması için mücadele eden ve çalışmalarını partiler üstü sürdüren bir sivil toplum örgütüdür.
37 yıldır kararlılıkla savunduğumuz bu ilkeler gereği; demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerin, özellikle de ana muhalefet partisinin yönetimine, olağan demokratik süreçler ve kurultay iradesi dışında kayyum niteliğinde bir müdahaleyle getirilen bir yönetimden gelecek herhangi bir bağışın derneğimiz tarafından kabul edilmesi mümkün değildir.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Aşağıdaki açıkmalamaları görünce; ya Bakan fena yanıltılıyor ya da Bakan bizi fena yanıltıyor dedim. Çünkü Mart ayında Petrol ve Doğalgaz ürünlerinden tahsil edilen ÖTV tutarı bir önceki aya göre sadece 8 milyar lira azaldı. Ancak akaryakıt ürünlerinin fiyatı arttığı için bunun önemli bir kısmı da KDV ile telafi edildi. Sayın Bakanın 2 ayda maliyeti 90 milyar lira olur ifadesi gerçekten izaha muhtaç. Ayrıca yılın tamamındaki etkisinin 600 milyar lira olacağı belirtilmiş. Oysa tüm yıl için akaryakıt dahil petrol ve doğalgaz ürünlerinden tahsil edilmesi hedeflenen tutar 656 milyar lira ve bunun 130 milyar lirası zaten üç ayda tahsil edildi. Ayrıca eşel mobil sadece akaryakıt ürünlerinde geçerli, diğer petrol doğalgaz ürünlerinde geçerli değil. Neresinden bakarsanız bakınız Sayın Bakanın paylaştığı verileri tutturmak mümkün gözükmüyor. Sayın Bakan kalem kalem açıklasa ve bizi de utandırsa…
Günde 8 saat çalışma hakkını kazandığımız 1 Mayıslardan 150 yıl (YÜZ ELLİ YIL) sonra bugün bu ülkede hala günde 10-12 saat çalışıyorsak buna dur demenin, insanca bir yaşamı kurmanın yolu yine 1 Mayıslardan, meydanlardan geçer.
Yarın her neredeysen biz de oradayız.
1 Mayıs’ta bizimle yürü!
👇🏽