Efendimizin Bir Hadisi İhata Eder
Tüm Benliğimi...🙏
Hak Etmediğin Bir Muamele Gördüğünde Unutma.
O kişi senin değerini anlamadan ölmez..! (Kalbimi Isıtan Söz)
Çünkü EL-HAKEM’dir Allah...
GÜLE GÜLE BEBEK İNCİLER!
Anneleriniz çok büyük zorlukla tuzlu-sodalı Van Gölü'nden çıkıp, boş mideyle akarsularda akıntıya karşı yüzerek, martıları, yılanları, kaçak balıkçıları geçerek sizi dünyaya getirdi ve göle geri döndü.
Yumurtadan çıktınız, derenin serin sularında yaşama merhaba dediniz! Akademisyen, asker, yönetici, kamu görevlisi, polis, gönüllü, basın mensubu gibi farklı meslek sahibi sayısız insan sizin güvenle bugünü görmeniz için çalıştı. Şimdi Van Gölü'ne dönüş başladı.
Sizi de bir sürü tehlike bekliyor.
Umarım tüm tehlikeleri atlatır, Van Gölü'nün masmavi sularına kavuşur, bol bol beslenir büyür ve 3 yıl sonra yavru yapmak için siz de bu derelere dönersiniz.
Annelerinizin çabasını görmeyi bu yıl çok istedim ama kısmet olmadı. Şanslıyım ki sizi gördüm. Gözüm, yüzüm, kalbim aydınlandı!
Güle güle bebek inciler!
Yolunuz da bahtınız da açık olsun!
Gönlümüz sizinle!
Siz olmazsanız Van Gölü ıssız kocaman bir çöl olur!
Güle güle Van Gölü'nün sırları!
Güle güle Van Gölü'nün umutları!
Üçüncü bölüm
Yaşlanmanın ailevi vecheleri vardır:
Eşler birbirinin değişen bedenini, azalan enerjisini, artan kırılganlığını, yeni korkularını, yeni ihtiyaçlarını taşıyabilecek mi?
İşte asıl medeniyet burada başlar.
İnsan eşinin gençliğine âşık olup yaşlılığına düşman kesiliyorsa orada sevgi eksiktir.
İnsan kendi yaşlanmasını kabul edemediği için çocuklarının geleceğini güvensizleştiriyorsa orada olgunluk eksiktir.
İnsan bedenini diri tutarken evini, eşini, çocuklarını, mahremiyetini ve vakarını çürütüyorsa orada büyük bir akıl kaybı vardır.
Bize gereken şey bedene düşmanlık değildir.
Bize gereken şey beden, ruh, aile, mahremiyet ve toplum arasındaki dengeyi yeniden kurmaktır.
Ne bakımsızlık erdemdir ne teşhir özgürlüktür.
Ne yaşlanmak felakettir ne genç görünmek kurtuluştur.
Ne kadın sadece bedendir ne erkek sadece güçtür.
Ne evlilik sadece romantizm ne çocuk sadece sorumluluktur.
Aile, insanın kendi nefsine sınır koymayı öğrendiği ilk medeniyet ocağıdır.
Anne ve baba bu ocağı söndürürse çocuklar ısınacak yer bulamaz.
Isınacak yer bulamayan çocuklar da dünyaya soğuk bakar.
Bugün gençlerin evlilikten, sadakatten, çocuk yapmaktan, uzun yol yürümekten, aynı insanla yaşlanmaktan korkmasının sebeplerinden biri de budur.
Onlar anne ve babalarının sadece ne dediğini değil, neye dönüştüğünü gördüler.
O yüzden mesele şudur:
Çocuklarınıza nasihat etmeyin; birbirinize nasıl baktığınızı düzeltin.
Çocuklarınıza aileyi anlatmayın; evinizi güvenli kılın.
Çocuklarınıza sadakati öğretmeyin; kapılarınızı terbiye edin.
Çocuklarınıza yaşlılıktan korkmamayı söylemeyin; yaş alırken haysiyetinizi kaybetmeyin.
Çünkü insanın yüzündeki çizgi ayıp değildir.
Ayıp olan, o çizgilerin içinde biriktirdiği hayatı inkâr etmesidir.
Yaşlanmak, insanın yıkımı olmak zorunda değildir.
Yaşlanmak, insanın kabuğunu bırakıp cevherini göstermesi de olabilir.
Yeter ki anne anne kalabilsin.
Baba baba kalabilsin.
Eş eş kalabilsin.
Ev ev kalabilsin.
Kapı kapı kalabilsin.
Mahremiyet mahremiyet kalabilsin.
Ve çocuklar, anne-babalarına bakınca şunu diyebilsin:
“Evet, insan yaşlanıyor.
Ama insan sadakatle, şefkatle, vakar ile ve birbirinin elini bırakmadan da yaşlanabiliyormuş.”
(İkinci bölüm)
Ve sonra genç nesil kendi içinde şu hükme varır:
“Evlilik güvenli bir yer değil.”
“Sadakat eski bir masal.”
“Çocuk yapmak insanı esir eder.”
“Aile insanı boğar.”
“Anne-baba bile birbirine yabancıysa ben kime güveneceğim?”
“En iyisi birey olmak, bağlanmamak, kimseye fazla yaslanmamak.”
İşte asıl kollateral zarar budur.
Anne ve baba kendi bedenlerinin, arzularının, egolarının, yaşlanma korkularının peşinden giderken sadece birbirlerini yaralamazlar.
Çocuklarının evlilik tahayyülünü de yaralarlar.
Çocuklarının sadakat fikrini de sakatlarlar.
Çocuklarının güven duygusunu da bozarlar.
Çocuklarının ileride kuracağı yuvanın temelini de çatlatırlar.
Bu mesele sadece aile meselesi değildir.
Bu mesele nüfus meselesidir.
Toplum meselesidir.
Ahlak meselesidir.
Ruh sağlığı meselesidir.
Kuşaklar arası emanet meselesidir.
Bir toplumda anne ve baba birbirine yabancılaşırsa çocuklar da hayata yabancılaşır.
Bir toplumda yaşlanmak hikmet değil panik üretirse, gençler büyümekten korkar.
Bir toplumda beden teşhir edilir ama ruh terbiye edilmezse, mahremiyet çürür.
Bir toplumda erkek gücüyle, kadın görünürlüğüyle değer ararsa, sevgi pazara düşer.
Bir toplumda sevgi pazara düşerse, aile metalaşır.
Aile metalaşırsa çocuk emniyetsizleşir.
Dini dilin bize hatırlattığı şey de budur:
Eş, tüketilecek bir nesne değil, emanettir.
Beden, teşhir edilecek bir vitrin değil, emanettir.
Çocuk, ego savaşlarının seyircisi değil, emanettir.
Yaşlılık, değerden düşme değil, imtihandır.
Gençlik, serbest harcanacak bir sermaye değil, geçici bir nimettir.
Mahremiyet, geri kalmışlık değil, insanı ve aileyi koruyan bir perdedir.
Bizim unuttuğumuz perde budur.
Modern insan çıplaklığı özgürlük sanıyor.
Oysa bazen insan en çok görünürken kaybolur.
En çok beğenilirken yalnızlaşır.
En çok arzulanırken değersizleşir.
En çok genç görünmeye çalışırken yaşlanma korkusuna esir olur.
Kadına da erkeğe de aynı şeyi söylemek gerekir:
Bakımlı ol ama teşhirin kölesi olma.
Güçlü ol ama gücünle insan eğmeye kalkma.
Güzel görün ama güzelliğini evinin huzuruna düşman etme.
Spor yap ama bedenini putlaştırma.
Para kazan ama parayı sadakatin yerine koyma.
Yaşlan ama yaş aldıkça hırçınlaşma.
Genç kalmaya çalışma; diri, vakur, merhametli ve güvenilir kalmaya çalış.
Çünkü çocuklar anne-babalarının yüzündeki kırışıklıklardan korkmaz.
Çocuklar anne-babalarının birbirine yabancı bakmasından korkar.
Çocuklar annelerinin yaşlanmasından utanmaz.
Annenin kendi yaşını inkâr ederken ruhunu kaybetmesinden yaralanır.
Çocuklar babalarının saçının beyazlamasından utanmaz.
Babanın gençlik hırsıyla aile vakarını dağıtmasından incinir.
Çocuklar evde kusursuz bedenler aramaz.
Güvenilir bakışlar arar.
Birbirine hâlâ hürmet eden anne-baba arar.
Kavga etse bile kapıyı kapatmayan, kırsa bile onarmayı bilen, yaşlansa bile birbirinin elini bırakmayan iki insan görmek ister.
Yaşlanmanın fizyolojisi vardır, evet.
Menopoz vardır.
Andropoz vardır.
Hormon vardır.
Kas kaybı vardır.
Deri değişir.
Uyku değişir.
Cinsel ritim değişir.
Metabolizma değişir.
Ama yaşlanmanın sadece fizyolojisi yoktur.
Yaşlanmanın psikolojisi vardır:
İnsan kendisini artık eskisi kadar seçilebilir, güçlü, güzel, üretken veya arzulanabilir hissetmeyebilir.
Yaşlanmanın sosyolojisi vardır:
Toplum gençliği putlaştırdıkça yaş alan insan kendisini dışarı atılmış hisseder.
Yaşlanmanın ahlakı vardır:
İnsan gençliğini kaybettiğinde karakteriyle mi ayakta kalacak, yoksa panikle başkalarının bakışına mı sığınacak?
Yaşlanmaktan Değil, Yabancılaşmaktan Korkmak
İnsanoğlu yaşlanır.
Bunda utanılacak hiçbir şey yoktur.
Saç beyazlar, deri incelir, göz çevresi çizgilenir, kas gevşer, hormonlar değişir, nefesin ritmi değişir, aynadaki yüz yavaş yavaş başka bir hikâye anlatmaya başlar.
Mesele yaşlanmak değildir.
Mesele, yaşlanmayı sadece bedenin başına gelen bir felaket sanıp, ruhun, evliliğin, anne-babalığın, mahremiyetin, sadakatin ve çocukların gözündeki emanet duygusunun da yaşlandığını fark etmemektir.
Bugün garip bir çağın içindeyiz.
Kadın tarafında dudak dolguları, botokslar, kaş kaldırmalar, kirpikler, yağ aldırmalar, sıkı spor programları, tayt üzerinden kurulan teşhir dili, diri ve sıkı görünme telaşı…
Erkek tarafında deri montlar, saç-boy-sakal gençleştirmeleri, botokslar, genç kadınlara yönelim, paranın ve gücün boyun eğdirici hazzı, hâlâ “piyasadayım” deme çabası…
Bütün bunların hiçbirini tek başına ahlaksızlık, günah, ayıp veya suç diye anlatmıyorum.
İnsan bakımlı olabilir.
Spor yapabilir.
Güzel giyinebilir.
Kendini iyi hissetmek isteyebilir.
Yaşının getirdiği değişimlerle tıbbi, estetik veya psikolojik olarak ilgilenebilir.
Fakat bütün bunlar insanın kendisini toparlamasının değil de, eşinden, yaşından, çocuklarından, faniliğinden ve kendi iç boşluğundan kaçmasının aracı hâline gelirse mesele değişir.
Çünkü o zaman botoks sadece botoks değildir.
Dudak dolgusu sadece dolgu değildir.
Deri mont sadece mont değildir.
Tayt sadece tayt değildir.
Spor sadece sağlık değildir.
Para sadece imkân değildir.
Bunların bir kısmı, insanın kendine şöyle fısıldamasının nesneleri hâline gelir:
“Ben hâlâ gencim.”
“Ben hâlâ arzulanırım.”
“Ben hâlâ piyasadayım.”
“Ben hâlâ seçilirim.”
“Ben hâlâ güçlüyüm.”
“Ben hâlâ yaşlanmadım.”
Oysa yaşlanmamak diye bir şey yoktur.
İnsan ya zarafetle yaşlanır ya panikle.
Ya hikmetle yaşlanır ya hırsla.
Ya eşiyle birlikte yaşlanır ya yabancıların bakışında kendine sahte bir gençlik arar.
Asıl kırılma burada başlar.
Evde anne ve baba birbirine yabancılaşır.
Aynı sofrada otururlar ama aynı hayata bakmazlar.
Aynı çocukların anne-babasıdırlar ama aynı emaneti taşımazlar.
Birbirinin yüzüne değil, telefon ekranlarına bakarlar.
Birbirinin yorgunluğunu değil, yabancıların ilgisini fark ederler.
Birbirinin yaşlanmasını şefkatle tutmak yerine, kendi yaşlanmasını pazarlık konusu yaparlar.
Sonra kapılar yarım açılır.
Yabancılara açılan yarım kapılar…
Mesajlarda, bakışlarda, imalarda, sosyal medyada, iş ortamında, spor salonunda, estetik merkezinde, tatil fotoğrafında, “masum” iltifatlarda, “ben sadece konuşuyorum” cümlelerinde…
Oysa aile dediğin şey biraz da kapı terbiyesidir.
Her kapı herkese açılmaz.
Her bakış her yere uzanmaz.
Her iltifat masum değildir.
Her beğeni zararsız değildir.
Her yalnızlık bahanesi haklı değildir.
Bizim eski evlerimizde kapının bir dili vardı.
Sofranın bir edebi vardı.
Mahallenin bir gözü, komşunun bir hakkı, evin bir mahremiyeti vardı.
“Yuvayı dişi kuş yapar” denirdi ama bu söz kadına yük bindirmek için değil, yuvanın inceliğini anlatmak içindi.
Erkeğe de “evin direği” denirdi ama bu söz erkeğe tahakküm hakkı vermek için değil, sorumluluğunu hatırlatmak içindi.
Bugün ne dişi kuş yuvayı yapmak istiyor ne direk evi taşımak istiyor.
Herkes kendi aynasının, kendi ekranının, kendi bedeninin, kendi arzulanma ihtiyacının etrafında dönüyor.
Peki çocuk ne görüyor?
Çocuk annenin ve babanın nutkunu değil, hâlini okur.
Çocuk vaazı değil, bakışı kaydeder.
Çocuk “biz iyiyiz” cümlesine değil, sofradaki sessizliğe inanır.
Çocuk babasının annesine nasıl baktığını, annesinin babasına nasıl tahammül ettiğini, evdeki öfkenin nasıl dolaştığını, telefonun nasıl saklandığını, kahkahanın kime saklandığını, güzel sözün kime harcandığını görür.
Perşembe Yaylası’nda sondaj resmen başladı!
Jandarma yolları kapattı, halk alana alınmıyor. İş makineleri mendereslerin hemen dibinde yol açıyor. Mahkemenin 8 Mayıs’taki bilirkişi keşfi beklenmeden “oldu bittiye” getiriliyor.
Çed raporu hazır değil!
Dünyanın en güzel yaylalarından biri talan ediliyor!
Bu cenneti korumak için sesimizi yükseltelim
#PerşembeYaylasıDireniyor #MadencilikTalaninaDurDe
Türk sinemasının en “underrated” filmlerinden birisi Abuzer Kadayıf.
Sokak çocuklarına yardımcı olabilmek için şarkıcı kılığında meşhur olan bir sosyoloji profesörünün hikayesi.
En nefis sahnesiyse şarkıcı Abuzer Kadayıf ile Ersin Balkan’ın hesaplaştıkları bu sahnedir.
Filmin sonunda çok hazin bir şekilde profesör kendi yarattığı Abuzer Kadayıf karakterini yok edemiyor.
Abuzer Kadayıf, Ersin hocayı yok ediyor.
Akademisyen olarak ulaşamadığı halka bu şekilde ulaşıyor.
Metin Akpınar’ın bu sahnede nirvanaya çıkan oyunculuğunu ayakta selamlayalım.
Geçen gün Üsküdar’da bir camide namaz kılarken yanıma imam hatip lisesinde okuyan bir genç geldi. "Hocam, videolarda verdiğiniz tesbihleri çekiyorum. Bunun dışında da her gün 3000 ‘Lâ ilahe illallah’ tesbihi çekiyorum.
Sonra da Hem anne babama hem de arkadaşlarıma dua ediyorum. O kelime-i tevhidlerin hürmetine Allah dualarımı kabul ediyor; bunu birçok kez yaşadım.” dedi. Ben de o kardeşimizi tebrik ettim.
Kardeşlerim, gelin biz de buradan hareketle 7 milyon kişinin katılacağı bir zikir halkası kuralım. Sizden ricam: Şimdi 11 “Lâ ilahe illallah” tesbihi çekin ve bu twiti arkadaşlarınızla paylaşın. Bu videoyu gören herkes 11 “Lâ ilahe illallah” tesbihi çeksin ve paylaşsın.
Biz de çekilen milyonlarca kelime-i tevhidi şefaatçi yapacağız. Özellikle İstanbul depreminden ve bütün afetlerden, belalardan muhafaza olmak niyetiyle; ayrıca Rabbimizin bütün evlatlarımıza namaz, zikir ve dua nasip etmesi niyetiyle ve berekete ve maddi sıkıntıların bitmesine vesile olsun niyetiyle dua edeceğiz.
Ve "Allah’ım, kelime-i tevhidi çekenlerin dualarını kabul eyle.” diyerek sizi de duamıza katacağız.
Gelin, siz de milyonların katılacağı bu zikir halkasına katılın.