Türk tiyatrosunun asırlık çınarı, geleneksel tiyatromuzun büyük temsilcisi Zihni Göktay hocamızı ne yazık ki kaybettik. Onu tanıyan herkesin Zihni hocamızın insan sıcaklığı ve sevgisi ile nasıl özel bir değer olduğuna şahit olmuştur.
Eminönü Halkevi’nden yetişerek tam 53 yıl boyunca İBB Şehir Tiyatroları’nın yaşayan bir anıtı haline gelen ustamız, sahnelerimizdeki tuluat geleneğinin ve kavuklu ruhunun en görkemli ismiydi.
O; sadece üstün yeteneğiyle değil, vatanın her köşesindeki insana sanatı taşıma arzusu, halkın içinden hiç kopmayan mütevazı duruşu ve sahneye olan sarsılmaz sadakatiyle hepimize ilham oldu. Sanata, insana ve tiyatroya duyduğu o eşsiz sevgiyle, ömrünün son anına kadar sahnede dolu dolu, yürekten bir hayat yaşadı.
Türk tiyatrosunun kurucu babası Muhsin Ertuğrul ile bizzat çalışmış, onun yakın arkadaşı ve ekolün dev ismi Vasfi Rıza Zobu’nun tezgahından geçmişti. O, tiyatroyu “insanı insanla, insanca anlatma sanatı” olarak gören o eski, disiplinli ve ahlaki ekolün son neferlerindendi.
Mekanın cennet olsun Zihni hocam. İBB Kültür ve İBB Şehir Tiyatroları Ailesi olarak; bu tarifsiz acıyı derinden hissediyor, kıymetli ailesinin ve tüm sevenlerinin hüznünü yürekten paylaşıyoruz. Anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
#ZihniGöktay
BABAMA...
“14 yaşında düştüm yola, gurbete, köyde anne yok, baba yok ne yapacaktım? Köyden Zara'ya yürüdük" der, anlatırdı babam.
"Kulaksız Çöpçüler Koğuşu’nun orada 20 kişi bir evde kalırdık. Gündüzcüler kalkar, gececiler yatardı ama yataklar hiç boş kalmazdı. Araba falan nerede, koşarak giderdik işe… Sonra, Maksim'de bulaşıkçılık yaptım, taksicilik yaptım, sonra askere gittim" derdi.
Askerlik anıları hem babam için hem Türkiye siyasi tarihi için bir tanıklıktı. Şöyle anlatırdı: “Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i idam eden mahkeme hakiminin şoförüydüm. Komutanı bırakır kapı arasından dinlerdim duruşmaları. Gelir giderken Deniz'i izlerdim. Koç yiğitti, boylu posluydu, aslan gibiydi. Annesiyle babası gelir tel örgülerin orada otururdu, izler üzülürdüm. Bir gün yanlarına gittim gizlice, ellerini öptüm, ‘Ben hakimin şoförüyüm’ dedim. Ana, 'Hakim ne diyor evladım bizim çocuklar için?' diye sordu. Ben de, ‘Bir şey der mi bana anacığım’ dedim ve boynum bükük ayrıldım yanlarından’ der, titreyen sesiyle anlatırdı o günleri.
Askerden gelip, Beyoğlu Belediyesi'nde şoför olarak işe girmiş babam. Çöp kamyonu kullanır, sokak sokak gezermiş Beyoğlu'nda. Her gün gittiği sokaklardan birinde çöpünü aldıkları evlerden birinde bir kız görmüş, sevmiş ve böyle evlenmişler annemle...
Üç kardeştik, çocuktuk, babamız evde olmazdı çoğunlukla, sabah 5'te kalkar belediye işine gider, öğleden sonra 3’te taksiye çıkar, gece 12’de eve gelir yatardı. Yatmadan teybe bir kaset koyar; ya Papur, ya Aşık Gülabi dinler, öyle yatardı. Belki de tek keyfiydi o.
Sadece Pazar günleri görürdük babamı. Öyle yoğun çalıştı yıllarca, ekmek aslanın ağzında derdi.
Ablam, abim, ben okuyalım diye her fedakarlığı yapardı, yemez yedirir, giymez giydirir derler ya, o fedakarlıkla, 'Yeter ki okusun çocuklar' derdi. Belki de yaşamadığı çocukluğunu, görmediği mevkileri, çalışarak geçen gençliğinin, yitip giden yıllarının, ezilmişliğinin bedeli olarak çocukları, bizler, güzel yerlerde olalım, okuyalım istiyordu.
Babam; artık büyüdük, evlendik, gelinlerin, damadın oldu, 7 torunun oldu.
Oğlun, o çöp kamyonunun direksiyonunda ter döktüğün, sokaklarını arşınladığın, Beyoğlu'na başkan oldu sayende. Her işçiye baktığımda sen aklıma geldin, seni gördüm gözlerinde, evlidirler, evlerinde onlar da evlat sahibidirler, belki de geleceğin başkanlarını yetiştiriyorlar diye düşünür, sana duyduğum saygıyı, sevgiyi gösterirdim tüm işçi kardeşlerime.
Senden öğrendim ben, “Emek en yüce değerdir” demeyi.
Başkan oldum, çok çalıştım baba, şimdi yolum düştü mahpusa. Cezaevine girdiğimde dimdik ayaktaydın, arabanı kullanır, Örnektepe’ye kahveye giderdin. Ama ilk açık görüşümde tekerlekli sandalyeyle getirdiler ya seni, o an dünya başıma yıkıldı. Sen bizim dağımızdın, kaç yaşında olursak olalım, mevkimiz ne olursa olsun gölgene sığındığımız çınardın.
O an sen beni mahpus, ben seni hasta görünce ağladık, sarıldık ya gitmiyor aklımdan. Erkekler ağlamaz derler, oysa bal gibi ağlarmış işte...
Bu Babalar Günü kapını çalamayacağım, elini öpüp sarılamayacağım ama biliyorum ki yol arkadaşlarım, dostlarım, eşim ve kızlarım çalacak kapını, onlarca İnan Güney öpecek elini.
Üzülme dayan babam, elbet bu günler geçecek ve ben kapını çalıp elini öpeceğim, gölgene sığınacak, sarılacağım ve mutluluk gözyaşları dökeceğiz.
O güne kadar, özgür günlerde kucaklaşana kadar kal sağlıcakla babam. Hani bir türkü dinlerdin ya hep; "Ben yanarım yavrum sana, yavrum yanar yavrusuna" derdi; biliyorum sen bana, ben yavrularıma yanarım hücrede.
Bu Babalar Günü sen evladından, ben evlatlarımdan ayrıyım baba…
Ne sana ne bana kutlu olmayacak ama kutlayacağımız, güleceğimiz, sarılacağımız daha nice Babalar Günü’ne olan inancım tam. Ellerinden öpüyorum, elbet bugünler geçer, zulüm son bulur, yeter ki sen sağlıklı ol, var ol babam.
Sağlıcakla kal… Oğlun İnan Güney Silivri Zindanı
Rahmetli Haydar Baş 2015'te bu sözleri dediğinde "Hadi canım, bu kadarı olmaz" diyorduk ama oldu.
AKP, MHP, DEM ve Kılıçdaroğlu CHP'si aynı hizaya geldiler.
Katmandu’ya gidiyorum.
Everest Summiteers Summit - Everest’in Zirvesine Tırmananların Zirvesi adlı uluslararası bir konferansta konuşma yapmak için gidiyorum…
Yine yollarda olmak harika, hem de ilk kez 31 yıl önce gördüğüm ve bayıldığım Katmandu için…
Tam 29 yıl önce dün sabah, 1995 yılı 17 Mayıs'ında dünyanın en yüksek dağı 8850 metrelik Everest Dağı'nın zirvesine ulaşan ilk Türk dağcı ve dünyadaki ilk Müslüman dağcı oldum.
Zirvede 20 dakika boyunca tek başınaydım ve zirve videomu yanımda getirdiğim küçük bir tripodla kendim çektim.
Everest Dağı'nın zirvesinde bu kadar süre tek başına olmanın, benim için olağanüstü bir ayrıcalık ve bugünün Everest tırmanıcılarının hayal bile edemeyeceği bir deneyim olduğunu, 2010 yılı 23 Mayıs'ında bu kez Tibet yani Kuzey rotası değil Nepal yani Güney rotasından gerçekleştirdiğim, yaklaşık 40 dağcıyla birlikte zirvede olduğumuz 2. Everest zirvemle çok daha iyi kavradım.
O unutulmaz tek başına deneyimimi şöyle anlatmıştım kitabımda;
''Dağlarda hep yaptığım gibi, zirvedeki o 20 dakika boyunca kendimi dışarıdan izledim ve 27 yaşındaki bu yalnız genç adamın o anki duygularını bir başkasının gözleriyle görmeye çalıştım.
Dünyadaki her şeyden büyük bu kütlenin zirvesinde, kumsalda bir kum tanesi kadar küçük bu bedenin ne kadar değersiz ve önemsiz olduğunu ve iç disipliniyle, kararhılığıyla, tutkusuyla, kendisini sınırlarına kadar zorlayan ve hayallerinin ötesine geçen bu insancığın ne kadar değerli olduğunu gördüm.
Yaşamımda sorun ettiğim pek çok şeyin ne kadar anlamsız ve boş olduğunu, her şeyin ben olduğumu ve benim hiçbir șey olmadığımı, burasının son değil daha başlangıç olduğunu, yaşamanın çok ama çok güzel olduğunu ve dünyanın güzelliklerle dolu olduğunu öğrendim.
Ve bu genç adamın, Dünyanın Ana Tanrıçası'nın zirvesinde, tüm yalınlığı, çıplaklığı ve kırılganlığıyla, gözyaşlarını gizleme ihtiyacı duymadan kendini bıraktığını gördüm ve öğrendim ki İnsan bir Tanrıça'nın önünde yalnızca ağlayabilirmiş.
Yalnızca 20 dakika için bile olsa bu beden bu süre içinde dünyadaki herkesten ve her şeyden daha yüksekteydi, bu çok güzel bir duygu, bunu kıyaslayabilecegim başka bir tecrübe hiç yaşamadım. Itade edemiyor, yalnızca tadını çıkartabiliyorum...''
Yerebatan Sarnıcı İstanbullularındır!
Mahkemenin, tahliye işleminin telafisi imkansız zararlar doğuracağına hükmederek yürütmeyi durdurma kararı vermesi İstanbulumuz adına sevindiricidir.
İBB Miras ile büyük emek vererek restore ettiğimiz bu dünya mirası, asıl sahibi olan İstanbul halkında kalmaya devam edecek.
1 TL’lik giriş ücretimizle tüm vatandaşlarımızı bu eşsiz mirası görmeye bekliyoruz.
Ziraat Bankası Emekli Şube Müdürü Ramazan Şentürk'ün Rahşan Ecevit'in Vefatı Sonrası Paylaştığı Mesaj:
"1994 yılında T.C. Ziraat bankası Eceabat/Çanakkale şubesinde çalışırken Gelibolu yarımadasında yani Şehitlik'te Türkiye'nin en büyük orman yangını olmuştu. O orman yangını için şubemizde bir yardım hesabı açıldı.
Bu hesaba Rahşan ve Bülent Ecevit adlarına 125.000 Lira para yardımı geldi. Daha sonra duyduk ki, Marmaris ya da Bodrum taraflarında bir arsaları varmış satıp bedelini yardım olarak göndermişler.
Bunu şunun için yazıyorum, ülkeyi dış güçlere peşkeş çeken , Harun gibi gelip Karun gibi giden liderlere inat; bu dünyaya vatanını seven, halkının refahını düşünen, dini-imanı para, mal-mülk olmayan dürüst liderler de bizim ülkemizde vardı.
Özlemle ve saygıyla.
Ruhları şad olsun.
Işıklar içinde uyusunlar
50 yıl önce bugün yıkıntıya dönmüş bu viranede doğdum.
İliklerime kadar yaşadığım bildiğim tek kimliğim Anadolu oldu. Duygunun mayası bizim topraklarımız, bizim vatanımız oldu hep.
Baştan başa kardeşlerimle dolu bu vatanın evladı oldum. Hamdolsun bu deme ulaştım. İyiyi de gördüm kötüyü de. Gariban da gördüm, zalimi de. Şiirlerle, türkülerle, muhabbetle geldi geçti zaman. Nice büyük insan geldi geçti bu topraklardan hepsi bir iz bıraktı, toprağa tohum eker gibi bize izler bıraktı. Tarihini okudum, bugününü gördüm.
Gelip geleceğim tek menzildeyim, başka da muradım yok. İnsanlık davasından başka davam, bu hakikatten başka da menzilim yok. Daimi Sultan’ın sırrı ile;
“Bir gerçeğe bel bağladım erenler,
Aldı benliğimi, bitirdi beni.
Damla idim bir ırmağa karıştım,
Denizden denize götürdü beni.
Nice kabdan kaba boşaldım doldum,
Karıştım denize, deniz ben oldum.
Damlanın içinde evreni buldum,
Yine benden bana getirdi beni…”
Hakikat ummanında damlada kaybolan gerçeğin demine devranına aşk ile…
Hoş geldin 50 yaşım 🍂
Onurlarıyla direnen madenciler kazandı. Madencilere destek veren-dayanışan insanlık kazandı.
AKP-MHP kaybetti.
Patronlar kaybetti.
Sarı sendikacılık kaybetti.
Zulümle direnişi bastırmaya çalışan akıl kaybetti.
Yaşasın Maden İşçilerinin Onurlu Direnişi.
@bagimsizmadenis
Hayatım boyunca kimsenin hakkını yemedim. Kızımın boğazından bir gün bile haram lokma geçirmedim.
Ataşehir’in tek kuruşuna dahi göz dikenler bizim kapımızdan geçemedi, masamıza oturamadı.
Bu benim hakikatimdir, haysiyetimdir!
Ben iyiyim. Alnım ak, başım dik.
Milletimizin gönlündeki adalet terazisi şaşmaz bilirim. Biz sizlere emanetiz.
Yer: Tunceli…
AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nda bir vali, aynı zamanda başmüfettiş…
İddiaya göre;
Milletin parasıyla yapılmış bir Gençlik Merkezi’nde oğluna “özel bir oda” tahsis ediyor.
Uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada tecavüz ediyor.
Daha sonra Gülistan’ı Sarı Saltuk Viyadüğü yakınlarında, Uzi marka bir silahla kafasından vurarak öldürüyor ve Pertek ilçesine bağlı bir köyde gizlice gömüyor.
Valinin koruma polisi de katile yardımcı oluyor.
Bu korkunç cinayetin izlerini yok etmek için devletin tüm imkânları devreye sokuluyor.
Vali, aileyle görüşüp Gülistan’ın SIM kartını alıyor. Bir bilişimci polise SIM kartın şifresini kırdırıp tüm mesajları sildiriyor.
Cinayet delilleri yok edilirken 10 bin dolar harcanıyor; bu da valilik bütçesinden ödeniyor.
Gülistan’ın gömüldüğü yeri bilen vali, kolluk kuvvetlerini farklı bölgelere yönlendirerek aylarca yanlış yerlerde arama yaptırıyor.
Dönemin emniyet müdürü de tüm kamera ve istihbarat verileri elinde olmasına rağmen, aramanın doğru yerde değil, ısrarla baraj gölünde yapılmasını istiyor.
Gülistan’ın tecavüze uğradığına dair hastane kayıtları, hastane başhekimi tarafından siliniyor.
Ve bu doktora Sağlık Bakanlığı “Yılın Doktoru” ödülünü veriyor.
Vali de kendisini, yaptığı “başarılı hizmetlerden dolayı” İl Sağlık Müdürü olarak atıyor.
Bu arada Türkçe Olimpiyatları’na da katılan vali, “Gülüm Benim” şarkısını söyleyen Bangladeşli kıza övgüler yağdırıyor.
Valinin oğlu ise, babasının koruma polisiyle birlikte işlediği cinayetin devlet gücüyle örtülmesinin verdiği güvenle hayatına kaldığı yerden devam ediyor.
Altında BMW 420, lüks tatiller, eğlenceler ve uyuşturucu partileri…
Tunceli’ye kayyım belediye başkanı olarak da atanan vali, bir yandan da çok sayıda ihaleye imza atmaya devam ediyor.
Bu korkunç hikâye, aslında AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nın bir özeti.
“Dicle’nin kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, ondan Ömer sorumludur” diyerek samimi insanların oyunu alıp iktidara gelenlerin inşa ettiği kokuşmuş, hatta topyekûn çürümüş düzenin küçük bir resmi…
Bu korkunç cinayetin üzerinin devlet gücüyle örtüldüğü yıllarda görev yapan Adalet Bakanları, İçişleri Bakanları, savcılar ve diğer tüm yetkililer bugüne kadar tek bir kelime etmediler.
Gülistan’ın ailesinin ahı arşa ulaştı, gözyaşları pınar oldu aktı.
Siz ey sorumlular, gece başınızı yastığa nasıl koyuyorsunuz?
Bir gün hesap vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?
"Belki yine gelirim,
sesime ses veren olursa bir gün…”
Sevgili dostlar İstanbul’dan Ahmet Telli‘ye kucak dolusu sevgi ve selam göndermek için sesime ses verin.
İstanbul’da Ahmet Telli’ye sevgi gecesi için bir akşam yanyana gelelim. Hep birlikte şiirlerini okuyacağımız bu gece için, bu mesajın altına en az 1000 dostun mesajını bekliyorum. #AhmetTelli