Dekolonizasyon meselesinin ciddi şekilde tartışıldığı şu günlerde, spikerlerimiz artık Arap futbolcuların isimlerini yazıldığı değil de olması gerektiği şekliyle telaffuz etmeli.
Avustralyalı'nın ismi Irvine değil de Örvayn şeklinde söylenirken Mısırlı Mervan'ınki niçin Marwan?
Aksa Tufanı Operasyonu'nun üzerinden tam bin gün geçti. Bu süre zarfında Orta Doğu'da tarihin akışı hiç olmadığı kadar hızlandı. Ezberleri bozan, bölgede yapısal değişimlere yol açan ve İsrail istisnacılığını ilk defa bu kadar sorgulamaya açan bir hamleydi Kassam mücahitlerinin 7 Ekim'deki hamlesi.
Geride kalan bin günün analizini genel hatlarıyla şu şekilde yapmak yerinde olacaktır:
* İşgal devleti, teo-politik düzen tasavvurunu uygulamaya koymak için insanlık tarihinde nadir görülecek cinsten bir soykırım gerçekleştirdi.
* Netanyahu ve hükumeti, agresif yayılmacı stratejiyi hızlandırarak Gazze, Batı Şeria, Suriye ve Lübnan'da yeni istila alanları oluşturmaya çalıştı.
* Anti-semitizm ve Holokost anlatısına sığınarak inşa ettiği konforlu alanda bilgi üretim tekelini elinde tutan Siyonist yönetim bu imtiyazını büyük ölçüde kaybetti.
* Siyonizm'in sadece Filistin ve Müslüman dünya için değil aslında tüm insanlık ve hatta evren için büyük bir tehdit oluşturduğu idrak edilmeye başlandı.
* İşgal ordusunun Hizbullah'ın yönetici kademelerini ortadan kaldırması saha denklemini ciddi şekilde değiştirdi. Lübnan'da tutunma derdine düşen Hizb, varoluşsal mücadelesini tamamen kendi bulunduğu ana alanda yürütme aşamasına geçti.
* 7 Ekim sonrası oluşan güç boşluğu, Suriye muhalefetine ciddi bir imkân sundu ve "Saldırganlığı Caydırma Operasyonu" neticesinde Suriye'de yeni dönemin kapısı aralandı.
* İşgal devleti ile İran arasında uzun yıllardır sürdürülen örtülü centilmenlik anlaşması sona erdi. İki ontolojik düşman, çıkar çatışmasının maksimum seviyeye ulaşmasından dolayı vekiller üzerinden yürüttüklerı mücadeleyi karşılıklı aktif savaşa dönüştürdüler.
* Ana akım Batılı devletlerin müesses nizamlarının İsrail'le kurduğu ilişki türü bedel ödemeyi zorunlu kılan bir seviyeye geçti. Bugüne kadar sistem içinde etkin görevlerde bulunan ve varlığını İsrail'in varlığına adayanların zorlamaları neticesinde Tel Aviv'in gündemiyle paralel hareket etme alışkanlığı daha sorgulanır ve ağır bedellerle sonuçlanır duruma geldi.
* Gazze'nin acılarının telefisi konusunda önemli çabalar sergilense dahi uluslararası sistemdeki atalet ve kurumsal mekanizmanın işlemesinin önündeki engeller, işgal ordusunun insanlık ve hukuk dışı fiilerini durdurmaya yetmedi.
* Ateşkes koşullarına sadık kalmayan Siyonist yönetim, Gazze'de hayatın normalleşmesi için gerekli adımların neredeyse hiç birinin atılmasına izin vermedi.
* Özellikle ABD/İsrail- İran Savaşı nedeniyle dünyanın gündeminin Hürmüz'ün ve doğal olarak enerjinin akıbetinin ne olacağına yoğunlaşması, işgal ordusunun Filistin, Lübnan ve Suriye'deki saldırılarının göz ardı edilmesiyle neticelendi.
* Aksa Tufanı, sadece bölgesel bağlamda değil aynı zamanda küresel sistemin davranış kodlarına dair de önemli etkiler oluşturdu. Alternatif bir düzene ihtiyaç, hiç olmadığı kadar dünyada dillendirmeye başlandı.
* Türkiye'de küresel siyasete bakışı ve uluslararası düzende yeniden konumlanmaya dair sürekliliği yansıtan "İkinci Yalta", "Dünya Beşten Büyüktür" ve "Daha Adil Bir Dünya Mümkündür" söylemlerinin önemi, 7 Ekim sonrası daha iyi anlaşıldı.
* Vestfalya'nın seküler düzen fikri artık iyiden iyiye sona yaklaştı. Dinin uluslararası siyasetteki belirleyiciliği radikal bir şekilde arttı. Bir yandan seküler düzenin araçlarıyla güçlenmeye çalışan devletler, diğer yandan ise teolojik atıflarla yeni bir paradigma ortaya koymaya başladı. Bu belki de tarihte ilk defa görülen bir aşama olarak kabul edilebilir. Seküler siyasallık ile dini teo-politiğin kesişme noktasında hibrit bir durum meydana geldi.
Dost ve düşman ayrımının daha da netleştiği Aksa Tufanı sonrası bu süreçte; ontolojik, epistemolojik ve psikolojik kırılmaların tetiklediği fay hatları, yeni bir gerçekliğin inşasına dair yeni bir potansiyeli de meydana getirdi.
Gazze'nin ve Kudüs'ün fiziki işgalden, tüm insanlığın ise Siyonizmin siyasi ve epistemik işgalinden bir an önce kurtulduğu günlere kavuşabilmek dua ve temennisiyle...
ABD ve İran arasında ateşkesin imzalanmasına çok yaklaşıldığı bir aşamada İşgal Ordusu, Beyrut'un Dahiye Bölgesi'ni az önce yine hedef aldı.
Ateşkes çerçevesinin kırılganlığından yararlanmak isteyen Netanyahu, savaşın bitmesini engellemek için somut mesajlar vermeye devam ediyor.
Sürecin nasıl şekilleneceği artık Trump'ın mı yoksa Netanyahu'nun mu diğerini tedib edeceğine bağlı.
Tabii ki İran'ın Lübnan konusundaki ısrarını sürdürüp sürdürmeyeceği ya da Hürmüz ve yaptırımların hafifletilmesi konusunda elde edeceği kazanımlar neticesinde Lübnan'a dair duruşunu değiştirme ihtimali de ateşkes müzakerelerinin seyrini etkileyecek diğer önemli husustur.
Taraflardan gelecek ilk açıklamalar sürece dair önemli ipuçları verecek.
@canacun Hocam Hizb'in askeri liderliği el-Cezire'ye 80'lerdeki askeri taktiklere döneceklerini ve intihar saldırıları başlatacaklarlarını açıkladı. Lübnan'ın güneyine intihar komandoları yoğun şekilde yerleştiriliyormuş. Caydırıcılığı artırmak için asimetrik direnişi güçlendiriyorlar.
Hizb Genel Sekreteri Naim Kasım, Güney Lübnan'da yaşayanların bulundukları bölgelerden ayrılmalarını talep etti ve bölgenin savaş alanı olacağını duyurdu.
Bunun, Lübnan sahasında ve İran'a karşı savaşta mutlaka ciddi etki ve sonuçları olacak.
Gerek Lübnan Hükümeti'ne gerekse işgal ordusuna karşı Hizb'in ortaya koyduğu direnç, sahadaki statükonun değişmesini istemediğinin en önemli göstergesi. Bunu sağlayan en önemli motivasyon da Naim Kasım'ın tavrı.
Kasım, beyaz sarıklı olmasından ötürü kendi meşruiyetini savaş sonrası da muhafaza etmek ve yapı içi muhalefetle karşılaşmamak adına süreçte tavizsiz bir görünüm çizmeye devam ediyor.
Lübnan'ın tarihsel bir yol ayrımında olduğu bu zaman diliminde, sürecin Hizb mi yoksa Tel Aviv mi lehine evrileceğini ise zaman gösterecek.
Harita, işgal ordusunun Güney Lübnan'da bugünkü ilerlemesini gösteriyor.
Bu ilerlemeyi engellemeye yönelik ivedi adımlar atılmazsa, işgalciler kısa sürede Litani Nehri çevresini kontrol altına alacak.
Lübnan maalesef dönüşü olmayan bir yola hızlı bir şekilde sürükleniyor.
Değerli Hocam, öncelikle katkınız için teşekkür ederim.
Ben Sünni ve Şii siyasal geleneklerine atıfla ilkesel bir duruma işaret ediyorum. Pratik alanla ilişkilendireceğimiz siyasetten ziyade varoluşsal alana tekabül eden siyasal dairesinde konuşmaya çalışıyorum.
Akidevi sistemlerin tamamının farklı düzen tasavvurları vardır ve bunların bir araya gelmesi mümkün değildir. Düzen tasavvuru farklı olan yapılar da mutlak surette bir çatışırlar. Bir başka deyişle bunlar ontolojik rakiptir ya da düşmandır. Suriye'de yaşananlar sürekli hatırlatılmaya ihtiyaç duyulmayacak kadar taze ve derin. O acılar unutuluyorsa, zaten problem başka yerdedir. Suriye'de, Filistin'de yaşananlar bir Müslümanın zihnini de bünyesini de diri tutmasını zaten zorunlu kılmaktadır.
Ben paylaşımımda yöntemsel bir bağlama işaret ettim ve oluşabilecek bir tehlikeyi söyledim. Bir şeyi kanıksamak şüphesiz davranış kodlarını değiştirir. Bu nedenle tali olandan ziyade asli olana odaklanılması ve ana düzen tasavvurunun gerçekleştirilmesi için gayret gösterilmesi çağrısındayım. Yani siyasalın alanı içinde kalarak konuşuyorum. Yarın Ahmed eş-Şara ülkesinin menfaatleri için Netanyahu ile ya da oğul Hamanei ile el sıkışabilir, bir araya gelebilir, anlaşma imzalayabilir. Bu siyaset dahilinde olabilecek ve anlaşılabilecek bir husus. Şayet bu gerçekleşirse, kalkıp da Şara ve ekibine Suriyelilerin acılarını hatırlatacak değiliz.
Teo-politik zeminde Kudüs ve Şam merkezli bir düzen iddiasının tüm dini geleneklerce dillendirildiği bir vasatta pozisyon almaya dair bir tartışma yapıyorum sadece. Unutulan şeyler niye tekrar tekrar hatırlatılıyor diye bir itirazım yok. Bunu metinden kimse çıkaramaz. Sadece net bir şekilde Sünni gelenekte olmayan bir şey yapılmasın ve tarihin bir dönemine kimse hapsolmasın, tarihi bir dönemde kimse dondurmasın diyorum. Bu olmasın ki, ontolojik mücadelenin daha da derinleşeceği ilerleyen dönemde çok daha zinde bir bünye, idrak kabiliyeti güçlü bir akıl ve sağlam bir irade ortaya konabilsin. Umarım meramım şimdi daha iyi anlaşılabilmiştir.
Şii ve Sünni düzen tasavvurunda, siyaset yapma biçimini şekillendiren en önemli saiklerin başında hangi tür tarihsel gelişmenin motivasyon sağladığı gelir. İlk grup, seçili travmalar üzerinden strateji belirleyip daha kaotik bir zemin üzerine mutlak düzeni inşa ederken Sünni gelenekte ise kamu maslahatını ve istikrarı öne çıkaran ve tarihteki zaferlere referansla daha özgüvenli bir söylemle strateji üretme eğilimi baskındır.
Şii geleneğindeki travma merkezli siyaset yapma biçiminin farklı geleneklerde de benzeri söz konusudur. Yahudilerin sürgün ya da Holokost anlatısı, Ermenilerin sözde soykırım iddiaları tamamen tarihteki seçili travmaları öne çıkararak siyaset üretme ve düzen kurma yaklaşımıyla ilgilidir.
ABD/İsrail- İran Savaşı'nın bir ayını geride bırakırken özellikle ülkemizde meselenin siyasal/stratejik bağlamdan daha çok dini/akidevi referanslar ya da kavram setleri üzerinden ele alınması, açık bir zihin dağınıklığına ve Sünni geleneğin aksine Şia benzeri bir yöntemin benimsenmeye başladığına işaret etmektedir.
Suriye'de insanlık tarihinde nadirattan sayılacak bir zulüm yaşandı. Hizb ve İran başta olmak üzere Rusya'nın doğrudan; ABD, İsrail ve bazı Körfez ülkelerinin ise zımni desteğiyle mazlum ve masum Suriyeliler dünyanın gözü önünde yıllarca katledildi. Bu vakıa, tarihten ve hafızalardan silinemeyecek düzeyde nettir. Tıpkı, Siyonist yönetimin Filistin'de on yıllardır gerçekleştirdiği katliamlar gibi.
Bununla birlikte Sünni gelenekte, olaylara takılıp kalmaktan ziyade geleceğe yönelik doğru bir vizyonla yaklaşmak olmazsa olmazdır. Bugün özellikle sosyal medyada yürüyen tartışmaların çoğu Suriye'deki acılara takılıp kalındığı ve tarihin bir bakıma Suriye ile dondurulmaya çalışıldığı bir vasatı meydana getirmektedir. Bu durum ise farkında olmadan travma merkezli strateji üretme alışkanlığının Sünni dünyada kanıksanmasına yol açar. Böyle bir kanıksama hali de Sünni siyasallığın önce metodolojik sonra ise ontolojik kodlarının değişmesi tehlikesini ortaya çıkarır.
Şu an devam eden süreçte, mezkur savaşın sonunda nasıl bir düzenin kurulacağı ve bu yeni düzende bizlerin nasıl konum alacağı tartışmasından daha çok Suriye eksenli bir söylem savaşı yürüyor ise o zaman, ortada büyük bir yanlışlık var demektir.
Filistinliler kadar uzun soluklu bir zulme maruz kalan halk neredeyse yoktur. Katliam, baskı ve zulmün her türlüsünü bugüne kadar yaşamalarına rağmen Filistinliler, geçmiş travmaları ile hareket etmemişler aksine Aksa'nın kurtuluşu vizyonu ile zafere odaklanmışlardır. Araplar, Nekbe ve Nekse diyerek yavaş yavaş ana odaktan uzaklaşırken Filistin direnişi; Hayber'i, Selahaddin'i anlatarak tarihteki seçili zafer merkezli stratejilerine devam etmişlerdir. Bu, tam da Sünni siyasal geleneğin strateji üretme şeklinin doğru bir tezahürüdür.
Hikmet, tecelliye odaklanmak ve tecellinin arkasındaki manayı anlamakla ilgilidir. Eskatolojik tüm okumalarda ana gerilim hattının Şam-Kudüs arasında geçtiğini/geçeceğini idrak eden akıl, mevzunun esasının Kudüs ve Şam ile ilgili oldugunu kavrar ve buna göre siyasetini/stratejisini belirler ve uygulamaya koyar.
Hikmet merkezli bir kavrayışta Filistin de Suriye de ikincil mevzudur. Aslolan Kudüs'tür, Şam'dır. Bundan mütevellit, insanlık tarihinde teo-politik mücadelenin hiç bu kadar hızlanmadığı ve yaygınlaşmadığı yeni bir sürece girerken enerjimizi seçili travmalar üzerine konuşarak harcamayalım. Bunun yerine, yeni düzende Kudüs ve Şam merkezli bir düzen tasavvurunda nasıl bir rol üstlenebiliriz üzerine kafa yoralım.
Suriye'deki Şii zulmünü eleştirirken farkında olmadan Şia geleneğinin yöntemini benimseyerek tarihin bir dönemine kendimizi hapsedip oradan strateji üretmeye kalkmayalım.
Küresel düzenin yeni gerçekliğini kavramamız ve bu sürecin dinamikleriyle uyumlu stratejiler gerçekleştirebilmemiz temennisiyle...
ABD/İsrail-İran Savaşı devam ederken Körfez ülkeleri büyük bir tahribata maruz kalıyor.
ABD'nin İsrail güvenliğini öncelemesinden ötürü Körfez'i yalnız bırakması, İran'ın ise hem kendi topraklarına yönelik saldırılarda sürecin parçası olarak görmesinden hem de kendi yanarken dünyayı da yakma refleksiyle Körfez'e saldırması, bölge ülkelerindeki kaybı artırırken bu ülkeleri varoluşsal sorunlarla da yüzleştirmeye başladı.
Sahadaki gerçeklik böyleyken Körfez'in bugün ödediği bedelle ilgili göz ardı edilmemesi gereken husus, özellikle Suud ve BAE'nin Orta Doğu'nun yakın tarihindeki iki stratejik gelişme sonrası aldığı yanlış pozisyondur.
Bunlardan ilki, 2003 Irak işgalidir. Saddam'ı devirme fikrinin şehvetine kapılan Körfez liderleri, Irak işgalinin ardından oluşabilecek yan etkileri hesaba katmadılar. Bölgede Şii yayılmacılığının önündeki en büyük engel Saddam Hüseyin'in bizatihi kendisiydi. Fakat, Körfez liderleri 1990'daki Saddam'ın hatalı Kuveyt işgalinden tevarüs eden travma ve yine Saddam'ın meydan okuyucu milliyetçi söylemi nedeniyle onun sistem dışı kalmasına çok çabuk tav oldular. Bu arada da önü alınamaz şekilde ivmelenen Şii yayılmacılığı tehlikesini ABD ile hareket etmekten ötürü idrak edemediler. Özellikle 2006'daki İsrail-Hizbullah Savaşı ile sahada durum çoktan değişmeye başlamıştı ama Körfez'in buna yönelik üretebileceği karşı bir argümanı yoktu.
İkinci hata ise 2011'deki Arap Ayaklanmaları sürecinde yapıldı. Katar haricindeki diğer Körfez ülkeleri, kendi yönetimlerine tehdit hissetmelerinden ötürü halkların sesine kulak vermekten ziyade otoriter statükoyu destekleme yolunu seçtiler. O dönem yükselen Şii yayılmacılığı tehdidine ve Tel Aviv'in artan agresif genişlemeci hamlelerine karşı Sünni dünyada özgün bir tasavvur oluşturulma fırsatı Körfez'in yanlış pozisyonu nedeniyle kaçırıldı. Körfez tarafından ötekileştirilen makûl yapıların sistemi dışına itilmesi nedeniyle bölgede insicam bozuldu. Şurası aşikar ki Mısır'daki darbe olmasaydı Suriye'de devrim çok erken dönemde gerçekleşmiş olur ve Filistin'de işgalin boyutu artmaz ve her iki yerde de insanlık tarihinde eşi benzeri nadir görülecek cinsten acılar yaşanmazdı.
Körfez, Şii yayılmacılığının oluşturduğu riski fark ettiğinde ABD'ye aşırı güvenerek kendisini garanti altına almek yerine Sünni dünyada yeni sosyolojinin ürettiği momenti anlasa ve yakalasaydı, bugün başka bir Orta Doğu konuşuyor olacaktık. Lâkin, ABD ve -BAE için- İsrail hattına eklemlenerek Şii siyasallığından ziyade Sünni siyasallığı öncelikli hedef almayı yeğleyen Körfez, bugün geçmişteki hatalarının açık bir bedelini ödüyor.
Güvendiği ABD'nin kendisini korumaması ve İsrail'in Körfez'i doğrudan ateşe atan hamleleri karşısında korumasız ve çaresiz bir bölge var artık. İran yayılmacılığını Sünni dünyanın kendi imkânlarıyla ve öznel dinamikleriyle dengelemek ya da engellemek yerine ABD merkezli güvenlik mimarisine aşırı güvenerek durduracağını sanan Körfez, bugün evdeki hesabın çarşıya uymamasından ötürü büyük bir acı çekiyor.
Savaşların kendine has rasyonalitesi vardır. Bu nedenle çöküşe giden İran'ın bu çöküşte yanında birilerini götürmek istemesi tabii bir durumdur. Körfez, hava sahasını ABD ve İsrail uçaklarına kapatmadığı ve ABD/İsrail bloğunu İran'ın stratejik noktalarını hedef almama konusunda caydırıcı şekilde uyarmadığı müddetçe de bu süreçte bedel ödemeye devam edecek.
Bölgede büyüyen tehdidi Sünni dünya ile engellemek yerine kendi çıkar dengelerinden ötürü başka yolu seçen Körfez'in karşılaştığı yıkıcı durum, açık bir şekilde güvendiği dağlara kar yağmasından kaynaklanıyor.
Umulur ki, Körfez buradan dersler çıkarır ve savaş sonrası yeni düzen tesisinde artık dönmesi gereken yere dönerek hakikî bir hikâyenin yazılmasına katkı sağlar.
İşgal ordusunun saldırıları Lübnan'ı dönüşü olmayan bir yere sürüklüyor.
Dünyanın gündemi İran, Körfez ve enerji meselesiyle meşgulken Tel Aviv fırsat boşluklarını değerlendirerek Lübnan topraklarında egemenlik ihdasına yelteniyor.
Uluslararası aktörlerin Lübnan konusunda ivedilikle harekete geçmesi elzem. Bugün Lübnan'a karşı sessiz kalınması yarın Filistin ve Suriye'de benzer saldırıların görülmesi anlamına gelebilir.
Görüntüler Siyonist rejimin Dahiye'ye az önceki saldırılarından. Bu hastalıklı zihniyete karşı insanlık ittifakını kurmak gerekiyor.
ABD/Israil'in İran'a açtığı savaşın gölgesinde Lübnan'ın arada kaynamasına izin vermemek gerek. Aksi takdirde, 70'lerin ortasında başlayan karanlık dönemin benzeri kırılgan Lübnan toplumunda yeni zuhur edebilir.
"ABD-İsrail ortaklığındaki saldırılarda doğrudan Ali Hamanei'nin hedef alınması, bölgede Şii grupların da konsolidasyonunu beraberinde getirdi. İran müesses nizamının "Şehit Mürşid" anlatısı üzerinde kitleleri mobilize etme stratejisinin yansımaları ilk olarak Lübnan'da görüldü."
✍️ @mercanmh
https://t.co/KPPxzYiuNf
Tüm gözlerin İran ve Körfez'e odaklandığı bu süreçte Tel Aviv, Lübnan'da statükoyu değiştirecek büyük bir hamle yapıyor.
Ülkenin güneyini toptan işgale yeltenen Siyonist yönetim, 2000 öncesi durumu yeniden tesis etmeye ve bunu kanıksatmaya çalışıyor.
İran'da süreç bir şekilde sona erer ama Lübnan'da saha dengesi değişirse, bunun Levant'taki yansımaları ve etkileri çok yıkıcı olur.
İran için yürütülen diplomasinin acilen Lübnan için de işletilmesi ve bir oldu bittiye getirilerek Güney Lübnan'ın işgal devletinin kontrolüne girmesine izin verilmemesi gerekiyor. Aksi takdirde, Suriye'deki kazanımların zarar göreceği ve Filistin'de geçmiş aylara nazaran bir nebze iyileşen durumun yeniden ters yüz olacağı bir saha gerçekliği ile karşı karşıya kalabiliriz.
İran, teo-politik düzen tasavvuru ekseninde hareket eden bir ülke olduğu gibi, aynı zamanda ulus-devlet refleksi de oldukça yüksektir.
ABD ve İsrail, saldırılarından kısa sürede sonuç almak için doğrudan Hamanei'yi hedef alarak oldukça radikal bir hamle yaptı. Aslında bu, büyük bir stratejik hataydı. Rehber'in öldürülmesi -özellikle de kendisini feda ettiği anlatısına imkân verecek şekilde bunun yapılması- hem ülke içinde konsolidasyona hem de Şii aktivizminin bölgesel çapta harekete geçmesine imkân tanıdı.
Hamanei dururken saldırılar devam ediyor olsaydı, bu durumda sistem büyük oranda merkezi kontrol dahilinde işleyecekti. Düşman saldırıları nedeniyle yaşanan tahribat, Hamanei'nin varlığını, işlevini ve belki de meşruiyetini sorgulamaya açacaktı. Böylece sistemde daha çok açık ortaya çıkacaktı.
ABD'nin rejim değiştirme fantezisi nedeniyle giriştiği ikinci büyük hata ise Pejak ve Erbil üzerinden yeni bir sayfa açma girişimidir. Bu husus Fars milliyetçilerini de konsolide ederek toplumda bir bütünleşme sağlanması potansiyelini öne çıkaracaktır. Ülkenin toprak bütünlüğünün bozulma ihtimali, daha çok İranlıyı mutlak surette ortak düşmana karşı bir araya getirecektir.
ABD/İsrail saldırılarının Şii siyasallığını destekleyenler ile milliyetçileri bir araya getirdiği bir sürece doğru ilerliyoruz. Bu durum başta Körfez olmak üzere güvenlik mimarisini derinden etkileyecektir ki bunun da doğrudan yansıması Irak'ta, dolaylı etkisi ise Suriye'de hissedilir.
Bu gelişmeler yaşanırken işgal devletinin Güney Lübnan'da oluşturmaya çalıştığı yeni statüko da dikkatle takip edilmelidir. Lübnan'da 2000 öncesi duruma dönülmesi, Levant'taki kırılganlığı tahminlerin ötesinde tetikleyecektir.
Siyasal kültürün büyük oranda "feda" üzerine bina edildiği Şii toplumunda, doğrudan hedef alınacağını bilmesine rağmen Ali Hamanei'nin bilinebilecek bir yerde bulunması, stratejik bir tercih olarak değerlendirilebilir.
Bu süreçte müesses nizam, "Şehit Mürşid" anlatısı yoluyla yeni bir sayfa açmaya çalışacaktır.
Hamanei'nin öldürülmesi, güç paylaşımında sistem içi rekabetten kaynaklanan gerilim ve ihtilafları artıracağı gibi toplumsal kırılganlıkların zirve yaptığı bir dönemde büyük bir konsolidasyon ile de sonuçlanabilir.
Bu, şüphesiz İran yönetiminin kendi mekanizmaları ile karar vereceği ve yol haritasını belirleyeceği bir süreç.
Bunun dışında asıl mevzu, Hamanei'nin öldürülmesinin İran ötesindeki anlamı ve bağlamı.
Daha önceki saldırılarda çok sayıda rejim mensubu/yetkilisi hayatını kaybetti. Bu, İran'ın bir bakıma kendi iç güvenlik meselesi şeklinde değerlendirildi. Şimdi ise, Şii dünyasında Hamanei'ne biatlı kitleler ABD/İsrail saldırısı neticesinde ruhani liderlerini kaybetti.
Savaşın seyrinde belki de ana kırılmayı gerçekleştirecek olan şey, tam olarak da bu husus. Veli-yi Fakih'in savaşta öldürülmesi, İran vekillerinin harekete geçmesi için işaret fişeğine dönüşecek mi bunu önümüzdeki zaman diliminde göreceğiz.
Bölgesel bir Şii cihadının başlayıp başlamayacağı, savaşın gidişatı ve savaş sonrası düzenin tesisine dair önemli ipuçları verecek.
Hizbullah, Husiler gibi yapılar süreçte harekete geçerse, bölgede güvenlik risklerinin tahminlerin ötesinde bir aşamaya geçmesi söz konusu olabilir. Bu yapılar, Hamanei'nin ardından dahi sessiz kalma yolunu tercih ederse bu durumda süreç, daha kısa bir zaman diliminde sonuçlanacağı gibi, aynı zamanda ABD'nin temel talepleri arasında yer alan "vekil siyasetinden vazgeçme" şartı da kendiliğinden gerçekleşmiş olur.
Bundan ötürü, Hamanei'ne yönelik saldırının sadece İran siyasal sistemi bağlamında değil; aksine, İran'ın yıllardır yatırım yaptığı küresel çaptaki Şiileştirme siyasetinden istifade edip edemeyeceği üzerinden de ele alınması gerekmektedir.
Siyasal kültürün büyük oranda "feda" üzerine bina edildiği Şii toplumunda, doğrudan hedef alınacağını bilmesine rağmen Ali Hamanei'nin bilinebilecek bir yerde bulunması, stratejik bir tercih olarak değerlendirilebilir.
Bu süreçte müesses nizam, "Şehit Mürşid" anlatısı yoluyla yeni bir sayfa açmaya çalışacaktır.
Hamanei'nin öldürülmesi, güç paylaşımında sistem içi rekabetten kaynaklanan gerilim ve ihtilafları artıracağı gibi toplumsal kırılganlıkların zirve yaptığı bir dönemde büyük bir konsolidasyon ile de sonuçlanabilir.
Bu, şüphesiz İran yönetiminin kendi mekanizmaları ile karar vereceği ve yol haritasını belirleyeceği bir süreç.
Bunun dışında asıl mevzu, Hamanei'nin öldürülmesinin İran ötesindeki anlamı ve bağlamı.
Daha önceki saldırılarda çok sayıda rejim mensubu/yetkilisi hayatını kaybetti. Bu, İran'ın bir bakıma kendi iç güvenlik meselesi şeklinde değerlendirildi. Şimdi ise, Şii dünyasında Hamanei'ne biatlı kitleler ABD/İsrail saldırısı neticesinde ruhani liderlerini kaybetti.
Savaşın seyrinde belki de ana kırılmayı gerçekleştirecek olan şey, tam olarak da bu husus. Veli-yi Fakih'in savaşta öldürülmesi, İran vekillerinin harekete geçmesi için işaret fişeğine dönüşecek mi bunu önümüzdeki zaman diliminde göreceğiz.
Bölgesel bir Şii cihadının başlayıp başlamayacağı, savaşın gidişatı ve savaş sonrası düzenin tesisine dair önemli ipuçları verecek.
Hizbullah, Husiler gibi yapılar süreçte harekete geçerse, bölgede güvenlik risklerinin tahminlerin ötesinde bir aşamaya geçmesi söz konusu olabilir. Bu yapılar, Hamanei'nin ardından dahi sessiz kalma yolunu tercih ederse bu durumda süreç, daha kısa bir zaman diliminde sonuçlanacağı gibi, aynı zamanda ABD'nin temel talepleri arasında yer alan "vekil siyasetinden vazgeçme" şartı da kendiliğinden gerçekleşmiş olur.
Bundan ötürü, Hamanei'ne yönelik saldırının sadece İran siyasal sistemi bağlamında değil; aksine, İran'ın yıllardır yatırım yaptığı küresel çaptaki Şiileştirme siyasetinden istifade edip edemeyeceği üzerinden de ele alınması gerekmektedir.
İran’a yönelik saldırılarla süreç yeni bir aşamaya geçti. Tarafların temel stratejilerine dair ilk mesajları verdiği gelişmeler neticesinde ortaya çıkan tablo şu şekilde:
1) ABD/İsrail saldırıları doğrudan İran yönetimine karşı. Olası bir değişiklik de ülkenin toparlanma sorunu yaşamaması için altyapıyı tahrip etmeye dönük bir hamle şu an çok sınırlı.
2) İran ise askerî açıdan zayıflığını saldırıları bölgeselleştirerek dengelemeye çalışıyor. Tahran yönetimi, Körfez üzerinden oluşturulacağı ekonomik-politik baskıyla savaşın kısa sürmesini amaçlamaktadır.
3) Haziran ayında, sınırlı cevap stratejisiyle savaşı sonlandırma eğilimindeki Tahran, bu defa saldırının sınırlarını genişleterek bunu yapmaya çalışıyor.
Özellikle gece saatlerinde iki tarafın saldırılarının dozu, sürecin nasıl şekilleneceğine dair ipuçları verecek.
İran’ın bölgedeki vekillerinin savaşın parçası haline gelip gelmeyeceği de yine ilerleyen saatlerde görülecek.
Sonuç ne olursa olsun, Orta Doğu’da 7 Ekim sonrası değişen dinamiklerin yeni bir boyuta evrileceği bir durumla karşı karşıyayız.
Ayrıca bu savaşın sonuçlarının yansımalarının Filistin, Suriye ve Irak’ta da mutlak surette görüleceği aşikâr.
12 Şubat'ta Bangladeş'te gerçekleşen seçimler sonrası Cemaat-i İslami'nin geleceğine dair kaleme aldığım analizi ilginize sunarım.
Yazıya aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
https://t.co/lY0I0BQxeI
@serafcan Hocam, Aydın Abi çok muhterem bir insandı. Çağının içinde ama çağının ötesinde yaşadı gerçekten.
Kayseri'de çok çay sohbeti yaptık kendisiyle. Güzel atlara binip gidenlerdi. Makamı cennet olsun.
✒️ Paris Görüşmeleri: Şam-Tel Aviv Hattında Yeni Denge Arayışı
🔗 https://t.co/ZomYRoxORg
"Tel Aviv’in dini referanslarla temellendirdiği yayılmacılığından bugüne kadar hiç ödün vermemesi ve uluslararası hukuku ve anlaşmaları defaatle ihlal etmesi, #Suriye ve #İsrail arasındaki karşılıklı anlayış girişiminin akamete uğrama ihtimalini oldukça mümkün kılıyor."
✍️ @mercanmh