Fethullah Gülen, Türkiye dışından Türkiye üzerinde tasavvurları olanların elverişli bir enstrümanıydı. Ancak onu güce kavuşturanlar Türkiye içindeydiler. Üstelik bugün onu lanetlemekte en ön saflara koşanlardan pek çoğu ona zamanında imkan verdi.
Bugün ise o kişiler Fethullah Gülen'e beddua ederken, Menzil, İsmail Ağa, İskenderpaşa ve Erenköy gibileri başta olmak üzere yine cemaatçilik peşinde koşuyorlar. Zira o tecrübeden "kiliklerle ve hiziplerle kamu yönetimi paylaşılmazmış" dersini değil "yanlış yere dükkan açmışız, oyunun kurallarını daha iyi belli edip tekrar deneyelim" dersini aldılar.
Bunun böyle olmasının da gayet açık bir sebebi var. Zira hiçbir klikle ve hiziple işi olmayanlar, bileğinin hakkıyla yol yürümeye çalışanlar, birbirlerine sahip çıkmıyor, birbirleri için ses çıkarmıyor; yemel hak ve hürriyetlere bile prensip icabı sahip çıkmak yerine stratejik yaklaşıyor. O şartlar altında, kamu yönetiminde şeffaflık sağlayacak kurumlar oluşturulamıyor, korunamıyor. Meydan, birbiriyle örgütlenmekten sonuç devşirmeyi öğrenmiş başka yapılara kalıyor.
Dolayısıyla, Fethullah Gülen ölmüş olsa ne olur olmasa ne olur. Ülkemizi koruyacak olan, dirençli ve eksen sahibi kılacak olan, kişilerin varlığı veya yokluğu değil. Kurumların varlığı veya yokluğu.
Yenidoğan Çetesi konusunda da, ana mesele hukukun halidir. Hukuk güce yaslanınca, herkes küçük dükalıklar kurar. Toplumun ortak sevgi bağını da iyilerin üstünlüğünü de koruyan, hukuktur. Hukuku keyfe göre ve güce bağlı uygulayıp da iyilik doğurmaya devam eden bir toplum, olamaz.
Bir suç makinesini 26 kez salıvermek bir merhamet eylemi değil hukuk zaafıdır. Aynı şekilde, ocaklara ateş düştükten sonra 27. seferde ona çöp torbası giydirmek de bir güç gösterisi değil hukuk zaafında ısrar etmektir. Bu tür şovlara ihtiyaç duyan ülkeler arasında olmak, hazin.