kilo verememenin insanın üzerinde nasıl korkunç bir yük yarattığından haberiniz yokmuşçasına kiloyu olumlamayın yazmışlar. sağlıksız kilolu kişi bilmiyor mu kilo vermesi gerektiğini doktor dışında kimsenin haddine değil bunu söylemek,her işe burnunuzu sokmamayı öğreneceksiniz
bir de fıtrat çıktı başımıza fıtraten kadın çalışmaya uygun değilmiş kadın tarlada taş taşırken bi köşede çocuğunu doğururken kimse fıtrat demiyodu masa başı iş yapınca mı fıtrata ters oldu anlayamadık
neyse bugünlük bu kadar feminist öfke ytrli bye
Hem iktidarın hem muhalefetin en korktuğu partisiz bir milliyetçilik yükseliyor. Bu yükselen kitle siyasi hiza olmaksızın sadece milli meseleler çerçevesinde birleşen, çıkarsız,eleştiren ve sorgulayan ağırlıklı olarak Z kuşağı gençlerinden oluşan bir kitle. Mükemmel bir olay.
"Misafirliğe gelen 3 yaşında çocuk elindeki telefonu fırlattı ve televizyonumuz kırıldı.
Babası özür dilemek şöyle dursun bu kırdığı dördüncü telefon ikinci de televizyon diye pişkin pişkin güldü.
6 yaşındaki çocuk pazar tezgâhındaki dolmalık biberleri parmağıyla tek tek popit gibi deldi, pazarcı ardından ürünleri tek tek ayıklayıp kaldırmak zorunda kaldı ve annesi bir kere bile yapma demedi.
Evimize gelip tuvalete çocuğunun peşinden "özgüveni kırılır" diye gitmeyen anne sayesinde, çocuğun batırdığı banyoyu ben temizledim.
Elinde kıyır kıyır elmalı kurabiyeyle evin içinde dolaşan çocuk için "örtü sereyim de öyle yesin" dedim. Annesi "Oturup yemez ki" diyerek omuz silkti.
Komşu çocukları bahçe aydınlatmalarını kırıyor. Söyleyince, "Çocuğumdan daha kıymetli değil" karşılığını alıyorsun.
Sorun çocuklarda değil. Sorun, kitap okumayan, pedagojiden bihaber ama Instagram'da izlediği iki videoyla kendini "çocuk ruhundan anlayan ebeveyn" ilan eden yetişkinlerde.
Neymiş efendim, çocuk özgürmüş, keşfederken engellenmezmiş, hayır denmezmiş, yoksa özgüveni kırılırmış.
Peki hangi psikoloji, hangi din, hangi kültür, hangi örf bu vurdumduymazlığı meşrulaştırıyor?
Yeni bir akım ortaya çıkardılar: "sorunlu davranışları özgürlük sanan bir ebeveynlik"
Disipline "travma", sınır koymaya "baskı" adını verdiler bir de...
Çocuk merkezli olmak; her şeyi çocuğa bırakmak değil, onun iyiliği için sağlıklı sınırlar çizebilmektir.
Özgürlük; başkasının hakkını çiğnemek değil, saygı duyarak var olabilmektir.
Ebeveynlik; sadece sevmek değil, yön gösterebilmek ve sorumluluk vermektir.
Çocuklarımızı özgürleştiriyoruz sanırken, aslında onları ölçüsüzlüğe teslim ediyoruz.
Topluma, hayata, başkasının varlığına karşı duyarsız bireyler yetiştiriyoruz.
Ama unutmayın, çocuklar her zaman öğrenir. Ya sorumluluğu ya sorumsuzluğu...
Ve çoğu zaman derslerini öğretmenlerinden değil, ebeveynlerinden alırlar.
O yüzden mesele çocuk değil. Mesele aynaya bakmayı reddeden yetişkinlik."
Şeyma Çekici
Şunu farkettim, eşimle birlikte prenses olmayı öğrendim ben. Hiç bilmezdim. O öğretti. O varsa kapımı açmamışımdır, poşet taşımamışımdır, herşeye bırak ben hallederim der. Alışık olmadığım için çoğu şeyi istemem. Kıza kıza bana ondan istemeyi öğretti. Çok değişik bir olaymış.
kocasına maddi yük bindirmek istemeyip eve gelen misafiri de ikramsız bırakmamak adına arefe günü oruç haliyle baklavasıydı sarmasıydı derken binbir çeşit bayramlık hazırlayan kadının emeğine burun kıvırdığınız için eşşşekoğlu eşşeklersiniz ve sizden hiçbir halt da olmaz
İsmet İnönü’ye atfedilen bir söz vardır. Mealen diyor ki: "Bu milleti vatan millet diyerek harekete geçirseniz, koşa koşa canını bile verirler. Ama ellerine birer fidan verip altı ay boyunca düzenli sulayıp büyütmelerini isteseniz, o fidanların çoğunu kuruturlar." Seveni olur, sevmeyeni olur; ancak bu sözüne itiraz etmek mümkün değil.
Bizim insanımız genel olarak sabırsız ve aceleci. Bir işi en nitelikli haliyle yapmaya odaklanmak yerine, en çabuk nasıl biter diye düşünüyoruz.
Para biriktirirken de sabırsızız; hemen zengin olmak istiyoruz. Bir iş veya beceri edinirken de öyle; daha işin başından kazanç ve sonuç peşine düşüyoruz. Eğitimden ilişkilere kadar hayatın her alanında durum maalesef aynı.
Bir şey inşa edilirken de ne işçide sabır var ne de vatandaşta sükûnet. Kaldırımın bir bölümüne beton döküp kuruması için iki gün şerit çekseniz, bir bakıyorsunuz üzerinden defalarca geçilmiş ve her yer berbat edilmiş. Bir yolu inşaat için iki gün kapatsanız, kesin birileri oradan "kaçak" geçmeye çalışıyor. Evde "şuraya silikon sıktım, kuruması için iki gün su açmayın" deseniz, o bile becerilemiyor. Yani bizde sabırla ve kararlı bir tutumla sonuca ulaşma azmi, bir "kültür" olarak yerleşmemiş.
Fransa’da yaşadığım dönemde, oturduğum sokağın küçük bir kısmında altyapı çalışması yapılmıştı. Yolu birkaç hafta boyunca trafiğe kapattılar; sakin sakin, ince ve detaylı bir işçilikle kaldırımları, rögar kapaklarını düzenlediler. Ne bir kişi gelip taze betona bastı ne de inşaatı bozdu.
Bu noktada Avrupa’yı övüp kendi ülkemizi eleştirirken şunu unutmamak gerekiyor; bu sadece gelişmişlik meselesi değil, koca bir milletin mizacı olmuş bir durum. Dolayısıyla sadece maddi imkanların artmasıyla değişebilecek bir şey de değil...
Bizde şahsi işlerden toplumsal işlere kadar sabır ve sebat maalesef yok. Mesela, trafikte bizden yavaş gidene tahammül edemiyoruz, restoranda sipariş bekleyemiyoruz, kasada sıra bekleyemiyoruz; hemen "diğer kasayı açabilir miyiz?" diye bağırıp açılan kasaya da en arkadan koşarak gelip herkesin önüne geçiyoruz...
Yemek yaparken alelacele yapıyoruz, yerken de "paldır küldür" yiyip kalkıyoruz. Çay içerken de hüpür hüpür, ağzımızı yaka yaka içiyoruz; hatta soğumasın diye acele ediyoruz. Yani hayatımızın genelinde sakinliğe ve sabra yer yok...
Bu durumu aşmak nesiller sürecek bir öğretim süreci ama mümkün olduğunu da pek sanmıyorum...
"Herkesin tanrısı, kendisine benzer." Kimin sözü bilmiyorum ama muazzam. Kim bugün kimi neden destekliyor sorusunun cevabının kökü burada. İnsanın kendisi neyse tanrı tasavvuru da odur yani.