@gulayakgun @Sol_Yumrukk @baldazabdullah1 Haklısın, gazı köklemeyeyim. Ama gericilerin hilafet rüyalarına sessiz kalmak, Atatürk'ün laik cumhuriyetini terk etmek olur. Yasaklansam da gerçekler baki! @gulayakgun @Sol_Yumrukk @baldazabdullah1 Haklısın, gazı köklemeyeyim. Ama gericilerin hilafet rüyalarına sessiz kalmak, Atatürk'ün laik cumhuriyetini terk etmek olur. Yasaklansam da gerçekler baki! @gulayakgun@Sol_Yumrukk@baldazabdullah1 Haklısın, gazı köklemeyeyim. Ama gericilerin hilafet rüyalarına sessiz kalmak, Atatürk'ün laik cumhuriyetini terk etmek olur. Yasaklansam da gerçekler baki! ✊
Bırak oğlum!
Yok rakıcıydı, yok laikti, yok şapkaydı falan...
Kendin bile inanmıyorsun bunlara da...
Senden bile zekâsız biri çıkar da inanır diye geveleyip duruyorsun.
Ben sana anlatayım niye düşman olduğunu:
Yönetemediği geminin su almaya başlamasına yol açıp dikkati başka tarafa çekmek için yalandan kavgalar çıkartan mızıkçı bir kaptanın oyunlarını hileli zarlarla sürdürmeye çalıştığı bir geminin geleceğinde, yolcuların zekasına ve tavrına bağlı olarak, kısa vadede pek çok farklı senaryo yaşanabilir.
Ancak bu alternatif evrenlerin hepsi, geminin su almakta olduğu gerçeğine tabidir.
Sonuçta kaptanın gemideki tüm yolculara en büyük zararı, gemi su alırken onlara vakit ve enerji kaybettirmesi, hedef saptırmasıdır.
Gemiyi uzun vadede yüzdürebilecek tek ihtimal, kaptanın ağzının içine bakmayı ezberlemiş olan gemi personelinden medet ummaya alışmış yolcuların, doğrudan seferber olup hızla kenetlenip kucaklaştıkları ve elbirliğiyle su tahliyesine ve onarıma giriştikleri ihtimaldir.
Bugüne kadar yazdığım hiçbir yazıyı okumamış olsanız, bu yazdığımı okumanızı ve elden ele iletmenizi dilerim, rica ederim:
Türkiye'de ve dünyanın farklı yerlerinde hukuk uygulaması konusunda yaklaşık 30 yıllık tecrübesi olan bir hukukçu, bir uluslararası avukat ve 20 senedir hukuk hocalığı yapan bir profesör olarak, bu X hesabımdan yaklaşık 270.000 takipçiyle 10 seneyi aşkın zamandır sohbet ediyorum, düşüncelerimi paylaşıyorum.
Gayet ağır memleket meselelerini de, kompleks hukuki analizleri de, gayet hafif şakaları ve gündelik konuları da burada tartışıyoruz, paylaşıyoruz. Bazı günler diğerlerinden çok daha karanlık, üzücü ve alarm verici oluyor. Ama ben doğru bildiğimi daima lafımı eğip bükmeden size getiriyorum, tartışıyoruz. Zira aksi halde ben ben değilim.
Bugün size üzerinde konuşmak istediğim bir fotoğrafı getirdim. TÜSİAD'ın iki lideri iki vatansever iyi insanın, iki arkadaşımın, 13 Şubat tarihindeki Genel Kurul'da memleket meseleleri üzerinde kamuya açıkladıkları kaygılar sebebiyle polis nezaretinde ifadeye götürülürkenki fotoğrafları.
Bu fotoğrafı size getirmeden evvel, bu fotoğrafın onlar açısından rencide edici bir yönü olup olmadığını iyi düşündüm. Arkadaşlarımın hakkına giriyor olmayayım diye. Bunu düşünürken ikna oldum ki, gelinen adaletsizlik, hukuksuzluk ve ifade özgürlüğünün özüne tecavüz noktasında, kolunda polisle ifadeye gidiyor olma fotoğrafı artık kimi hallerde bir onur nişanesine dönüşmüştür.
"Adam sen de demedim", "memleketimin konularını dert ettim ve sen memleketi bize bırak diyenlere pabuç bırakmadım" diyen herkesin, ülkemiz tam da bu insanların gayretleri ile daha aydınlık, şeffaf ve hukukun üstün olduğu günlere kavuşana kadar, böyle fotoğrafları ve daha kötüleri olacaktır.
O insanları doğru anmayı ve onore etmeyi bilenler, nezdinde itibar aranmaya değer insanlardır. Bu fotoğrafa o insanların gözleri baktığında, beyinleri gönül gözüyle görür. Selam olsun, helal olsun, demeyi bilirler. Bu gayretteki insanlara aptal gözüyle bakanlar, Silivri soğuktur şakalarıyla tabanları yağlayanlar, güce yaranıp eklemlenmek ve hoş görünmek için o insanlara kabahat bulanlar, bu fotoğraftan utanç duymayı bilmeyenler, aksine bu fotoğraftan lezzet alanlar, zaten itibar kelimesinin anlamını bile bilemezler. Onları insan yerine koyma mücadelesiyle zaman kaybetmeye değmez.
15 senedir TÜSİAD (@TUSIAD) üyesiyim. 21 Ocak 2010 tarihinde, TÜSİAD Genel Kurulu'nda Ümit Boyner (@umitnazliboyner) Yönetim Kurulu Başkanı seçilince, onun davetiyle, TÜSİAD üyesi oldum.
15 yıldır devam eden üyeliğimde, TÜSİAD Yönetim Kurulu'nda yer aldım, Yolsuzlukla Mücadele Görev Gücü Başkanı olarak ve Rekabet Hukuku Çalışma Grubu Başkanı olarak senelerce emek verdim.
Bu TÜSİAD Genel Kurulu'nda söylenenlerle ilgili hukuki analiz yapmak dahi abes.
Türkiye'nin eskisi yenisi yok. Anlamlı olan ayırım o değil. Iyi insan ve kötü insan var. Hukuku üstün tutan insan ve hukuku kendi amacına uyduran insan var. Bir tek vatanımız ve onun bir tek yolculuğu var. O yolculukta git gide sindirilen bir toplum var. Ses çıkartan her kişi başına sayısı çarpanlı bir biçimde artarak büyüyen kaygılı sevenleri var.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan "siyaset yapmaya çok hevesliyseniz ya parti kurarsınız, ya da ağzınızdan çıkacak iki çift söze bakan muhalefet partilerinden birini seçersiniz" demiş. "Bu ülkede siyasetçiler içeri atılmıyor mu ki?" diye sormayanlar, "bir ülkenin gerçek sahipleri siyasetçiler mi toplum mu?" diye sormayanlar var. Politik ifade özgürlüğü çekirdeğinin dahi bugün Türkiye'de mevcut olmadığı fevkalade açıkken, hala "aslında sorun yok" rolü kesen korkaklar var.
Konuyu dolandırmanın alemi yok: Hukuksuzluk hüküm sürüyor. Hukuksuzluğa işaret edenler, ifade özgürlüğünü kullananlar, bizatihi kendisi hukuk garabeti olan mekanizmalarla gözaltına alınıyor. "Halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak için gerçek dışı beyan verme" kavramının ta kendisi halk arasında endişe, korku ve panik yaratıyor. Bu fotoğraf da bunun enstrümanlarından biridir.
Fethullah Gülen, Türkiye dışından Türkiye üzerinde tasavvurları olanların elverişli bir enstrümanıydı. Ancak onu güce kavuşturanlar Türkiye içindeydiler. Üstelik bugün onu lanetlemekte en ön saflara koşanlardan pek çoğu ona zamanında imkan verdi.
Bugün ise o kişiler Fethullah Gülen'e beddua ederken, Menzil, İsmail Ağa, İskenderpaşa ve Erenköy gibileri başta olmak üzere yine cemaatçilik peşinde koşuyorlar. Zira o tecrübeden "kiliklerle ve hiziplerle kamu yönetimi paylaşılmazmış" dersini değil "yanlış yere dükkan açmışız, oyunun kurallarını daha iyi belli edip tekrar deneyelim" dersini aldılar.
Bunun böyle olmasının da gayet açık bir sebebi var. Zira hiçbir klikle ve hiziple işi olmayanlar, bileğinin hakkıyla yol yürümeye çalışanlar, birbirlerine sahip çıkmıyor, birbirleri için ses çıkarmıyor; yemel hak ve hürriyetlere bile prensip icabı sahip çıkmak yerine stratejik yaklaşıyor. O şartlar altında, kamu yönetiminde şeffaflık sağlayacak kurumlar oluşturulamıyor, korunamıyor. Meydan, birbiriyle örgütlenmekten sonuç devşirmeyi öğrenmiş başka yapılara kalıyor.
Dolayısıyla, Fethullah Gülen ölmüş olsa ne olur olmasa ne olur. Ülkemizi koruyacak olan, dirençli ve eksen sahibi kılacak olan, kişilerin varlığı veya yokluğu değil. Kurumların varlığı veya yokluğu.
Narin konusunda, şaşkınlık ve şok havasına bürünenler arasına sorumluların da girmeye gayret etmeye başladığını gördüğüm için, yazmaya karar verdim.
Narin konusunda durum sanki Tavşantepe ile ilgiliymiş, istisnai bir durum olmuş gibi anlatmaya çalışanların utanmazlıklarını, ceset arayan kadavra köpeği sayısıyla ve dronlarla ilgili bilgi verip güç gösterisinde bulunmaya çalışanların korkusunu, telaşını ve aczini izliyorum. Adalet sarayı büyüklüğüyle ne kadar adalet sağlanabilirse, yarın yokmuş gibi pompalanan bir cehalet denizinin içinde kadavra köpeklerinden o kadar medet umulabilir.
Narin'i öldüren, bile bile mücadele edilmeyen ve stratejik yandaş görülen cehalettir. Ülkemizin güneydoğusunun belli yerlerini karış karış bilen, zor zamanlarında yanında olmaya gayret etmiş ve orada gücü yettiğince hala emek vermekte olan bir insan olarak ben size söyleyebilirim ki, güneydoğunun bazı yerlerinde insanlar bu olayın kendisine değil bu olayın bu kadar dikkat ve kaynak seferberliği çekmesine şaşırırlar. Ülkemizin bazı yerlerinde üstü örtülenler, ülkemizin başka yerlerindeki insanların dudağını uçuklatır.
3 çeşit toplum var:
(1) Genel eğitim seviyesi yüksek, toplum hayatından ve kendi hayatından beklentisi net, böyle bir olayın kendi toplum dinamikleri ile yaşanması imkansız olan toplumlar.
(2) Genel eğitim seviyesi orta ile yüksek arası arası olan, kırk yılda bir fevkalade istisnai olarak bu tür bir felaket yaşanması halinde o anda olay karşısında tüm toplum olarak şoke olma hakkına ve tekrarını engelleme enstrümanlarına sahip toplumlar.
(3) Genel eğitim seviyesi düşük olan, bu tür olaylara istisnai bir felaket gözüyle bakma hakkını kaybetmiş, çözümün yarın yokmuş gibi eğitim seferberliği yürütmekte olduğunu bilip de bunu yapmayan, 8 yaşındaki birinci çocuk öldüğünde değil aynı aileden ikinci çocuk öldüğünde bundan şüphe duyabilen, nice merdivenlerden düşenlerin otopsisiz gömüldüğü, nice kepazelikler bilinip be başka tarafa bakıldığı, bir yandan aile içi şiddet ve taciz arşa çıkarken bir yandan ahlak, değer ve gelenek söylemlerinin köpürtülüğü, çocuklarını narin tutma imkanı kalmamış toplumlar.
Biz üçüncüsüyüz. Varımızla yoğumuzla tüm toplum sathında eğitim seferberliği başlatacak iradeyi el birliği ile ortaya koyup tüm erk sahiplerini buna mecbur bırakana dek de üçüncüsü olarak kalacağız. Eğitimli olanlarımızın şaşırma ve şoke olma hakkı olacak. Bu konuda devlet gücüyle atılması gereken asıl adımın nerede olduğunu bilip atma kudreti de olup atmayanlar, o şaşıranların ve şoke olanların arasına karışıp bu türden anları atlatmaya çalışacaklar. Cahil bıraktırılanların ise, yine, ne olup bittiğinden haberi bile olmayacak.
Hukuk fakültesindeki öğrencilerimize adalet kavramını mutlak adalet ve nispi adalet ikilisi çerçevesinde, hakkaniyet kavramını da bağlamına oturtarak, anlatırız. Hukukun adaletle hiç ilgisinin kalmadığının toplumun yüzüne haykırıldığı bir ülkede buna gerek var mı, bilemiyorum.
Ülkemizdeki ana meseleye dair düşüncelerimi kısaca özetleyen bir yazı yazdım. Buyursunlar:
Kötüler insafsız, iyiler merhametli. Bu bize özgü değil, tüm dünyada böyle. Hukuk, bu cümlenin sade vatandaş üzerinde bir sonucu olmamasını sağlayan müessesedir. Bu denge, ülkemizde iyi işlemiyor.
Hukuk iyi işlemezse insafsız merhametliyi ezer. Kötüler iyilere egemen olur. Hukuk, güce yatkın olanları, baskıcıları, kazanandan nemalanma peşinde olanları, kendi eksenine sahip olmayıp yalnız yarın yokmuş gibi sonuç peşinde koşanları korudukça, kötüler hem çoğalır hem hadsizleşir.
Bu dinamikler zirve yaptığında, kötüler bir yandan iyileri uyandırma riski alan mensuplarını dışlarken bir yandan onları iyilere yeniden paketleyip iyilerin içini soğutma veya kötüyü tekrar piyasaya çıkmaya elverişli hale getirme mücadelesine girer. Yani, kötüler, hakkına geçtikleri iyilerin merhametini onlara karşı kullanacak ve iyiler tarafından seyrek olarak gerçekleştirilebilen budama hamlelerinden daha da güçlenerek çıkacak kadar da hadsizleşir.
Bugünlere ait bir iki örnek vermek gerekirse, mesela, Dilan Polat hapiste mütemadiyen oğlunu sayıklıyor diye üzüleceğiz. Hepimizi habire uluslararası arenada iki paralık eden her konunun içinde olan Emre Belözoğlu aslında saha dışında iyi insanmış deniyor diye, başka tarafa bakacağız. Bu örnekleri 2023 yılına yayarsam, size üzerimizde bu teknolojinin kullanıldığı onlarca örnek verebilirim. Sadece bu haftaya ait iki örnek vereyim dedim.
Tüm toplumlarda iyilerle kötüler arasında bir halat çekme mücadelesi vardır. Hukuk iyi işlemiyorsa, zaman zaman, güç sahibinin keyfine göre, tüm yarışma birkaç halat boyu iyilerin kaybettiği sahaya taşınıp oradan devam eder. Iyiler hala halatın bir ucundan tutmakta ve telaşla mücadeleye devam etmekte olduklarından, tüm sahanın yerinin değiştiğini fark etmeyebilirler. Zira, hukuk bu sonuçları da yenilir yutulur kılmaya hizmet etmeye başlamıştır.
Sade vatandaşın iyi insan yetiştirdiği için gelecekten umut sahibi olabileceği bir denge kurulacağında, ilk başlangıç noktasının hukuku ve yargı sistemini güçten yalıtmak olması gerekmesi, bu yüzdendir.
Ulan hayat çok garip ya hahaha. Aksilikler sürekli çıkmasına rağmen bir şekilde o aksiliklerden Leo misali sıyrılmasını biliyorum ve arkamda bir güç var bilmediğim