Gözlemliyorum da şu an 40'lı 50'li yaşlardaki insanlar özellikle 30'larından sonra ideolojik anlamda görüşlerinin farklılaştığını, değiştiğini ifade ediyorlar. Haydi hayırlısı...
İnşallah komünist olmam.
Her şeyin var. Gücün var, paran var, nüfuzun var, şöhretin var. Yedi ceddine yetecek kadar var da var. Ona rağmen doymuyorsun. Öyle hayvanî bir doyumsuzluk şehveti içindesin ki onca fukara, aç, zayıf, ezilmiş, garip guraba insanın önündeki bir lokmayı da alıyorsun. Ufacık rızkına da göz dikiyorsun, ölüm kalım, zor günler için kenara koyduğu üç kuruşluk yatırımına da çöküyorsun, binbir emekle, çileyle gireceği işine, pozisyona kendi uzantılarınla dolduruyorsun.
Yalnız lokmasını değil rızkını, hakkını, geleceğini, başarısını, ümidini her şeyini çalışıyorsun insanların.
Açgözlülük; öyle bir bir pislik ve veba ki yalnız bireyi değil toplumsal huzuru, adalet sistemini, kardeşlik ve barış ortamını kolektif bağı ve gelecek ümidini alaşağı ediyor.
Bir kişi değil, binlercesi. Fikri yok, ideolojisi yok, dini yok, şekli şemali yok, her kılığa girecek bir mizaç bu. Bu marazlı mizaçların soyu kurutuluna dek, kursaklarından garibanın hakkı olan her kuruş tahsil edilene dek ıslah edilmesi gerekiyor. Başka yolu yok.
Rafine zevk mi kaldı? Kültür mü kaldı Allasen? Böyle aforizmalarla sistemin dışına çıktığını zannedip üstenci bir kimliğe bürünecek bunu paylaşan. Oysa drugstorelardan tüketim kültürünün sunduğu “rafine birey” kimliğini satın alıyorsunuz yine. Baudrillard’a selam 👋
Bir Jungcu olarak bu organizasyonun altında kalamam. Önümüzdeki Cuma Jung için Mevlid okutacağım. Önce kolektif bilinç dışına yolculuk yapacağız, ardından tilavet, Mevlid-i Şerif, ikramlıklar. İsviçre Marşı, kapanış. Güllü Yasin de dağıtacağım.
Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud'un ölüm yıl dönümü dolayısıyla Kadıköy'de lokma dağıtıldı.
"Allah rahmet eylesin, ilimden geri koymasın." (kadikoyanlik)
"Şeytan’ı şeytan yapan hatası değil, hatasını savunmasıydı…" sözündeki şeytanî zeka bu işte.
Bu bakış, yeryüzünde şeytanî olan her şeyin temsili. Onlar hiçbir şekilde yüzleştirilemez, mahcup edilemez... İhtişamlı yalanlarına tapınır halde hezimete uğrayacakları güne dek ta ki.
@turgaybakirtas Ben sınıfsal kibir görüyorum burada. Özgün yaşam pratiklerimiz bunlara bayağı geliyor. Kendi kültürüne yabancılaşmış tüketim zincirine bağlılığı çağdaşlık zanneden modernite kölesi.Esas bu düşünce yapısıyla ilgili makale yazılmalı. 👉Türkiye’de Sınıfsal Üstencilik
Vardır da elbet
Bir tarih hocamız vardı. İnançlı da bir adamdı. Türbede mum yakmak, ağaca çaput bağlamak, gidenin arkasından su dökmek, kurşun döktürmek… Tüm bunlar İslam’da yeri olmayan uygulamalar olabilir ancak kültürümüzün bir parçası olduğu için değerlidirler” demişti.
Kolektif bellek demişken… Allah rahmet eylesin, Akif Emre anlatmıştı bir gün. Merhumun Endülüs’e özel bir ilgisi vardı. Bir belgesel çekimi için orada bulunurken, bir çeşmede elini yüzünü yıkayan bir adam görmüş. Dikkatini çekmiş, çünkü Müslüman olmayan bu adamın hareketleri abdesti andırıyormuş. Neden elini yüzünü böyle yıkadığını sorunca adam, “dedem sıcaktan bunalınca böyle yapardı, çocukken onu izleyip taklit ederdim” demiş.
Endülüs tarihi okuyanlar bilir; Müslümanlar, devletleri yıkıldığında çok ağır bir baskı ve zulümle karşılaştılar. Din değiştirmesi için işkence edilenler, sürülenler, öldürülenler… İnançlarını gizlice yaşayanları tespit etmek için şüphelenilen kişilere Ramazan ayında gündüz zorla bir şeyler yediriliyor, cuma sabahları hamama gidip yıkanacaklar mı diye (“Cuma guslü” sünnettir zira) takip ediliyorlardı. Bu süreçte, bir kısım Müslüman kâğıt üstünde Hristiyan olmayı kabul etti (Moriskolar). Yaklaşık bir asır sonra onların da -tespit edilebilen- tamamı İspanya’dan sürüldü ve bölgede bir tek Müslüman bırakılmadı.
Ama işte kolektif bellek o kadar güçlü ki sistematik kültürel soykırım bile onu yok edemedi. Hiçbir Müslümanın yaşamadığı topraklarda, abdestin ne olduğuna dair hiçbir fikri olmayan biri bile farkında olmadan, eksik ve hatalı da olsa abdest alıyor hâlâ.
Dolayısıyla, bugün bir karşılığı olsun olmasın, akla yatsın yatmasın, uzak geçmişten gelen her kültürel eylemin mutlaka bir karşılığı, bir hikâyesi olduğunu bilmek gerekiyor. O konservelere, aşurelere, nazar boncuklarına, Hıdırellez ritüellerine ve daha nicesine en çok da bu gözle bakmak gerekiyor.
Kolektif bellek demişken… Allah rahmet eylesin, Akif Emre anlatmıştı bir gün. Merhumun Endülüs’e özel bir ilgisi vardı. Bir belgesel çekimi için orada bulunurken, bir çeşmede elini yüzünü yıkayan bir adam görmüş. Dikkatini çekmiş, çünkü Müslüman olmayan bu adamın hareketleri abdesti andırıyormuş. Neden elini yüzünü böyle yıkadığını sorunca adam, “dedem sıcaktan bunalınca böyle yapardı, çocukken onu izleyip taklit ederdim” demiş.
Endülüs tarihi okuyanlar bilir; Müslümanlar, devletleri yıkıldığında çok ağır bir baskı ve zulümle karşılaştılar. Din değiştirmesi için işkence edilenler, sürülenler, öldürülenler… İnançlarını gizlice yaşayanları tespit etmek için şüphelenilen kişilere Ramazan ayında gündüz zorla bir şeyler yediriliyor, cuma sabahları hamama gidip yıkanacaklar mı diye (“Cuma guslü” sünnettir zira) takip ediliyorlardı. Bu süreçte, bir kısım Müslüman kâğıt üstünde Hristiyan olmayı kabul etti (Moriskolar). Yaklaşık bir asır sonra onların da -tespit edilebilen- tamamı İspanya’dan sürüldü ve bölgede bir tek Müslüman bırakılmadı.
Ama işte kolektif bellek o kadar güçlü ki sistematik kültürel soykırım bile onu yok edemedi. Hiçbir Müslümanın yaşamadığı topraklarda, abdestin ne olduğuna dair hiçbir fikri olmayan biri bile farkında olmadan, eksik ve hatalı da olsa abdest alıyor hâlâ.
Dolayısıyla, bugün bir karşılığı olsun olmasın, akla yatsın yatmasın, uzak geçmişten gelen her kültürel eylemin mutlaka bir karşılığı, bir hikâyesi olduğunu bilmek gerekiyor. O konservelere, aşurelere, nazar boncuklarına, Hıdırellez ritüellerine ve daha nicesine en çok da bu gözle bakmak gerekiyor.
Doktoram yoksa da biraz sosyoloji biliyorum. Dolayısıyla “kafayı yemiş bunlar” demiyorum domates biber kaynatanları gördüğümde. Aksine; kolektif belleğin, sosyal dayanışmanın, kültürün-geleneğin bu plastik, mekanik, tatsız tuzsuz düzende taş gibi ayakta duruşundan gururlanıyorum.
Akademik hayatım nasıl olacak diye bugün falcı bir ablaya geldim, sadece akademide değil hayatımın her alanında bilimin ışığıyla ilerleyeceğimi, ampirik metodolojiyi benimseyeceğimi, rasyonel ve sistematik hareket edeceğimi söyledi. Ay çok mutluyum🤓
Schopenhauer, “Bir şeyi ne kadar hevesle beklersek, gerçekleştiğinde ondan o kadar az tatmin oluruz,” diyor. Beklerken duyduğumuz sevinci kavuştuğumuzda bulamayınca, Nietzsche’nin yaptığı ayrım beliriyor: “Sonuçta sevdiğimiz, arzulanan şey değil, arzumuzdur.”