Hak sûretidir âlem-i imkân ile âdem;
Bundan güzeli nerde ki, cennet’te mi sandın?
Her yer ne güzel menba-ı hüsn, insan güzeli;
Sen de bu cemâli hûrî gılmânda mı sandın?
Her yerde; fakat ârifin kalbindedir Allah;
Yoksa sen O’nu arz u semâvâtta mı sandın?
Şık mı şık orası ayrı konu. Fakat İngiliz olsaydım “nasıl da dönüştürüp kendimize benzettik” diye kendimle ayrı gurur duyardım.
Türkiye politik olarak bağımsız olsa da özellikle elit sınıflar zihniyeti düzeyinde bir sömürge ülkesi kültürünü yaşıyor.
Kendi şıklığını yaratamamış, kendi kıyafet kodlarını üretememiş, kapıdan kovulsa bacadan girmek istercesine batı hayranı bir ruh halinin çaresiz, son iki yüz yıldır Protestan ahlâk anlayışı ile hayata bakan, batıya olan iflah olmaz tek taraflı aşkın müzmin müdavimleri…
Alfabesi batıdan, hukuk sistemi batıdan, kıyafeti batıdan, değer yargılarını batılı gibi yapmaya zorlayan ve ruhu cendereye sıkışmış bir durum bu. Doğulu desen yok ben batılıyım diyen, batılıya gidip abi valla ben sendenim, ben de senin gibiyim, al beni araya, yanınıza diye ağlayan ama hangi şirinlikleri yaparsa yapsın kabul görmeyen, ondan sonra da arafta kalmanın kimlik bunalımlarında debelenen bir acaip hal bu.
Dediğim gibi şık, fiyakalı ve elit bu kostümler. Asıl sahipleri için alt topluluklar tarafından taklit ediliyor oluşu gurur verici olmalı, onları anlıyorum. Anlıyorum çünkü bir zamanlar bizim kültürümüz böyleydi. Müslümanların yazısı, giyimi, yaşam biçimi taklit edilirdi.
Taklit edilme güçle, bilgiyle, teknolojiyle birlikte ortaya çıkan bir durum. Bugün bu güç batıda ve güçsüzlerin pasif, edilgen hale gelmeleri de bu nedenle hayatın olağan akışına uygun. Tarih boyunca bu böyle olmuş.
En azından batıyı taklit ettiğimizin, onlar gibi olmak istediğimizin farkında olalım. Bu da bir şey…
Yahya Kemal'i tanıdığım zaman kendi dünyasını başkalarında arayan bir üniversite talebesiydim, diyor Tanpınar.
Başkalarıyla doluyuz. Kendi dünyamız olabileceği gelmiyor aklımıza. Bize kendi derinliğimizi unutturdular.
“Osmanlı yönetimine rağmen” kısmını yanlış yazmışsınız. Doğrusu “Osmanlı yönetimi sayesinde” olacak.
Fransızların Cezayir’de 100 yılda yaptığını Osmanlı size 500 yılda yapmadı. Yapsaydı hepiniz şu an Türkçe konuşuyordunuz.
Bir asır önce bizim askerlerimizi katletmek üzere Çanakkale’ye gelmiş Anzak katillere dair bir daha pozitif laflar eden, onlara dair duyar ifade eden biri olursa bunu gösterin. Sen Türk olduğunu unutsan da düşman unutmuyor.
Kudema şöyle der:
"Elindeki nimetin kıymetini bilmeyene,
gereğini eylemeyene
-ki, eylemek bizâtihi şükürdür-
yeni bir nimet bahşedilmez;
nankörlüğe devam edenin
elindeki mevcut da alınır;
rezil rüsva edilip ibret-i âlem kılınır."
Bir uzmanlık öğrencisi bitirme tezliye ilgili ondan akıl alıyor, bir danışan çocukluğuyla ilgili zor meseleleri onun yardımıyla çözüyor. Karşımızda ‘her derde deva’ yapay zeka.
Mesele algoritmalar ya da yapay zekâdan ibaret değil. Asıl mesele, dünyanın artık canlı bir varlık olarak değil, ölçülebilir, yönetilebilir ve sömürülebilir bir kaynak olarak görülmesi. Ekonomik büyüme ve verimlilik takıntısı, sınırsız ilerleme inancı, ve insanın kendi köklerinden kopuşu asıl mesele.
İnsan artık göğe bakmıyor, toprağa dokunmuyor, sessizliğe katlanamıyor. Sürekli bağlı, sürekli meşgul, sürekli uyarılmış halde yaşıyor; ama bütün bu hareketin ortasında ruhu yavaş yavaş çürüyor. Modern çağ, insanı özgürleştirdiğini söylerken aslında onu görünmez ağlarla kuşattı. Eskiden zincirler demirdendi; şimdi ise ekranlardan, reklam dillerinden, veri akışlarından ve “ilerleme” denilen büyülü kelimeden yapılma prangalarımız var.
Her teknoloji, beraberinde bir dünya görüşü getirir. Örneğin sürekli hızlanan iletişim araçları, yalnızca haberleşme biçimimizi değiştirmez; dikkat süremizi, sabır kapasitemizi, hatta insan ilişkilerimizin ritmini de dönüştürür. İnsan giderek daha hızlı düşünmeye zorlanır, ama daha az derinleşir. Her şey erişilebilir hale gelirken hiçbir şey gerçekten içimize işlemez. Bilgi çoğalır, hikmet azalır.
Batı uygarlığı birkaç yüzyıldır insanlığa tek bir masal anlattı : Daha fazla üretim, daha fazla büyüme, daha fazla teknoloji bizi daha mutlu edecekti. Fakat bugün ortaya çıkan tablo bunun tam tersi : İnsanlık hiç olmadığı kadar bağlantılıdır ama hiç olmadığı kadar yalnızdır. Hiç olmadığı kadar zengindir ama hiç olmadığı kadar anlam kriziyle boğuşmaktadır.
Şehirler büyürken insanlar küçülmüştür. Sistem genişlerken ruh daralmıştır.
Modern çağ insanı toprağın ritminden kopardı. Mevsimleri unutan, geceyi ekran ışıklarıyla delen, sessizliği kayıp bir dil gibi yitiren bir uygarlık doğdu. Modern insan artık “ait olmak” istemiyor, yalnızca “kontrol etmek” istiyor. Nehirleri dizginlemek, genleri düzenlemek, bedenleri yeniden tasarlamak, ölümü geciktirmek, hatta insan doğasının sınırlarını aşmak…Bütün bunların altında aynı dürtü var: sınır tanımamak. Had bilmemek. Oysa insanı insan yapan şey biraz da sınırlı oluşudur. Ölümün bilgisi, kırılganlık, ihtiyaç duymak, acı çekmek, beklemek… Modern kültür bunları zayıflık olarak görüyor. Oysa tam tersine, insan ruhunun derinliği tam da bu kırılganlıktan doğuyor.
İnsanlar artık dünyayı “ev” gibi hissedemiyor. Geçmişlerinden utanmaya, geleneklerinden kopmaya, kendi kültürlerini bir yük gibi görmeye başlıyorlar. Her yer birbirine benziyor. Aynı kahve zincirleri, aynı ekranlar, aynı dil, aynı hız, aynı tüketim alışkanlıkları… Dünyanın çeşitliliği yerini küresel bir tekdüzeliğe bırakıyor. Bu bir medeniyet başarısı değil, büyük bir ruhsal çölleşme…
Eğer insan yalnızca optimize edilmesi gereken bir veri yığınına dönüşürse, sevgi, merhamet, dua, sadakat, yas, fedakârlık gibi şeyler nasıl ayakta kalacak? İnsanlığın yavaş yavaş “verimli ama ruhsuz” bir türe dönüşmesi an meselesi.
Ne yapmalı? Küçük direniş alanları mümkün. Toprakla bağ kurmak, sessizliğe zaman ayırmak, çocukları ekran kültüründen korumaya çalışmak, yerel topluluklar ve dost çevreleri oluşturmak, gelenekleri yaşatmak, ibadet etmek, yavaşlamak, dikkatini geri kazanmak…
Yaşadığımız kriz yalnızca ekonomik veya ekolojik kriz olarak görülemez, bu aynı zamanda metafizik bir krizdir. İnsan artık neden yaşadığını bilmiyor. Sırtını yasladığı bir ülkü, zorlukları karşılayacağı bir anlam dizgesi yok. Her şeyin fiyatı var ama hiçbir şeyin anlamı yok. İnsanlar sürekli konuşuyor ama pek azı dinliyor.
Bazen çağın ortasında yapılabilecek en büyük direniş, hâlâ sessizce dua edebilmek, bir ağaca dikkatle bakabilmek, bir dostla telefonsuz oturabilmek, toprağa çıplak elle dokunabilmektir.
İnsan ruhu derinlikten beslenir. Belki de bu çağda en devrimci şey, bizi aynılık girdabına çeken akıntıya direnmek ve yavaşlamayı öğrenmektir.
Modern dünyanın hiçbir rezilliğinden (soykırımlardan, ırkçılıktan, işgal savaşlarından, sömürü, haksızlık ve zulümden, açlık, hastalık ve yoksulluktan, ekran ve tüketim vasıtasıyla insanın insanlıktan çıkarılmasından) Afganistan’daki kadınların başını örtmesi kadar rahatsız olmuyorlar.
Asfaltta, betonda yetişmiş, ağaç, bitki görmemiş, ekran lağımına mahkum bir nesilde, merhamet duygusunu nasıl yaratacaksınız? Onu din terbiyesi de kurtarmaz.
Üniversite yıllarından samimi arkadaşım olan fakat son yıllarda pek az görüştüğümüz dostlar var. Pek çoğu yurt dışında, Kuzey Amerika veya Avrupa’da yaşıyor. Oralardan mutlu-mesut yaptıkları paylaşımlara sosyal medyada zaman zaman şahit oluyorum.
Aslında hepsi iyi ve kaliteli çocuklar. Bununla birlikte, bugün onların kendilerinden geçip gülücüklerle fotoğraflar attıkları ve büyük bir aidiyet hissettikleri ülkelerin ya da kültürlerin, aşağıdaki gibi sayısız tablonun baş müsebbibi olduğunu nasıl olup da göremediklerini anlamakta zorlanıyorum.
Ecnebi memleketlere dininizi yaşamak için, tebliğde bulunmak için, ekmeğinizi kazanmak için, vazifenizi ifa için, hatta gezmek için elbette gidebilirsiniz; bunda bir sıkıntı yok. Fakat sizin ana-babanızın mensup olduğu coğrafyayı, yani vatanınızı, öz medeniyetinizi büyük bir kibirle, doğrudan hedef alan adamların ülkesinde, sanki onlardan biriymişçesine ve üstelik hiçbir şey olmuyormuş gibi huzurla yaşıyorsanız, bundan böyle yatağınızı benden ayrı serin.
Ben sizin en kısa zamanda bu körlükten kurtulacağınıza inanmak istiyorum. Bu inancım boşa çıkarsa, sonsuza dek yolunuz açık olsun.
Epstein skandalı üzerine söylenmesi gereken ilk şey, "skandal" kelimesinin bile bu rezalete imza atanların ekmeğine yağ sürdüğü gerçeğidir. Zira bu ifade, taşıdığı "normalin dışında olma" vurgusuyla, Batı dünyasının temel normlarını üstü kapalı biçimde olumluyor. Sanki modernite makbul bir değerler sistemiymiş de Epstein gibi hadiseler münferit vakalarmış gibi...
Roma İmparatorluğu devrinden bu yana sapkın akide, ruhban sınıfı, kölelik ve sömürü üzerine kurulmuş olan Batı uygarlığının korkunçluğunu ve iğrençliğini tespit etmek için Epstein dosyalarına mı ihtiyacımız vardı?
Haçlı Seferleri'nde yapılanlar, miladi 1500'lerden itibaren Kuzey Amerika, Güney Amerika ve Avustralya yerlilerinin bütün kültürleriyle yeryüzünden tamamen silinmeleri, Avrupalılar'ın Kuzey Afrika'da, İngilizler'in Hindistan'da yaptıkları katliamlar, iki cihan harbinde öldürülen yüz milyon (!) insan, Japonya'ya atılan atom bombaları, Vietnam Savaşı, Rusların Türkistan, Kafkasya ve Afganistan'da, Amerika'nın Irak'ta, İsrail'in Gazze'de yaptıkları bizi ikna etmedi mi?
Her saat onlarca çocuğun kaçırıldığı veya öldürüldüğü, onlarca kadının tecavüze uğradığı, milyarlarca insanın temiz içme suyu bile bulamadığı, açlığın, yoksulluğun, hastalığın, hırsızlığın, zulüm ve savaşların baştan başa kuşattığı, ahlaksızlığın her türlüsünün yayılmaya çalışıldığı bu rezil dünyada yaşananlar, yeterli delil, kâfi karîne değil mi?
Artık konvansiyonel, sosyal veya sanal olsun, "medya" denen bu çöplükteki laf kalabalığına ve kuru gürültüye sırtımızı dönmenin zamanı geldi de geçiyor bile. Meselenin aslına, künhüne odaklanmak zorundayız. çünkü ancak bunu yaptığımızda, yaşananın hak ile batılın kavgası, iman ile küfrün mücadelesi olduğunu anlayabileceğiz.
Gerisi laf ü güzaftır.
"Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur. Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış, yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz."
Tarkosvky "Nostalghia" filmde bir meczubun uzun tiradına giriş olarak sunar bu cümleleri.