Ülkü üç çocuklu bir ailenin en büyük kızı. Hayatı boyunca sorumluluklarını bir kaplumbağa gibi kabuğunda taşımış, sahip olduğu her şeyi canını dişine takarak kazanmaya alışmış. Tanyel ise kendisine sunulan altın tepsilerden o kadar usanmış durumda ki şımarıkça her birini devirmeye ve pırlantaları bile beğenmemeye kendini şartlamış.
İki ortak noktaları var: bir, tiyatro; iki, birbirlerine duydukları koşulsuz ve korkunç nefret.
Aylardır sahnenin iki ucunda kaçamak ve tiksinti dolu bakışlar atmaya alışmış, aralarındaki mesafeyi itinayla korumakta kararlı bu ikili; aniden kendilerini meşhur bir Shakespeare oyununun iki âşığı olarak bulduklarında işler karışır.
https://t.co/2jBJPJMaFb
Kutay'ın kapladığı yatakta kendime minik bir köşe açıp, iki yandan ördüğüm balıksırtı saçlarımın ucuyla oynarken bir yandan temmuz sıcağında boğulmamaya çalışıyordum. Bir de her zamanki gibi Kutay'ın çıplak göğsünü izliyordum tabii ki. Karpuz şeklinde sürdüğüm ojelerimi süzerken odadaki perde azıcık rüzgârla uçuşuyordu.
Sağ tarafımda bir kıpırtı hissettiğimde kalbim de kıpırdamaya başladı ve yüzümü oraya çevirdim. Kutay'ın siyah gözleri yavaş yavaş tavanda gezinmeye başladı, kaşları hafifçe çatıldı. Heyecanla doğrulup yüzümü yüzünün hemen önüne soktum ve ona gülümsemeye başladım. "Selam."
Gözlerini kırpıştırıp aynı kafa karışıklığıyla bana bakmaya devam ettiğinde gülümsemem genişledi. Siyah saçları iyice dağılmış ve kirpilerden halliceye dönmüştü. Günler sonra onu canlı görmek içimi sakinleştirirken kalbim hızla atıyordu.
"Safir?" diye fısıldadı boğuk bir sesle. Bakışları yüzümü tarıyordu.
"Kutay."
"Rüya mı görüyorum?" deyip elini yüzüne götürdü ve hafifçe sıvazlayıp, odayı dolduran gün ışığından kaçmaya çalıştı.
Karpuzlu tırnağımı dudağıma yerleştirip gözlerimi iki kez kırptım. "Rüyanda beni mi görüyorsun yani?"
"Hıhı." dedi ama sesi ameliyattan çıkan narkozlu hastalar gibiydi. Gülmemek için yanağımın içini ısırdım.
"Nasıl görüyorsun?"
"Beraber uçuyoruz." diye mırıldandığında başı dönüyor gibi bir ifadesi vardı. İç geçirdim. "Biliyor musun, benimkilerde de hep uçuyoruz..."
Gözlerini birkaç kez kırpıştırıp yüzüme dikkat kesildi. "Nereye?"
"Çok yükseklere... Yani bayağı, bayağı yükseklere."
#54numaralıapartman
“Evlenmez misin benimle?”
Bir an inme inmiş gibi bakakalsam ve kalp atışlarımın gülle gibi göğsüme vurduğunu hissetsem de gözlerimi irileştirip cevapladım: “Hayır?”
Bu sefer üçü aynı anda bağırdı: “Ne?!”
“Ben evlenmeyi düşünmüyorum ki!”
“Tamam ben de düşünmüyorum ama formaliteden evet diyebilirsin!” Kocaman açtığı mavilerine karşı sol kaşımı kaldırdım.
“Ha sen benimle gönül eğlendiriyorsun yani?”
Gökdeniz başını ellerinin arasına alıp kanepenin başlığına sertçe vurdu. O sırada Ali eğlenen bir ifadeyle onun omzunu pat patladı. “Kadın milleti kardeşim, baş edemezsin...”
“Cidden ya!”
“Cidden mi?” diye sorup onun tepesine dikildim ve yanına oturup, ellerimi boynuna yerleştirdim. “Cidden mi dedin sen? Bir daha söylesene!”
Bana korkarak baktı. “Yok yani güzelliğinle baş edemediğim için öyle dedim.”
Ali kocaman bir kahkaha attığında ben de dayanamayıp güldüm ve omzunu sertçe ittim. “Siktir git ya!”
“Abi ben az önce reddedildim farkında mısınız?” diyerek Ali ve Sibel’e baktı Gökdeniz. “Reddedildim lan resmen!” Ardından sinirle bana döndü. “Sen siktir git asıl!”
“Ya ne evliliği? Ben daha büyüyüp ünlü olacağım!”
“Ünlü mü olacaksın?” diye sordu eğlenerek. Saçlarımı savurarak ona baktım. “Evet? Turne turne dünyayı gezeceğim bir kere!”
Siniri dağılırken gülmeye başladı ve beni kolunun altına alıp kendine çekti. “Nereye gideceksin?”
“Immm, bilmem.” Kafamı kolunun altından çıkarıp göz bebeklerimi yukarı kaldırdım. “En son sekiz yaşında düşünmüştüm bunları.”
“Bence sen bana turne ver,” dedi alayla. “Parası neyse veririm.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Asla olmaz, gideceğim ben!”
“Ben seni yollamam ki.” Gözlerimi kıstığımda omuz silkti. “Tamam ben de geliyorum o zaman.”
“Teşekkürler ama ben beni bağlayacak bir erkek istemem…”
Öyle mi, der gibi gözlerini kıstı. “Ben seni bir bağlarım görürsün o zaman.”
#yaşarkenölmekgerekir