İnsan hayatındaki her kayıp, her hayal kırıklığı, her başarısızlık aslında bir derstir. Mesele düşmek değildir,düştüğün yerden neyle kalktığındır. Çünkü yaşanan her deneyim, doğru okunursa insanı bir üst versiyonuna taşıyan psikolojik bir sermayeye dönüşür.
Ben şu söze inanırım.Asla yenilmem. Ya kazanırım ya öğrenirim.
Hayatın seni dibe çektiği her anda, oradan mutlaka bir inci, bir ders, bir farkındalık çıkarabilmelisin. Her gömüden altın çıkaracak kadar uyanık, her acıdan anlam devşirecek kadar bilge olmalısın.
Sınanmadığın günahın masumu değilsin.derler. İnsan ancak sınandığında karakterini, iradesini, sabrını ve gerçek değerini tanır. Bazen kendini bulunmaz Bursa kumaşı zannedersin,bazen de sandığından çok daha güçlü ya da çok daha eksik olduğunu fark edersin. İşte gerçek kazanç tam da bu farkındalıktır.
Çünkü yüzeyde kalanlar yalnızca dalgaları görür; derinlere inmeyi göze alanlar ise incileri bulur.
Yenilgiyle kazanılan içsel olgunluk, emek vermeden elde edilmiş sığ bir başarıdan çok daha değerlidir. Ruhunun en karanlık dehlizlerine inmeye cesaret edemeyen insan, hayatın en büyük hazinelerini de keşfedemez.
Unutma,hayatta önemli olan hiç batmamak değil, her batıştan daha bilge, daha güçlü ve daha değerli bir insan olarak çıkabilmektir. Çünkü gerçek başarı, yalnızca kazandıklarınla değil,kaybettiklerinden inşa ettiğin karakterle ölçülür.
Bir insanın kendisine yapacağı en büyük kötülük, kapasitesine denk olmayan insanlarla aynı masada, aynı çevrede ve aynı zihniyetin içinde yıllarını tüketmesidir.
Buradaki denklik; diploma, makam ya da gelir değildir. Gerçek denklik; zihinsel uyum, karakter, vicdan, ahlak ve birbirini geliştirebilme kapasitesidir.
Hayatım boyunca insanları açık mı kapalı mı, dövmeli mi dövmesiz mi, piercing’li mi, farklı giyiniyor mu diye yargılamadım. Çünkü görünüş, insanın özü değil; yalnızca hayatının belirli bir dönemindeki tercihidir.
Peki neden toplum, birkaç saniyelik bir görüntüyü ömür boyu sürecek bir karakter hükmüne dönüştürüyor?
Çünkü önyargı düşünmeyi değil, ezberleri sever. Anlamak emek ister, yargılamak ise yalnızca birkaç saniye.
Oysa insanı kıyafeti değil, zor zamanda gösterdiği duruş; görünüşü değil, başkalarına gösterdiği saygı tanımlar.
Toplumların gerçek ahlak seviyesi, birbirine benzeyen insanlara değil; kendisine benzemeyen insanlara gösterdiği adalet ve saygıyla ölçülür.
Kitabın kapağı dikkat çeker. Ama insanın değerini, daima sayfalarının içi belirler.
Senin olmadığın masalarda adını koruyacak insanlarla dost ol.
Ne kadar derin bir cümle,
Çünkü gerçek sevgi ve gerçek dostluk, yalnızca yanınızdayken değil.siz yokken de sizi savunabilmektir. Bazen sevgi, sizin haberiniz olmadan sırtınıza konulan bir eldir. Bazen arkanıza çekilen görünmez bir duvardır. Bazen de odada bulunmadığınız halde itibarınızı koruyan bir vicdandır.
Hayatta üç temel değere inanıyorum,
Özgürlük,Hiç kimse başka bir insanın hayatına, tercihlerine ve varoluş biçimine hükmetme hakkına sahip değildir.
Açık fikirlilik,İnsan, kendi doğrularına sıkıştığı ölçüde küçülür, farklı düşünceleri anlamaya çalıştığı ölçüde büyür.
Çalışkanlık,İnsan, dünden daha iyi bir versiyonu olmak için emek vermelidir.
Olgunlaştıkça şunu daha net görüyorum,
Birçok insan başarısız olduğu için değil, yanlış insanların arasında kaldığı için potansiyelini ortaya çıkaramıyor.
Yetenek,güven veren dostluklarda, destekleyen ailelerde, birbirinin önünü açan ekiplerde ve hata yapma hakkının olduğu ortamlarda gelişir. Sürekli küçümsenen, kıskanılan, yargılanan veya kontrol edilmeye çalışılan yerlerde ise en parlak ışıklar bile zamanla sönmeye başlar.
Hayatta bazen en büyük ihtiyaç para değildir.
Bazen bir fırsat da değildir.
Bazen insanın tek ihtiyacı, ona gerçekten inanan birkaç kişidir.
Çünkü özsaygısı yüksek insanlar nezaketi karakter olarak görür.
İçinde eksiklik taşıyanlar ise nezaketi zayıflık sanır.
Bu yüzden herkese aynı yakınlıkta olmak zorunda değilsiniz.
İyiliğinizi koruyun.
Ama sınırlarınızı da koruyun.
Kimin hayatınıza ne kadar yaklaşacağını bilmek, yetişkinliğin ve bilgeligin en önemli becerilerinden biridir.
Çünkü bazen huzur, doğru insanları seçmekten gelir.
Ve bazen en büyük güç, yanlış insanlara ulaşılmaz olabilmektir.
Mutlu insanlar güzel konuşur. Güçlü insanlar başkalarının başarısından rahatsız olmaz. Kendisiyle barışık insanlar ise başkalarının ışığını söndürmeye çalışmaz.
Bir insan sürekli heves kırıyor, küçümsüyor, değersizleştiriyor ve takdir etmekte zorlanıyorsa; bu çoğu zaman sizin değerinizi değil, onun iç dünyasını anlatır.
Çünkü insanın dışarıya sunduğu şey, içinde taşıdığının yansımasıdır. İçinde huzur olan huzur dağıtır. İçinde güven olan güven verir. İçinde kıtlık olan ise sürekli eksik arar.
Başkalarının başarısını alkışlayabilmek karakterdir. Takdir edebilmek özgüvendir. İlham verebilmek ise içsel zenginliğin göstergesidir.
Bu yüzden hevesinizi kırmaya çalışan her sesi gerçek sanmayın. Bazı yorumlar bilgi değildir; sadece yorum sahibinin kendi iç dünyasına ait birer kayıt dosyasıdır.
Parazitleri değil, vizyonunuzu dinleyin. Çünkü hayatınızı değiştirecek olan şey eleştirilerin gürültüsü değil, hedeflerinizin sesidir.
İnsanlar çoğu zaman sizin büyüyerek var olmanızı değil, küçülerek kabul görmenizi ister. Daha az konuşun, daha az görünür olun, daha az yer kaplayın, daha fazla özür diler gibi yaşayın, daha çekingen olun.
Çünkü kendine güvenen, sınır çizen ve kendi değerini bilen insan birçok kişiyi rahatsız eder.
Özgürlük, başkalarının sizin için çizdiği sınırları reddettiğiniz gün başlar.Ben senin iyiliğin için söylüyorum.Ben senin iyiliğini düşünüyorum.
Şunu yazma, bunu paylaşma, bunu söyleme.
Elbette samimi uyarılar vardır. Ancak insanların korkularını, konfor alanlarını ve beklentilerini sizin hayatınıza dayatması iyilik değildir,çoğu zaman kontrol etme arzusudur.
Kendi aklıyla düşünen, kendi kararlarını veren ve sonuçlarının sorumluluğunu alan insan özgüvenlidir. Çünkü özgüven; herkesi memnun etmeye çalışmak değil, gerektiğinde onay almadan da yoluna devam edebilmektir.
Başkalarının sizi küçültmesine izin vermeyin. Daha azına layık olduğunuzu ima eden her düşünceyi reddedin.
Çünkü insanın gerçek değeri, kendisine biçilen sınırlar kadar değil,o sınırları aşma cesareti kadar büyüktür.
Eskiden gücün,yüzleşmekte, had bildirmekte ve sert tepki vermekte olduğunu sanırdım. Zamanla anladım ki gerçek güç, her kavgaya girmemeyi bilmektir.
Biri saygısızlık mı yaptı? Bağlantıyı kes.
Biri hakkını mı ihlal etti? Hakkını prosedürle al.
Bir adım geri çekil,çünkü her savaşa katılmak zorunda değilsin.
Bugünün dünyasında öfkeyle verilen tepkiler çoğu zaman insanı yorar, kirletir ve gereksiz çatışmaların içine çeker. Asıl güç; dedikodudan, kaostan ve manipülasyondan etkilenmeden yoluna devam edebilmektir.
Ne kadar yalnız hissedersen hisset, işini dürüstçe ve vicdanla yapmaya devam et. Çünkü hayatın görünmeyen bir yasası vardır: Gerçek emek, er ya da geç kendi müttefiklerini bulur.
Manipüle edilemeyen insanın karizması bambaşkadır. Gerçeğin farkında olan, kendi değerini bilen, korkuyla yönlendirilemeyen, utançla yönetilemeyen insanın sessiz bir gücü vardır.
Bu güç kitaplarda yazmaz,ama sahibine en büyük iktidarı verir,Kendisi olabilme özgürlüğünü.
Özgüven,Herkes beni sevmeli demek değildir.
Özgüven,Kusurlarım, hatalarım ve eksiklerimle var olmaya hakkım var. Öğrenmeye, gelişmeye ve hayatın tadını çıkarmaya devam edeceğim” diyebilmektir.
Ne yazık ki toplum, sınır çizen insanı kibirli, fikrini açıkça söyleyen insanı ukala, onay aramayan insanı ise mesafeli olarak etiketlemeye meyillidir.
Oysa özgüven,kimseyi küçümsemeden kendini küçültmemektir. Herkesi memnun etmeye çalışmadan saygılı kalabilmektir. Sevilmek için kendinden vazgeçmemektir.
Gerçek özgüven, başkalarının seni nasıl gördüğünden çok, senin kendine nasıl davrandığınla ilgilidir. Ve bu, kibir değil; içsel özgürlüktür.
Günaydın, mutlu cumalar.
Bugün küçük bir not bırakmak isterim.
Ne kadar az korkar, ne kadar az kendinizi açıklama ihtiyacı hisseder ve ne kadar kısa konuşursanız, çoğu zaman o kadar fazla saygı görürsünüz. Çünkü insanlar çoğu zaman sözlerinizi değil, o sözlerin arkasındaki onay arayışını dinler.
Oysa her uzun cümle ilgi çekme çabası değildir; bazen yıllarca duyulmamış bir kalbin anlaşılma umududur.
Ne yazık ki çağımız. derinliği değil gürültüyü, karakteri değil gösterişi ödüllendiriyor. En çok ahlâktan söz edenlerin bazen kendi vicdanlarını aklamaya çalışması da bundan.
Unutulmamalıdır ki hakikat, en yüksek sesle konuşanlarda değil.kendini sürekli ispat etme ihtiyacı duymayanlarda saklıdır.
Hayatta emin olduğum üç gerçek var.
Birincisi; gerçek özgüven sahibi insanlar, kimseyi küçümseme ve aşağılama ihtiyacı duymazlar.
İkincisi.gerçek zenginler, servetlerini sergileyerek değer kazanmaya çalışmazlar.
Üçüncüsü; gerçekten mutlu ilişkiler yaşayanlar, mutluluklarını sürekli kanıtlama çabasına girmezler.
Çünkü aşırı gösteriş, çoğu zaman sahip olunanın değil, eksikliği hissedilenin dışa vurumudur.
Bugün uzun uzun düşündüğüm bir konu var: Haset taşımayan, zihinden bir anlığına geçen küçücük bir kibir kırıntısı bile insanın kaderine etki eder mi?
Bazen hayatın hassas terazisi öyle ince tartıyor ki, insan korkuyla karışık bir hayranlık hissediyor. Sanki ilahi düzen, kibrin zerresine bile razı olmuyor. Ve insan en ağır derslerini, kendini en güçlü sandığı yerde alıyor.
Çünkü gerçek değerler sessizdir.
Bilgelik bağırmaz.
Erdem kendini pazarlamaz.
Merhamet alkış beklemez.
Mütevazılık ise sahip olduklarını değil, insanlığını gösterir.
İçindeki boşluğu gösterişle kapatmaya çalışan insan, aslında dünyaya ne kadar sahip olduğunu değil.nelerin hasretiyle yanıp tutuştuğunu anlatır.
Bu yüzden gürültülü her sunum, çoğu zaman derin bir mahrumiyetin sessiz çığlığıdır.
Toplumda sıkça gözlemlediğim bir durum var: Özellikle dürüst, fedakâr, vicdanlı ve mütevazı ailelerde yetişen bazı çocuklar, ilerleyen yaşlarda kendi haklarını korumakta zorlanabiliyorlar. Çünkü çocukluk döneminde “iyi olmak”, “sessiz olmak”, “fedakârlık yapmak”, “kimseyi kırmamak” ve “hep anlayış göstermek” gibi değerler çoğu zaman tek yönlü öğretiliyor. Bunun sonucunda çocuk, kendi sınırlarını korumayı, gerektiğinde “hayır” demeyi ve kendi hakkını savunmayı bencillik olarak algılamaya başlıyor.
Oysa hayat sadece iyi niyetli insanlardan oluşmuyor. Dış dünyada çıkarcılık, manipülasyon, fırsatçılık ve güç mücadeleleri de var. Çocuk, bu gerçeklerle hiç karşılaşmadan büyüdüğünde ahlaki olarak iyi bir insan olabilir; ancak sosyal olarak savunmasız kalabilir. Çünkü zihinsel dayanıklılık yalnızca sevgiyle değil, aynı zamanda mücadele etmeyi öğrenmekle gelişir.
Bugün birçok ebeveyn çocuklarını korumak adına onların önündeki tüm engelleri kaldırmaya çalışıyor. Fakat hayatın her pürüzünü temizlemek, çocuğu güçlü yapmıyor; aksine gerçek dünyanın zorluklarına karşı hazırlıksız bırakabiliyor. Sürekli korunarak büyüyen çocuklar, başarısızlıkla, eleştiriyle, sorumlulukla ve hayal kırıklığıyla karşılaştıklarında ciddi uyum sorunları yaşayabiliyorlar.
Günümüzde özellikle genç kuşaklarda gözlemlenen bazı davranışların temelinde de bu yaklaşımın etkileri görülebiliyor. Sorumluluk almaktan kaçınma, emek vermeden sonuca ulaşma isteği, her şeyi hak olarak görme eğilimi ve eleştiriye karşı düşük tolerans gibi durumlar yalnızca bireysel değil, aynı zamanda aile ve toplum yapısıyla da ilişkilidir. Elbette bu durum bütün gençleri kapsamaz; ancak önemli bir kısmında gözlemlenen ortak bir eğilimdir.
İyi bir aile olmak; çocuğu her şeyden korumak değil, onu hayatın gerçeklerine hazırlamaktır. İyi bir insan yetiştirmek; sadece vicdanlı, merhametli ve dürüst bireyler yetiştirmek değil, aynı zamanda gerektiğinde hakkını arayan, sınır koyabilen, “hayır” diyebilen, sorumluluk alabilen ve güçlü durabilen bireyler yetiştirmektir.
Çünkü iyilik güçsüzlük değildir. Merhamet teslimiyet değildir. Fedakârlık ise kişinin kendini yok sayması anlamına gelmez. Sağlıklı bir toplum, hem vicdan sahibi hem de gerektiğinde kendini savunabilen bireylerin yetişmesiyle mümkündür.
Hayatın içinde gözlemlediğim bir gerçek var: İnsanlar çoğu zaman kendinden emin duran, korkularıyla hareket etmeyen ve kendini sürekli açıklama ihtiyacı duymayan kişilere daha fazla saygı duyuyor. Çünkü uzun uzun yapılan açıklamalar bazen bilgi vermekten çok, karşı tarafın onayını alma çabası olarak algılanabiliyor. Oysa insan kendi değerinden emin olduğunda, her davranışını savunma veya herkesi ikna etme ihtiyacı hissetmez. Toplumda saygı gören insanların ortak özelliklerinden biri de budur; ne söyleyeceklerini bilirler, gerektiği kadar konuşurlar ve kendi duruşlarını başkalarının onayına göre şekillendirmezler.
Evlilik öncesi sekse zina diyerek sınır koyduğunda, o sınırın arkasındaki şey senin için gizemli ve korkutucuydu. Evlenip o sınırı geçince ve seksteki o muazzam bağlılığı keşfedince, geriye dönüp eski yasak günlerini meşrulaştırmaya çalışmışsın.
O hissettiğin derin bağlılık, evliliğin büyüsü değil; insan canlısının cinselliğe verdiği kaçınılmaz biyopsikolojik tepkidir. Sen sadece bu gerçeği kabullenmek için bir nikâh memuruna ihtiyaç duymuşsun, hepsi bu.
Ayrıca evlilik sekse anlam katmaz; seks, evliliğin o sıkıcı monotonluğuna katlanabilmemiz için bize bahşedilmiş küçük bir rüşvettir.
Günaydın Twitter ailesi, günaydın X kullananlar. Güne bu sözlerle başlamak istiyorum. Hepinize iyi mesailer, iyi çalışmalar diliyorum.☕️🕺
Doğdukları yeri dönüştürebilecek güçte olanlar şimdi ne yapıyorlar? Türkiye'de doğup büyüyen, iyi eğitim almış, mevcut sistemden en çok faydalananlar bile parasını yurt dışına çıkarıyor. Bunu yalnızca güvensizlikle açıklamak yetmiyor. Altında aidiyet yokluğu da var.
Hakim sistem, çıkmayı başarı, kalmayı ise geri kalmışlık olarak kodladı. Kimlik artık coğrafyadan değil, tüketimden devşiriliyor. hangi semtte yaşıyorsun, hangi markayı giyiyorsun, hangi şehirde tatil yapıyorsun.Bu kimlik küresel sisteme entegre oluyor ama yerel hiçbir şeyle gerçek bağ kurmuyor. Yüzeysel aidiyet, bir şey talep edildiğinde hemen kopuyor. Makris'in aidiyeti ise soyut değildi. Bir his değil, bir eylemdi; fabrika, değirmen, taş ocağı. Erdek'ten çıktı, dünyayı dolaştı, döndü ve somut bir şey bıraktı.Pompalanan sistem bunu söylemiyor,Tüketmek için kazan, çünkü buna layıksın.Bireyselleş, çık. Sistemin hem hizmetçisi hem müşterisi ol. Üret ve inşa et demiyor,çünkü kalıcı üretim, köklü olmayı gerektiriyor. Kapitalizm ise doğal olarak kökleri değil, hareketliliği ödüllendiriyor.Bir de etki alanı meselesi var. Bugünün insanı tarihte hiç olmadığı kadar geniş bir ağa sahip. Fakat o ağı ekranda kuruyor. Sosyal medyada görünür olmak, bir mahallede köklü bir ihtiyacı karşılamak gibi toprakla, insanla, zamanla hesaplaşmayı gerektirmiyor. Günümüzde insanların etki alanı genişledi ama derinliğini yitirdi. Anlam kaymasının nedenlerinden biri de bu.Makris'in yaptığı bana ideolojik gelmedi. Görünüş itibarıyla sağ; köküne bağlı, yerinde kalan, inşa eden. Özü itibarıyla radikal; sınıf, din, milliyet tanımıyor. Hakim sistem bu ikisini yan yana getiremiyor, çünkü ikisi birden ona uymuyor.
Bu topraklarda her dönem iç düşmanlar ve dış düşmanlar üretildi. Her nesilde bir kesim sisteme küstürüldü, dışlandı, harcandı. Her seferinde muazzam bir potansiyel kaybettik. Ve kaybetmeye devam ediyoruz.
İradenin İnşa Ettiği Hayatlar)
Tarihe iz bırakmış, insanlığa yön vermiş ve başarılarıyla nesillere ilham olmuş insanlara dikkatlice baktığımda ortak bazı özellikler görüyorum. Bu insanların çoğu, hayatlarının belirli dönemlerinde hayal ettikleri kimlikten oldukça uzak yaşamış, imkânsızlıklarla mücadele etmiş, yalnız kalmış, hatta kimi zaman kendi içlerinde büyük savaşlar vermişlerdir. Bugün güçlü, başarılı ve örnek olarak gördüğümüz birçok insan,bir zamanlar korkularıyla, yetersizlik hissiyle, maddi zorluklarla ve toplumun önyargılarıyla mücadele eden sıradan insanlardı. Onları farklı kılan şey, düştüklerinde vazgeçmemeleri ve kendi potansiyellerine olan inançlarını https://t.co/TVdio2Tg6oşarıya ulaşan insanların en dikkat çekici özelliklerinden biri de, motivasyonlarının olmadığı günlerde bile disiplinle yollarına devam etmeleridir. Çünkü gerçek başarı yalnızca istek duyulan anlarda çalışmakla değil, insanın içinden hiçbir şey yapmak gelmediği zamanlarda bile sabırla emek vermesiyle ortaya çıkar. Yorulduklarında dinlenmişlerdir ama hedeflerinden kopmamışlardır. Zor zamanları bir bahane değil, karakterlerini güçlendiren bir süreç olarak görmüşlerdir. Çünkü bilirler ki büyük başarılar; anlık heveslerle değil, uzun süreli kararlılık, irade ve sabırla inşa edilir.Aynı zamanda bu insanlar değişime açık olmuş, yenilikten korkmamış ve kendilerini geliştirme cesaretini göstermişlerdir. Başarabileceklerine dair taşıdıkları inanç, yalnızca kişisel bir özgüven değil; aynı zamanda hayata karşı duydukları derin bir umut ve mücadele ruhudur. İnsan, kendisine inanmayı bıraktığı an kaybetmeye başlar. Fakat kendi içindeki gücü keşfeden biri için imkânsız görünen yollar bile zamanla aşılabilir hale gelir. Çünkü değişim, önce insanın zihninde başlar; ardından hayatına, çevresine ve geleceğine yansır.Toplumların gelişimini sağlayan insanlar da tam olarak bu anlayışa sahip bireylerdir. Kendilerini geliştiren, üretmekten vazgeçmeyen, pes etmeyen ve çevresine umut veren insanlar yalnızca kendi hayatlarını değil, dokundukları insanların hayatlarını da değiştirirler. Bir insanın azmi, başka bir insanın cesareti olabilir. Bir insanın mücadelesi, başka bir insanın yeniden ayağa kalkmasına vesile olabilir. Bu yüzden başarı yalnızca bireysel bir kazanım değil; aynı zamanda topluma bırakılan güçlü bir mirastır.Hayat bazen insanı yorar, kırar, geciktirir ve sınar. Fakat önemli olan ne kadar zorlandığımız değil, o zorlukların içinde karakterimizi nasıl koruduğumuzdur. Çünkü insanı gerçekten değerli yapan şey; makamı, parası ya da sahip oldukları değil, düştüğü yerden yeniden kalkabilme iradesidir. Sabırla çalışan, kendine inanan ve değişimden korkmayan insanlar er ya da geç kendi yollarını açmayı başarırlar. Ve çoğu zaman tarihe geçen insanlar, tam da vazgeçmek üzereyken bir adım daha atan insanlar olmuştur.
Arkadaşlar, küçük bir hayat tavsiyesi.
Güç, makam, para ya da şartlar Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir. Devran çok hızlı döner.
Bugün sessiz, yoksul, kırılgan ya da güçsüz gördüğünüz bir insan. yarın hayatınızın en önemli noktasında karşınıza çıkabilir, hatta kaderinizi belirleyebilir.
Bu yüzden karakter sahibi insanlar gücünü kibirden değil, ahlaktan alır. Kimsenin hakkını yemez, kimseyi küçümsemez, kimseye bilerek zarar vermez.
Çünkü hayat tek perdelik kısa bir an değil,uzun soluklu bir yolculuktur. Ve insan, en çok vicdanıyla sınanır.
Günaydın Twitter kullanıcıları, günaydın X platformunun güzel insanları☕️
Herkese huzurlu, enerjik ve umut dolu bir cuma sabahı diliyorum. Haftanın son gününe girerken, moralimizin yüksek, zihnimizin berrak, kalbimizin ise pozitiflikle dolu olduğu bir gün olsun.
Biraz da kendimize dönelim,
Başkalarının ne yaptığıyla değil, insanların aslında neler yapabilecekleriyle ilgilenelim. Hayatı sadece eleştiren değil, düşünen, üreten, geliştiren insanlar olalım. Fikirlerimizi korkmadan, çekinmeden ve özgürce ifade edebildiğimiz, kaygının değil umudun, baskının değil anlayışın hâkim olduğu günlere yürüyelim.
Peki gerçekten özgüvenli insanlar nasıl anlaşılır?
• Düşüncelerini rahatça ifade ederler.
• Şeffaftırlar, saklanmazlar.
• Görünmekten ve tanınmaktan korkmazlar.
• Kendilerini sürekli açıklama ihtiyacı duymazlar.
• Sorunların çözümünü doğru zamana ve doğru zemine bırakmayı bilirler.
Çünkü gerçek özgüven; bağırmakta değil, kendinden emin bir duruş sergileyebilmektedir.
Ve bunlardan biri bile eksikse, özgüven çoğu zaman sadece iyi sergilenen bir performansa dönüşür.
Günaydın X kullanıcıları, günaydın X ailesi.
Ankara’nın karlı sabahından herkese sıcacık selamlar! ❄️
Mutlu sabahlar, iyi mesailer,Enerjimiz yüksek, kalbimiz geniş olsun.
Bugün haftanın son günü.tüm yorgunluğu geride bırakıp enerjimizi toplayalım.
Hafta sonuna daha mutlu, daha huzurlu ve daha enerjik bir ruh haliyle geçiş yapalım.
Gönlümüzdeki huzur hiç eksilmesin, yüzümüzdeki tebessüm daim olsun.
Herkese güzel bir gün diliyorum! 🌟