Son 3 haftadır garip bir şey oluyor. Salı sanıyorum, Perşembe çıkıyor. “Yoğunluktandır” dedim ama aynı şeyi birkaç kişiden daha duydum. Zaman hızlanmış gibi değil; günlerin sınırları silinmiş gibi.
Merak ediyorum: Şu an, telefona bakmadan, bugün günlerden ne?
Bence burada asıl kırılan şey tez değil, “emeğin uzunluğu = bilginin değeri” fikri. AI bir problemi haftalar yerine saatlerde çözebiliyorsa doktora anlamsızlaşmaz; doktora başka bir şeye dönüşür: doğru problemi seçmek, çözümü doğrulamak, neden önemli olduğunu görmek ve yeni soruyu sormak.
Çünkü çözüm ucuzladığında kıymetlenen şey cevap değil, muhakemedir. Akademinin krizi de tam burada başlayacak.
İnsanlık tarihinin çözülememiş matematik problemlerinde birkaç günde sonuç alma noktasına gelen Yapay Zeka agentlarının, master/doktora öğrencilerinin uğraştığı problemlerle neler yapabileceğini düşünün...
Yapay Zekanın artık Milenyum problemleri dahil insanlık tarihinin en zor ve çözülememiş problemleriyle uğraşıp çözecek noktaya geldiğinin artık apaçık bir gerçek olması aslında akademi açısından bazı ciddi soruları sorduğu kadar bazı sorunların da çözümünü sağlıyor.
Öncelikle bu tarz problemler dünyanın en yetenekli insanları için bile kariyer intiharı olarak etiketlenmiş durumda... Akademide genç ve yetenekli insanların çoğu bu problemlerle uğraşmayı tamamen insani ve haklı kaygılarla denemiyor bile. Kişilerin kendi hayat kalitelerini haklı olarak öne koyması, gayet haklı bir yaklaşım. Kimse kendini bir belirsizliğin içine bırakıp on yıllarca bir problem üzerinde çalışıp, sonuç alamayıp kariyerlerlerini yakmak istemiyor. İstisnalardan biri olan ve Fermat teoremini ispatlayan Andrew Wiles bile kariyerinin başlarındayken tüm mentorlarının bu problemden uzak durmasını öğütlediğini anlatıyor...Ancak özünde bilimsel ilerlemeyi de askıda bırakan sebeplerin başında geliyor.
Yapay Zeka agent'larındaki ilerlemeler, bu konuyu kökten çözmüş durumda gibi. Binlerce agent, sınırsız token ve bize açık olmayan modellerle çığır açan sonuçlar alıyorlar.
Bu kendi başına bilimsel ilerlemede insanın yerini sorgulatacak bir noktaya geldiğimizi gösteriyor.
Gelelim daha pratik sorulara:
Şu an temel bilimler ve hatta sosyal bilimlerde kısmen AI yardımı olan veya tamamen AI'ın yazdığı yüksek lisans ve doktora tezlerinin giderek fazlalaştığına emin olabiliriz. Artık ne yüksek lisans ne de doktora tezlerinin eski anlamı kalmadığı açık... İnsanlık tarihinin çözülememiş matematik problemlerinde birkaç günde sonuç alan Yapay Zeka agentları, master/doktora öğrencilerinin uğraştığı problemleri muhtemelen çerez olarak görüyordur...
Üniversite sisteminin, akademik kariyer aşamalarının en baştan sorgulanması ve tasarlaması noktasına geldiğimizi düşünüyorum.
@gezenhikayeci Korkuyu fazla suçluyoruz bence. Bazen korkmak, hâlâ tehlikeyi görebildiğimiz anlamına gelir. Asıl mesele korkmamız değil; korktuğumuzda aklımızı kime teslim ettiğimiz. Çünkü tarih, korkanların değil, korkusuna bir cellat seçtirilenlerin mezarlığıdır.
Karakoç’un hüznü, kaybetmenin değil; kutsal bildiği şeylerin başkalarının dilinde küçüldüğünü göre göre yaşamanın hüznü. Bazı yaralar insana açılmaz, insanın anlamına açılır. Ve insan, kendisine vurulan darbeyi unutur da dünyayı anlamlı kılan şeye vurulanı ömrü boyunca içinde taşır.
Sezai Karakoç'un Hatırlar'ından;
"Disiplin, düzen aşığıydım. Din, başkalarının öyle görmesine karşın, bende peşin hüküm gibi değil, varlığın temel kaynağı, varoluş sebebi, dünya görüşü ve metafizik bir sistemdi. Tarihimiz de onun dışavurumuydu bende...
Kanadı kırık kuş gökyüzüne bakar ama uçamaz; ruhu kırık insan da hayata öyle bakar bazen. Dünya bütün kapılarıyla önündedir, fakat içinden hiçbirine çıkacak yol bulamaz. Bazı kırıklar kemiğe değil, insanın yarına uzanan tarafına denk gelir.
Depresyondan bahsedilirken“ruhsal kırgınlık”tabiri kullanılır ve içimde hep bir şefkat uyandırır bu tabir. Üzüntülü anlarda sanki kolum kanadım kırılmış gibiyim dememiz belki bundandır. Ruhumuz kırgınken hayata tutunamamak;kanadı kırık bir kuşun uçamamasından hiç de farklı değil.
@mkemalsayar Kaçtığımız savaşlar kapanmış dosyalar değil, içimizde açık bırakılmış sekmelerdir. Yaşamadığımız ihtimaller arkada çalışmaya devam eder; bazen insanı yaptıkları değil, bir türlü kapatamadığı “ya yapsaydım”lar tüketir.
Burada ince bir kaçış var: “Din epistemik mesele değildir” dediğiniz anda dini eleştiriden bağışık kılıyorsunuz. Oysa “Tanrı vardır”, “vahiy gerçekleşmiştir”, “ölümden sonra yaşam vardır” gibi önermeler gerçeklik hakkında iddialardır. Varoluşsal anlamları olabilir ama bu, doğruluk sorusunu ortadan kaldırmaz. İnanç bir yaşama biçimi olabilir; fakat gerçeklik hakkında konuşmaya başladığı anda epistemolojinin kapısını çalmıştır.
Dayanışmayı överken kadınların başına yine “güçlü, mütevazı, hafif yürekli” diye bir makbul kadınlık tacı takmayalım. Kadınlar kıskanabilir, rekabet edebilir, öfkelenebilir; yine de birbirine omuz verebilir. Dayanışma kusursuz insanların değil, kusurlarına rağmen birbirini ezmemeyi seçenlerin işidir.
Belki de görüntünün en sarsıcı tarafı “Tanrı’nın evini nehir aldı” cümlesi.
Çünkü nehir, oranın Tanrı’nın evi olduğunu bilmiyordu.
Kutsallık insana ait bir anlamdır; suya değil. Biz taşa mabet, toprağa vatan, binaya hatıra deriz. Doğa ise bunların hiçbirini ayrıcalıklı saymaz.
Belki insanın en eski yanılgısı da bu: Evrene verdiğimiz anlamların, evren için de geçerli olduğunu sanmak.
Meursault’yu anlamak kolay, sevmek zor.
Çünkü toplum yalnızca ne yaptığımızı yargılamıyor; ne zaman üzülmemiz, ne kadar ağlamamız, hatta nasıl yas tutmamız gerektiğine de karar veriyor.
Meursault’nun asıl suçu belki de cinayetten önce başladı: İnsanların duymak istediği yalanları söylemedi.
Tutunamayanlar’ın acı tarafı şu: İnsan bazen topluma uyamadığı için değil, kendi içindeki seslerle aynı evde yaşayamadığı için tutunamaz.
Turgut, Selim’i ararken bir ölünün izini sürmüyor sadece; kendi hayatında yıllardır susturduğu adamla karşılaşıyor.
Belki de bazı insanlar kaybolmaz. Biz onları kaybedince kendimizi bulmaya başlarız.
Zamanın asıl kudreti her şeyi yok etmesi değil, her şeyin ne kadar geçici olduğunu açığa çıkarmasıdır.
İnsan “eser bıraktım” der, zaman hangisinin eser olduğuna karar verir. İktidarlar, servetler, şöhretler enkaza dönüşürken bazen küçücük bir fikir yüzyılları aşar.
Belki de ölümsüzlük, zamana direnmek değil; zamanın elemelerinden sağ çıkacak bir şey bırakabilmektir.
Zamanı temsil eden Kronos, elini yıkıntılara doğru uzatmış. Bir zamanlar insanın gururla sergilediği ne varsa ayaklarının altında; devrilmiş sütunlar, kırılmış heykeller ve yıkılmış şehirler... Sanki “Sonsuza dek sürecek sandıklarınızdan geriye bunları bıraktım,” diyor.
Jean-Baptiste Mauzaisse, “Zaman, Yol Açtığı Yıkıntıları ve Ardından Keşfedilmeye Bıraktığı Başyapıtları Gösteriyor”, 1822.
Bence burada çok temel bir hata yapılıyor: Kuantum fiziğine, kuantum fiziğinin söylemediği şeyler söyletiliyor.
Kuantum vakumu “hiçlik” değil. Zaten fiziksel alanların ve yasaların bulunduğu bir durum. Dolayısıyla “vakum boş değilmiş, demek ki yoktan yaratılış çöktü” diyemeyiz. Asıl soru hâlâ orada: Peki o alanlar, yasalar ve o imkân nereden geliyor?
Çift yarık deneyi de insan bilincinin maddeyi yarattığını göstermiyor. Fizikte “gözlemci” denince mutlaka bilinçli bir insan anlaşılmıyor. Bir dedektörle gerçekleşen fiziksel etkileşim de ölçüm. Dedektörün bilinci olmadığına göre buradan “insan neye odaklanırsa onu var eder” sonucuna nasıl geçiyoruz?
Dolanıklık da iki parçacığın gizlice haberleştiğini, evrenin tek bir bilinç olduğunu ya da ortak bir “işletim sistemi” bulunduğunu kanıtlamıyor.
Sartre’ın “varoluş özden önce gelir” sözü zaten elektronlarla ilgili değil. Heidegger’in dünyası da kuantum ölçüm teorisi değil. Molla Sadra’nın cevherî hareketiyle modern fiziğin bazı tasvirleri arasında benzerlik bulabilirsiniz; ama benzerlik başka şey, “laboratuvarda kanıtlandı” demek bambaşka şey.
Bence bütün mesele şu ayrımları birbirine karıştırmamak:
Fizikteki gözlemci = bilinç değil.
Kuantum olasılığı = insan iradesi değil.
Kuantum vakumu = metafizik hiçlik değil.
Dolanıklık = kozmik bilinç değil.
Enerji-madde dönüşümü = maddenin gerçek olmadığı anlamına gelmiyor.
Kindi, Farabi, İbn Arabî, Molla Sadra, Sartre, Heidegger, Matrix ve Avatar arasında çok güzel çağrışımlar kurulabilir. Ama çağrışım kanıt değildir.
Bilimden hareketle metafizik tartışmakta hiçbir sorun yok. Benim itirazım, önce metafizik sonucu seçip sonra fiziğin kavramlarını o sonucun delili gibi kullanmaya.
Çünkü o noktadan sonra yaptığımız şey fizik olmuyor. Fiziğin kelimeleriyle kendi dünya görüşümüzü anlatmış oluyoruz.
Kurumsal dindarlığın gettosundaki inançlılar, kuantum evrene ilişkin deney ve gözlemlerin ateistlerin canını sıkacak yönde ilerlediğiyle avunuyor. Hiç öyle değil. Hatta aksine, ortaya çıkan bilgiler, ellerindeki dini tamamen iptal edecek. Tanrı, yaratılış, takdir, irade, akla gelebilecek bütün kavramların terminolojisini lağvedecek bilgilere vakıf oluyor bilim.
Hiçliğin olmadığı, stabil halde frekansların belli dinamikler ve etkenlerle maddeleşmek üzere öylece beklediğine ilişkin gözlem 'yoktan varolma'ya inanan dini inancı kökünden söktü. Gördüğümüz şeyin ontolojik hakikat olmadığı gerçeği de öyle.
Biraz fizik, astronomi okuyan gençler kurumsal dindarlığın dışına atıyor kendini. İçeride kalanlar sadece kaskatı cahiller.
Simülasyon evren iddiasını ilk Matrix filmi görselleştirdi. Serinin ilk filmini 1999'da İstanbul Park Orman'da açık hava sinemasında izlemiştim. Şok olmuştum. Filmlerin jeneriklerini izlemeyi severim. Matrix'in jeneriğini izlerken filmi aklımdan geçirmiştim, düşündüm, sahneleri canlandırdım gözümde...
Mırıldandığım cümle şuydu: "Ne bu şimdi?"
Filmin CD'sini aldım, defalarca izledim. Şu anda hala izlerim. Devam filmlerini de.
CERN deneyinde enerjiyi maddeye dönüştürme tecrübesi ve sabit madde olmadığı gerçeği, sıralı benzer çalışmalarla birlikte ateizmin ve teizmin ortak paydası maddeciliğin üstüne toprak atmayı sürdürüyor.
Kindi ve Farabi’nin yüzyıllar önce "İlk Sebep" (Zorunlu Varlık) üzerinden temellendirmeye çalıştığı, maddenin kendi başına var olamayacağı tezi, bugün laboratuvarda kanıtlanıyor.
Modern fizik, evrenin bomboş bir yokluk değil; her an her şeyin doğabileceği, sonsuz potansiyele sahip bir "kuantum vakum alanı", yani bir tür "enerji çorbası" olduğunu söylüyor. Üstelik bu çorba, biz ona bakmadığımız sürece sadece bir olasılık dalgasından ibaret.
Çift Yarık Deneyi'nin gösterdiği gibi, gözlemci kafasını çevirip baktığında enerji katılaşıyor, çöküyor ve "madde" dediğimiz şeye dönüşüyor. Matrix’in o ünlü repliği "Aslında kaşık yok" cümlesinin laboratuvarda kanıtlanmış hali. Sadece bilincin kodları algılama biçimi var.
Sartre’ın "Varoluş özden önce gelir" derken kastettiği şey tam olarak buydu: Ortada önceden belirlenmiş sabit bir nesne veya insan özü yok. İnsan kendi bakışıyla, kendi eylemiyle dünyayı "oldurur" ve inşa eder.
Bu sistem, Kuantum Dolanıklığı ile daha da akılalmaz bir hal alıyor. Evrenin iki ucundaki iki parçacık, aralarında zaman ve mekân yokmuş gibi eşzamanlı olarak haberleşiyor. Demek ki bu devasa enerji çorbası, yerel olmayan tek bir "işletim sistemiyle" çalışıyor. Her şey birbiriyle bağlantılı. Muhteşem Avatar filminde izlediğimiz doğadaki süper iletişim, evrenin mahiyeti demek ki.
İşte bu bağ tam olarak Molla Sadra’nın "Hareket-i Cevheriyye" (Cevheri Hareket) teorisidir. Sadra’ya göre varlık durağan değil, her an kesintisiz bir akış ve dönüşüm içinde. İbn Arabi'nin "Teceddüd-i Emsal" (Her an yeniden yaratılış) dediği şey. Evren her an yok olur ve gözlemcinin bilinciyle yeniden, taptaze bi��imlenir.
Geleneksel dinlerin "kader" ya da "takdir" dediği şey, dışarıdan yazılmış bir senaryo olmaktan çıkıyor. Evrende baktığımız ve odaklandığımız olasılığı biçimlendirip nesneleştiriyorsak, insan kendi olaylar zincirinin baş yaratıcısı demektir. Heidegger ne demişti: İnsan dünyaya fırlatılmıştır ama o dünyayı kendi algısıyla kurar.
Tanrı, olayları yukarıdan yöneten bir kukla ustası değil; sistemi kuran, işletim sistemini yazan ve yaratım potansiyelini gözlemciye, yani insana devreden mutlak zeka.
Takdir etmiyor, vermiyor, rızıklandırmıyor (konuyla ilgili ayetlerin hepsini biliyorum, yanlış anlaşıldıklarını düşünüyorum); hepsinde insanın odaklanmasının tayin edici yeri ve rolü var.
İlahi irade yok öyleyse, belki meşiyyet olabilir. İrfan felsefesinde ikisi ayrı şey. Meşiyyet, ontolojik onay. İnsan odaklandığında ontolojik onay varsa "ol" (kün) harekete geçiyor ve biçimlenme gerçekleşiyor.
(Görsel: @kellyeld)
Belki de ustalık, giderek daha çok şey öğrenmek değil; öğrendiklerinin seni yönetmesine izin vermemektir.
Çocuk “yanlış yaparım” diye düşünmez, yapar. Yetişkin ise doğruyu o kadar iyi öğrenir ki sonunda özgün olanı yapamaz.
Picasso’nun dehası resim yapmayı öğrenmesi değil, öğrendiklerinden kurtulabilmesiydi.
“İlişkinin kazananı olmaz” doğru ama eksik. Bazen tartışmada kazanmaya çalıştığımız şey hakikat bile değildir; incinmiş egomuzun tazminatıdır. Karşımızdakini ikna etmeyiz, ona acımızı ödetiriz. Sonra da buna “kendimi ifade ettim” deriz.
bir tartışmanın ortasındayken ses tonumuz bizden önce konuşuyor. o kısacık "tamam, peki." aslında "şu an yaklaşma" diyor. bunu istediğimizden değil. canımız yandığı için.
sonra beden de aynı şeyi söylemeye başlıyor. kollar kavuşuyor, gözler başka yere bakıyor. az önce el ele oturan iki insan birbirine dokunmayı bırakıyor. çünkü sevdiğimiz birine bakarak ve dokunarak kırıcı bir şey söylemek gerçekten zor. beden bunu biliyor ve kendini geri çekiyor.
bir de zihin okuma var. "cevap vermiyorsun ama ne düşündüğünü biliyorum." karşımızdakinin aklındaki cümleleri onun yerine yazıyoruz, sonra o yazıya kırılıyoruz. oysa çoğu zaman o kafanın içinde bambaşka bir şey oluyor. belki de sadece korku.
ve bir yerden sonra tartışma bir güç savaşına dönüşüyor. haksız olduğumuzu içten içe fark etsek bile devam ediyoruz. yenilmemek için. hepimiz bunu yapıyoruz, bazen farkında bile olmadan. ama tam o anda ilişkiye zarar verdiğimizi bilmek belki bir dahaki sefere bir saniye durmamızı sağlıyor.
çünkü tartışmanın kazananı olmuyor. kazanan varsa kaybeden ilişki oluyor.
@Card_R_Sarah 2050’ye dair en büyük kehanet belki de Kilise’nin ne olacağı değil, insanın hâlâ neye inanacağıdır.
Çünkü modern insan Tanrı’yı hayatından çıkarırken inancı ortadan kaldırmadı; yalnızca nesnesini değiştirdi.
İnsan inanmaktan vazgeçmiyor. Sadece neye secde ettiğini unutuyor.
@cogsciadam Uzmanlığın en tehlikeli yan etkisi cehalet değil, kendi varsayımlarını veri sanmaktır.
Çoğu tartışmada insanlar bilgiyi değil, hangi bilginin “meşru” sayılacağına karar veren çerçeveyi savunur.
Bazen en zor dogma, dipnotlu olandır.
Çin mitolojisinde evren önce kaostu; Pangu çıkıp gökle yeri ayırdı. Ölünce nefesi rüzgâr, gözleri Güneş ve Ay, bedeni dağlar oldu. Bilimsel olarak yanlış tabii. Ama insanlığın “ölünce bari gayrimenkul bırak” baskısı sandığımızdan eskiymiş.
Schopenhauer’ın derdi akademinin yanılması değildi; hakikati ararken kimden maaş aldığını unutmamasıydı.
Çünkü düşüncenin en tehlikeli sansürü yasaklanmak değildir.
İnsan, hangi hakikatlerin kariyerine mal olacağını öğrendiğinde sansür artık dışarıdan gelmez.
Schopenhauer, İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya’nın ikinci baskısına yazdığı önsözde, her ne kadar hedefinde Hegel, Fichte ve Schelling gibi sofistlikle suçladığı filozoflar olsa da, onlar üzerinden aslında akademiyi topa tutar. Üniversite felsefesinin hakikat arayışından ziyade geçim kaygıları, kurumsal beklentiler ve türlü çıkarlarla kuşatıldığını ileri sürer. Aradan geçen yaklaşık iki yüzyıla rağmen, bu eleştirilerin bugün hala rahatsız edici ölçüde tanıdık gelmesi dikkat çekicidir:
“(…) geçim derdi gibi bir kaygıdan arınmış, kutup yıldızı olarak kendisine sadece çıplak, ödülsüz, dostsuz, sıklıkla da zulmedilmiş hakikati (…) seçmiş felsefemin bütün bu alma mater ile, yani cici ve tatminkar üniversite felsefesi ile ne alakası var? Kaldı ki bu üniversite felsefesinin de yüklendiği yüzlerce farklı niyeti, göz önünde tuttuğu binlerce mevzusu (…), hesap etmesi gereken korkuları var: Tanrı, hükümet, resmi kilise, yayıncının talepleri, öğrencilerin pohpohlaması, iş arkadaşlarının düşünceleri, gündelik politikanın gidişatı, halkın o sıralar sahip olduğu eğilimler ve Allah bilir daha neler neler… Benim sükunet dolu ve ciddi hakikat arayışımın, esas derdi kişisel çıkarlar olan okul kürsülerinin ve sıralarının gürültülü münakaşaları ile ne alakası var?
Dolayısıyla, hakikat arayışı içerisinde olanlar haricinde hiç kimse benim felsefemle ne uyum ne de ortaklık kurabilir ya da felsefemden herhangi bir çıkar elde edebilir; (…) Ben sadece sezgi ve anlayış sunuyorum fakat bu üniversite felsefecilerinin amaçlarına uymuyor.”
Frankfurt am Main, Şubat 1844
İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya,
Doğu-Batı Yay. , çev. A.O. Aktaş