Tam da bu sebeple, dinen yaşadığım kriz ve geçiş döneminde ve sonrasında dahi, hayatımda tek bir satır din felsefesi okumadım.
Günün sonunda, "Atina'nın Kudüs'te ne işi var?".
Tanrı’nın varlığına/var olmadığına dair argümanların inançlarımızı değiştirmede hiçbir işe yaramadığını önce Alvin Plantinga söylemiş, Graham Oppy’de bütün bu argümanları “çöpe atmamız” gerektiğini ifade etmişti. Günümüzün somut örneği olmuş bu geçiş.
Funny thing is, the modern computers have emerged by the inspiration from human mind but then, not so surprisingly, the direction of inspiration and metaphor has changed and they became the source of inspiration for conceptualizing mind and brain. Maybe we should just give a concrete answer to the question of "what are are we trying to explain with what" and stick to it.
“Because we do not understand the brain very well we are constantly tempted to use the latest technology as a model for trying to understand it. I am told that some of the ancient Greeks thought the brain functions like a catapult.”
- John Searle
As I've been saying for years, as long as the computer architecture rests on the distinction between hardware and software, AI cannot become "genuinely" adaptive in the sense living systems are. They can simulate it very well tho. Because living systems do what they do in virtue of their hardware but computers do what they do irrespective of their hardware. AI is still just a sophisticated software in this sense.
Human intelligence is, without question, the same as living intelligence. Artificial intelligence lacks the full features of living intelligence. This is despite deep learning having the characteristics of being "grown" rather than being programmed. Agentic systems, through their harnesses, are only partially grown. They still lack the robustness and adaptability of organic systems.
Bu konuda yazdığım yüksek lisans tezini hala okumamış olan bilişsel bilim ve felsefe meraklıları varsa, baya bir şey kaçırdıklarını hatırlatayım kendilerine:
https://t.co/lh0mVqyVYZ
Bilişsel bilimde ad hoc açıklamaların önüne geçmek ve teorik ilerleme sağlayabilmek için non-mentalistic bir meta-teori kurmak şart dediğimde, "ya ama çok zor bir proje" diyenlere yanıtım...
Bilim ve felsefe maalesef sıkıcı ve zor şeyler.
Felsefede ve bilimde, oldukça ikna edici ve makul sonuçları/iddiaları spesifik birtakım ideolojik varsayımlarla temellendirmeye ve argümente etmeye çalıştığınızda, o ideolojik varsayımları paylaşmayan kişiler, başka türlü savunulsa sizle hemfikir olacakken varsayımları kabul etmedikleri için sonucu da reddederler.
Bu çok da doğal.
Bir görüşe zarar vermenin en iyi yolu onu kötü şekilde savunmaktır, demişler...
genetic nerds are genuinely the most insufferable people like no idgaf about your 0.02 gedmatch distance to some bronze age goat herder and your 40 screenshots of colored dots
Entelektüel sığlıktan önceki kısımlardaki ithamlar, aslında bence de "kötü" şeyler değiller bu arada. Felsefe sıkıcı, zor ve "teknik" bir şeydir. Her an tetikte, meticulous ve elimizden geldiğince precise olmalıyız. Fakat bu "derinleşmenin" önünde kategorik bir engel değil. Çoğu analitik filozof, maalesef bu teknikalitede kaybolma kolaycılığına ve tembelliğine düşüyor. Yoksa "teknik" olarak da derinleşebiliriz. Örnekleri var.
Lily Hu'nun "Analitik Felsefenin Sosyal Tarihi" kitabı için yazdığı incelemeden bir kesit, bir analitikçi olarak katılmamak elde değil:
"Açık konuşmak gerekirse, analitik filozof bazen çekilmez bir göt olabiliyor. Aklınıza gelebilecek herhangi bir konu üzerine yapılan her sohbete, talihsiz muhatabının en ufak bir ifade kusuruna ya da hatasının üstüne atılmaya hazır, kendinden emin bir edayla girer. En küçük bir anlam kayması ya da muğlaklık karşısında, bezgin bir şaşkınlık ifadesiyle "açıklama" talep etmeye daima hazırdır. Her öneriye karşı bir karşı-öneri geliştirme dürtüsü taşır. Bir analitik filozofla konuşurken insan, belirgin biçimde gözetim altında tutulduğu hissine kapılır. Her kelime potansiyel bir mayın, her fikir, içerimleri ve tutarsızlıkları bakımından didik didik incelenen bir nesnedir. Ve bütün bunlar yeterince kötü değilmiş gibi, kimileri o kendinden memnun, ukala tavrın altından aslında hiçbir şey çıkmayabilir! Analitik filozof entelektüel bakımdan sığdır ve kendi dar uzmanlık alanının ötesindeki herhangi bir şeye karşı meraksızdır. Dolayısıyla düşüncesinin ürünleri de yavan ve tatsızdır; felsefenin bir zamanlar olduğu şeyin utanç verici bir gölgesinden ibarettir. Daha da kötüsü, bunların hiçbiri onu zerre kadar rahatsız etmez. Tam tersine analitik filozof, kendi cehaletiyle, basit fikirliliğiyle, düpedüz hafifliği ve önemsizliğiyle adeta sapkınca gurur duyar."
Yorumlar:
"Bununla beraber Türkler de, önlerine konulan balık temiz saydıkları türlerden olduğu müddetçe balığı küçümsemezler. Fakat temiz kabul etmedikleri türlerden yemektense öldürücü bir zehri içmeyi tercih ederler. Yeri gelmişken şunu da belirteyim: Bir Türk, temiz saymadığı bir yiyeceğin tadına bakmaktansa dilinin kesilmesine veya dişlerinin çekilmesine razı olur."
(Ogier Ghiselin de Busbecq, The Turkish Letters of Ogier Ghiselin de Busbecq: Imperial Ambassador at Constantinople, 1554–1562, çev. Edward Seymour Forster, Oxford: Clarendon Press, 1968, s. 35-36.)
Yeni metnim. Peter Wolfendale’ın sanat felsefesi hakkında yazdığım yazı dizisinin ikinci ve son metni. Bu sefer The Revenge of Reason’daki “The Artist’s Brain at Work” adlı metni temel alıp Wolfendale’ın çift modelli bir pratik olarak sanatı nasıl kavramsallaştırdığını tartıştım.
@geceleriesen "y'know" gibi bir şey olsa gerek... Oradaki "hani" aslında "ikimizin de bildiği" gibi bir anlam/işlev taşıyor gibi geliyor bana hep... Ama y'know'dan daha edebi ve 'duygusal'... Melankolik ve nostaljik tınıları var vs...