تركيا تُحدث زلزالا سياسيا في البحر المتوسط...
-اليونان تستنفر حلفاءها وتهدد...والاتحاد الأوروبي يتدخل بأعلى مستوياته...ومصر تجري اتصالا هاما باليونان وتحدد عقد قمّة طارئة مصرية يونانية قبرصية! لكن المفاجأة الأكبر كشفتها صحيفة لوموند الفرنسية عن الترتيبات التي سبقت انتصار أردوغان في بنغازي!
****
في مقال سابق امس تحدثنا عن مصادقة البرلمان الليبي في بنغازي على الاتفاق البحري مع تركيا...لكن ما حدث بعد القرار يكشف حجم الضربة السياسية التي تلقتها اليونان...والقلق الأوروبي من اتساع النفوذ التركي في المتوسط!
أولا...وزارة الخارجية اليونانية تخرج ببيان شديد اللهجة...تعلن فيه رفض الاتفاق...وتقول إن المصادقة الليبية لا تمنحه أي شرعية قانونية...وتؤكد أنها أبلغت حلفاءها وشركاءها وستتخذ الإجراءات المناسبة لحماية مصالحها!
وبعد ذلك...رئيس المجلس الأوروبي ورئيسة المفوضية الأوروبية يصدران بيانا مشتركا...يعلنان فيه رفضهما للاتفاق التركي الليبي...ويؤكدان تضامنهما الكامل مع اليونان وقبرص!
أي أن المسألة وصلت الى مستوى قيادة الاتحاد الأوروبي!
ثانيا...قبرص تتحرك هي الأخرى...وتصدر بيانا ترفض فيه الاتفاق...وتقول إنه يمس حقوق الدول الأخرى في الجرف القاري والمناطق الاقتصادية البحرية.
ثالثا...وزير الخارجية اليوناني يجري اتصالا بنظيره المصري بدر عبد العاطي...ويدور الحديث تحديدا حول الاتفاق التركي الليبي وتداعياته على أمن شرق المتوسط...مع استمرار التحضير لقمة طارئة تجمع مصر واليونان وقبرص!
وهنا السؤال...
لماذا كل هذه التحركات خلال ساعات قليلة؟!
لأن اليونان كانت مطمئنة لعدم موافقة برلمان حفتر على هذه الاتفاقية ... وما حدث جعلها تدخل في حالة هستيريا ...
لكن الاخطر من ذلك..صحيفة لوموند الفرنسية نشرت اليوم تقريرا مهما جدا للصحفي فريدريك بوبان...كشف تفاصيل لافتة عمّا سبق القرار الليبي....الصحيفة تقول إن رئيس البرلمان الليبي السابق عقيلة صالح...الذي كان معارضا للاتفاق البحري ومقربا من مصر...أُبعد عن رئاسة المجلس يوم السادس من أكتوبر!
ومن جاء بدلا منه؟! الصالحين عبد النبي...وهو شخصية سبق أن ترأست مجموعة الصداقة الليبية التركية داخل البرلمان! والأخطر من ذلك ما طرحته لوموند عن احتمال وجود تفاهمات سياسية أوسع...تتصل بمساعي ترامب لتوحيد ليبيا بالاتفاق مع تركيا...واضافت الصحيفة معلومة أخرى لافتة...مصدر في طرابلس تحدث عن وجود رئيس المخابرات التركية إبراهيم كالن هناك يوم التصويت نفسه!
وهذا يعني ان تركيا خاضت معركة سياسية قبل تحقيق هذا الانتصار .. وفي ذات الوقت ليبيا مقبلة على مرحلة مختلفة كـ دولة بحسب معطيات المشهد ...
***
- اذا كنت مهتم بالموقف المصري علّق بـ تم لاقدم قراءة مستقلة عن موقفهم اسبابه ونتائجه المحتملة .. شكرا ً .. عفوا ً 😁
Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi, 2019’da Türkiye ile imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı’nı onaylamasıyla İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun yayınladığı harita ilk firesini verdi.
ABD’nin Suriye ile Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın bir röportajda dediği gibi:
"57 peygamber bu coğrafyaya gönderildi. Karayipler'e değil, Güney Amerika'ya değil, Kuzey Amerika'ya değil, Avustralya'ya değil, Çin'e değil — bu çözülemez yere. Yani Tanrı çözemediyse, peygamberler çözemediyse; bizim bunu önümüzdeki bir buçuk yılda çözmemiz herhalde biraz zor."
📌There’s a ‘New Middle East’, but not the one Israel planned
Bir Orta Doğu haritası yalnızca sınırları göstermez. Bazen kimin merkezde olacağını, kimin dışarıda bırakılacağını ve bölgesel düzenin hangi güç ilişkileri üzerine kurulmasının istendiğini de anlatır. Netanyahu’nun dün açıkladığı güvenlik vizyonuyla birlikte gösterdiği harita, bu açıdan yalnızca bir güvenlik belgesi değil, İsrail’in bölgenin geleceğine nasıl baktığını anlamak için de önemli bir başlangıç noktası.
7 Ekim 2023 ve sonrasında yaşananlar, yalnızca İsrail ile Hamas arasındaki çatışmayı değil, İsrail’in bölgesel normalleşme ve entegrasyon stratejisinin dayandığı siyasi varsayımları da sarstı.
İsrail’in hedefi yalnızca askerî tehditleri bertaraf etmek değildi.
Aynı zamanda kendisini bölgesel güvenlik düzeninin vazgeçilmez aktörü ve yeni ekonomik bağlantıların merkezlerinden biri olarak konumlandırmak istiyordu.
Hindistan’ı Orta Doğu üzerinden Avrupa’ya bağlamayı amaçlayan IMEC gibi projeler de bu çerçevede önem kazanıyordu. Böyle bir düzende İsrail, Körfez ülkeleriyle normalleşmesini ekonomik ve stratejik merkeziliğe dönüştürebilirdi.
Fakat burada kritik bir ayrım var: Bir ülkenin askerî bakımdan üstün olması, bölgesel düzenin ekonomik ve diplomatik merkezinde bulunmasını kendiliğinden sağlamaz. Askerî güç tehditleri sınırlayabilir; ancak diğer devletlerin güvenini, siyasi meşruiyeti veya uzun vadeli iş birliği isteğini tek başına üretemez.
İsrail’in Gazze’deki savaşı, Batı Şeria’daki politikaları ve Lübnan ile Suriye’deki askerî faaliyetleri bu nedenle yalnızca güvenlik sonuçları üzerinden değerlendirilemez. Bunlar aynı zamanda İsrail’in komşularıyla nasıl bir bölgesel düzen kurabileceğini de etkiliyor. İsrail kendisini daha güvenli kılmaya çalışırken çevresindeki ülkelerin tehdit algısını yükseltiyorsa, ortaya çıkan sonuç kendi merkeziliğini güçlendirmek yerine alternatif iş birliği arayışlarını hızlandırmak olabilir.
Mısır örneği bu açıdan önemli. Gazze’deki gelişmeler ve Filistinlilerin Sina’ya zorla yerleştirilmesi ihtimali, Kahire açısından yalnızca insani bir mesele değil, doğrudan ulusal güvenlik ve egemenlik meselesi. İsrail’in güvenlik anlayışıyla komşularının güvenlik anlayışı arasındaki bu farklılık, bölgesel normalleşmenin neden yalnızca ekonomik teşviklerle ilerleyemeyeceğini gösteriyor.
Benzer biçimde, İsrail’in Katar’a yönelik saldırısı gibi gelişmeler de Körfez ülkelerinin güvenlik hesaplarını etkiliyor. Bir ülke, kendisini ortaklarının güvenliğine katkıda bulunan bir aktör olarak mı görüyor, yoksa bölgesel krizleri kendi askerî hedefleri doğrultusunda derinleştirebilen bir güç olarak mı? Bu algı, gelecekte kurulacak iş birliklerinin niteliğini belirleyebilir.
İran savaşı ve Hürmüz Boğazı çevresinde ortaya çıkan riskler de bölgesel düzenin yalnızca askerî üstünlükle açıklanamayacağını gösteriyor. Deniz yolları, enerji akışları, limanlar ve ticaret koridorları birbirine bağlı. Bir çatışma bu ağların işleyişini bozduğunda, sonuçları çatışmanın taraflarıyla sınırlı kalmıyor; Körfez ekonomilerinden küresel enerji piyasalarına kadar uzanıyor.
Bu nedenle Orta Doğu’nun geleceği, yalnızca hangi ülkenin daha güçlü bir orduya sahip olduğu sorusuyla belirlenmeyecek. Hangi devletlerin ticaret yollarını sürdürebildiği, enerji akışlarını güvence altına alabildiği, kriz zamanlarında alternatif bağlantılar geliştirebildiği ve komşularıyla iş birliği kurabildiği de belirleyici olacak.
Tam bu noktada, İsrail’in merkezinde bulunduğu ekonomik düzenin alternatifi meselesi ortaya çıkıyor. Körfez’i Avrupa’ya bağlayan bağlantılar, Irak’ın Kalkınma Yolu projesi, Türkiye üzerinden uzanan ticaret ve enerji güzergâhları, Suriye ve Ürdün’ün gelecekteki rolü ve Mısır’la geliştirilebilecek enerji iş birlikleri birbirinden bağımsız başlıklar değil.
There’s a ‘New Middle East’, but not the one Israel planned | Pinch Point https://t.co/VVmWPYjM62 @YouTube
🇺🇸The US security role in the Middle East is “not a commitment to open seas and open trade at any cost,” @USAMBTurkiye told the #Doha Security Forum today.
Asked whether the oil-for-security bargain had ended, Barrack said: “It hasn’t ended. It’s transitioning.”
“We’re not leaving,” he added, but regional countries can no longer rely on Washington to solve all their security problems.
Mekke anlaşması 3 dilde imzalanmış ve her metin eşit derecede geçerliymiş. Ancak metinler arasında yorum farklılığı olması durumunda İngilizce metin esas alınacakmış Bu nedenle İngilizce ve Türkçe nüshaları birlikte okumakta büyük yarar var.
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in açıklaması dikkat çekici. AB, Libya'ya dış müdahaleye karşı olduğunu Libya'nın geleceğinin Libyalılar tarafından belirlenmesi gerektiğini vurgularken Libya Parlamentosunun onayladığı Türkiye-Libya mutabakatını da “yok hükmünde” ilan ediyor.
Elbette parlamentonun onayı, anlaşmanın uluslararası hukuka uygunluğunu tek başına belirlemez. Ancak AB'nin Libya'nın egemenliğine yaptığı vurguyla bu konudaki tutumu arasındaki gerilim de göz ardı edilemez.
Atina'nın şimdi konuyu AB kurumları nezdinde daha ileri taşımaya çalışması beklenebilir.
We deeply regret the ratification today by the Libyan Parliament of the so-called Libyan-Türkiye Memorandum of Understanding on the delimitation of maritime jurisdictions in the Mediterranean Sea.
We recall that the EU’s position on this matter was clearly stated by the European Council in 2019 and remains unchanged.
This agreement infringes upon the sovereign rights of third states, it does not comply with the Law of the Sea, and is null and void.
We reaffirm our solidarity with Greece and Cyprus.
We reiterate the EU's well known position against any outside interference in Libya.
CICA Zirvesi'nin hemen ardından ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Semerkant'ta Orta Asya ülkeleriyle bir araya gelmesi dikkat çekici. Ancak Washington'ın bölgeye yönelik açılımı yalnızca diplomatik temaslardan ibaret değil; kritik mineraller, enerji, teknoloji ve ulaşım koridorları üzerinden uzun vadeli bir ortaklık kurmayı hedefliyor.
Çin'in bölgedeki altyapı yatırımları ve ekonomik ağırlığı, Rusya'nın ise tarihsel, güvenlik ve ekonomik bağları düşünüldüğünde ABD'nin önündeki temel mesele, bu iki aktörün yerini almak değil, Orta Asya devletlerinin dış politika ve ekonomik ortaklık seçeneklerini genişletmek.
C5+1 toplantısında Trans-Hazar ticaret güzergâhının geliştirilmesi ve kritik mineral tedarik zincirlerinin oluşturulması bu açıdan öne çıkıyor. Hazar üzerinden Avrupa'ya uzanan bağlantısallığın güçlendirilmesi, bölge ülkelerinin ticaret rotalarını çeşitlendirebilirken kritik mineraller alanındaki işbirliği de ABD'nin tedarik güvenliği hedeflerine hizmet ediyor.
Somut adımlar da var. Özbekistan, Rubio'nun ziyareti sırasında Artemis Anlaşmaları'nı imzalayarak uzay alanında ABD öncülüğündeki uluslararası çerçeveye katıldı. Taraflar kritik mineraller ve sivil nükleer teknoloji alanlarında işbirliğini geliştirmeyi de görüştü. Kazakistan'la ticaret, enerji ve teknoloji; Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan'la ise ikili ekonomik ilişkiler ve bölgesel işbirliği gündeme geldi.
Rubio'nun verdiği mesaj ise önemli: Washington, bölge ülkelerinden Çin ve Rusya'yla ilişkilerini kesmelerini istemiyor; ABD ile işbirliği için yeni alanlar açmayı hedefliyor.
FULL VISIT: Rubio Tours Uzbekistan's Eternal City With Four Central Asia... https://t.co/xy4eovBpBE @YouTube
So, today the U.K. announced it’s supporting the Saudis with jets;
France’s Macron is visiting Kuwait;
Qatar signed a defence deal with Türkiye, Pakistan, and Indonesia;
There are (dubious) rumours of Russia offering air support to Iran;
And of a third US aircraft carrier to arrive in the region next month;
And Libya and Türkiye agreed to split the eastern Mediterranean into new exclusive maritime zones that cut off Cyprus from the rest of the Sea and Israel from Greece;
AND the U.S. ambassador to Türkiye stated at the Doha Global Security Forum that the US no longer wants to own the “Grand Bargain” of oil in return for U.S. protection; that it’s no longer guarantor to the world as for the last 80 years; and this isn't "abandonment" but the U.S. now only wants to "tend" the region - a process similar to "raising teenagers.”
And it’s only Tuesday.
And I am probably missing something…
"Should Britain decide to take military action against the increasingly emboldened Houthis in Yemen once again threatening international trade, our Carrier Strike Group would most likely operate from the Joint Logistics Support Base at Duqm, on Oman’s southeastern coast. This custom-built, British facility provides replenishment, maintenance and repair for our naval forces and is designed to accommodate Britain’s Queen Elizabeth-class aircraft carriers, allowing us to maintain deployments east of Suez over extended periods rather than having to continually return to home ports"
https://t.co/OSezsVLiAG
📌Peki bundan sonra ne olabilir?
Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi, 2019’da Türkiye ile imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı’nı onayladı. İlk bakışta Libya iç siyasetiyle ilgili görünen bu karar, aslında Doğu Akdeniz’deki deniz stratejilerini, bölgesel ittifakları ve enerji jeopolitiğini doğrudan ilgilendiriyor.
🇹🇷 Türkiye ne kazandı?
Anlaşma zaten yürürlükteydi. Dolayısıyla yeni bir deniz alanı kazanılmasından ziyade, Türkiye açısından asıl kazanım anlaşmanın Libya’nın doğusunda da siyasi destek bulması. Bu durum Ankara’nın Libya’daki hareket alanını genişletebilir, deniz yetki alanlarına ilişkin pozisyonunu güçlendirebilir ve Türkiye’yi dışarıda bırakan bölgesel düzenlemelerin maliyetini artırabilir.
Diğer aktörler nasıl karşılık verebilir?
🇬🇷 Yunanistan: Atina’nın ilk refleksi diplomatik ve hukuki itirazlarını güçlendirmek, AB ve diğer ortakları nezdinde destek aramak olabilir. Ancak rekabetin somutlaşacağı alan, Girit’in güneyindeki enerji aramaları ve Türkiye’nin itiraz ettiği deniz bölgelerinde yürütülecek faaliyetler olacak. Deniz tabanı araştırmaları, ruhsatlandırma ve deniz kuvvetlerinin refakati gibi adımlar yeni gerilim noktaları yaratabilir.
🇪🇬 Mısır: Kahire açısından mesele yalnızca Türkiye ile yaşanan deniz sınırlandırması anlaşmazlığı değil; Doğu Akdeniz’deki enerji düzeni ve Libya üzerindeki nüfuz mücadelesi. Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la koordinasyonunu artırabilir. Öte yandan Türkiye ile son dönemde gelişen ilişkiler, Kahire’nin tamamen karşıt bir blok siyasetine yönelmesini zorunlu kılmıyor. Libya’nın doğusundaki aktörlerle ilişkileri de Mısır’ın hesaplarını karmaşıklaştırıyor.
🇨🇾 Güney Kıbrıs Rum Yönetimi: Deniz yetki alanları tartışması, enerji projeleri ve deniz altı bağlantıları üzerinden daha da somutlaşabilir. Yunanistan-Güney Kıbrıs elektrik bağlantısının İsrail’e uzatılması planı, bu açıdan önemli. Projenin ilerlemesi için gereken deniz tabanı araştırmaları, Türkiye’nin itirazlarıyla yeniden karşı karşıya gelebilir.
🇮🇱 İsrail: İsrail açısından enerji bağlantıları, deniz altı altyapısının güvenliği ve Yunanistan-Güney Kıbrıs’la stratejik iş birliği öne çıkıyor. Ancak İsrail’in bu rekabete doğrudan askerî bir karşılık vermesi kaçınılmaz değil. Daha yakın koordinasyon, diplomatik destek ve enerji altyapısının korunmasına yönelik iş birliği de seçenekler arasında.
Dolayısıyla Libya’daki onay, bu mücadelenin sonucunu belirlemiyor. Ancak Türkiye’nin deniz stratejisinin bölgesel siyasi zemini açısından yeni bir değişken yaratıyor. Bundan sonraki kritik gösterge, diğer aktörlerin açıklamalarından çok, hangi somut diplomatik, hukuki ve denizcilik adımlarını atacakları olacak.
Libya's parliament ratifies MoU signed in 2019 https://t.co/pHzxNnT4xC @YouTube
“Libya Temsilciler Meclisi, Akdeniz'de deniz yetki alanlarının belirlenmesi konusunda Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında imzalanan Mutabakat Muhtırasının kabulü için oybirliğiyle karar aldı.
Ayrıca, Temsilciler Meclisi, Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Türkiye Hükümeti arasında imzalanan iki Mutabakat Muhtırasının onaylanmasını reddeden 2020 yılındaki (1) sayılı kararını ve Türkiye Cumhuriyeti ile siyasi ilişkilerin kesilmesini öngören 2020 yılındaki (6) sayılı kararını oybirliğiyle iptal etti.”
📌14 Ekim 2026 tarihli Libya Observer haberinde, Ahmed Khalifa'nın Bingazi'deki güvenlik kaynaklarına dayandırdığı iddia şu: Türkiye, Saddam Haftar'dan yeni parlamento başkanının anlaşmayı onaylatmasını sağlamasını isterken İsrail'in de Saddam'ı anlaşmayı reddetmeye yönlendirdiği öne sürülüyor.
Aynı haberde BAE'nin bu karşıt tutumu desteklediği iddia ediliyor.
Haberdeki iddialar doğruysa İsrail'in karşı çıkışı, elbette sadece belirli bir boru hattını korumak ile ilgili değil. Bunun ötesinde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de İsrail’in rızası olmadan hareket edebilen, denizcilik ve enerji düzenini etkileyebilen bir aktör olarak güçlenmesini sınırlamak.
İsrail'in bu denklemdeki olası hesabı, Türkiye'nin Libya'daki askerî ve siyasi nüfuzunun Doğu Akdeniz'de daha geniş bir etkiye dönüşmesini önlemek olabilir. BAE'nin çıkarı ise Haftar ailesiyle kurduğu ilişkileri ve bölgesel nüfuzunu korumakla bağlantılı olabilir. Mısır da Libya'nın doğusundaki etkisini ve kendi denizcilik çıkarlarını gözetiyor.
Böylece Saddam Haftar, birbirinden farklı hedefleri olan aktörlerin baskısıyla karşılaşabilir.
Olur da Türkiye ağırlık kazanır ve anlaşma Libya'nın doğusundaki siyasi çevreler tarafından da desteklenirse bu üç sonuç doğurabilir:
Türkiye'nin Libya'daki siyasi dayanağını genişletir. Ankara'nın anlaşması yalnızca Trablus'taki yönetimle kurduğu ilişkinin ürünü olmaktan çıkarak daha geniş bir Libya siyasi mutabakatına dönüşebilir.
Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki pozisyonunu siyasi açıdan güçlendirebilir. Anlaşmanın Libya içinde daha geniş kabul görmesi, Türkiye'nin diplomatik argümanlarını destekler.
Rakip bölgesel aktörlerin hesaplarını etkileyebilir. Yunanistan, Mısır, Güney Kıbrıs ve İsrail'in farklı gerekçelerle itiraz ettiği deniz yetki alanları meselesi kuvvetle muhtemel yeniden hareketlenir.
تحصد تركيا اليوم أهم ثمرة في علاقتها بالمشير خليفة حفتر بإقرار البرلمان الليبي اتفاقية ترسيم الحدود البحرية بين تركيا وليبيا، وهي خطوة تُضفي الشرعية الليبية الكاملة على الاتفاقية التي أبرمتها أنقرة مع حكومة طرابلس قبل سنوات، ولم يُوافق عليها البرلمان الليبي حتى اليوم، وتُعزز موقف كل من تركيا وليبيا في معادلة شرق البحر المتوسط وفي المنافسة مع التحالف الإسرائيلي - اليوناني - القبرصي الجنوبي.
Mekke Anlaşması sonrası Türkiye kamuoyunda iki ana eğilim öne çıktı:
Türkiye’nin artık bölgesel gelişmelere daha fazla müdahil olması gerektiğini savunanlar ve Ortadoğu denklemine daha fazla dahil olmanın risklerine dikkat çekenler.
İlk yaklaşım Türkiye’nin bölgesel güç iddiasını ve tarihsel bağlarını, ikincisi ise yeni askerî ve siyasi yükümlülüklerin maliyetini öne çıkarıyor.
Bu iki yaklaşımın ötesinde, Türkiye’nin nasıl bir bölgesel düzen istediği ve bu düzende nasıl bir rol üstlenmek istediği sorusunun üstünde durmak önemli.
Yemen meselesi bu açıdan önemli bir örnek. Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkıda bulunmak, savunma sanayii iş birliğini geliştirmek ve Kızıldeniz-Babülmendep hattındaki deniz ticaretinin güvenliğini desteklemek Türkiye’ye önemli fırsatlar sunabilir.
Ancak bir müttefikin güvenlik ihtiyacını karşılamakla onun bölgesel stratejisinin bütün sonuçlarını üstlenmek aynı şey değil. Türkiye’nin Suudi Arabistan’la yakınlaşmasının hangi alanlarda karşılıklı kazanç ürettiği, hangi alanlarda ise Türkiye’yi Riyad’ın önceliklerine bağımlı kılabileceği ayrıca tartışılmalı.
Üstelik meselenin İsrail boyutu da var. Husilerin askerî kapasitesinin zayıflatılması, İsrail’e yönelik saldırıların ve Kızıldeniz’deki tehditlerin azalması anlamına gelebilir. Bu sonuç, Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu artırmasıyla aynı stratejik anlama gelmez. Türkiye, Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkı sunarken kendi nüfuzunu da artırabilir; ancak Yemen’deki çatışmanın askerî mantığına bütünüyle dahil olması, İsrail’le rekabet ettiği bölgesel alanlarda hangi sonuçları doğurur? Burada mesele, her gelişmeyi İsrail’in kazancı veya kaybı üzerinden okumak değil; Türkiye’nin atacağı adımların ortaya çıkaracağı güç dağılımını ve uzun vadeli sonuçlarını hesaba katmak.
Pakistan’la savunma ortaklığımızın geçmişi ve stratejik boyutu da önemli. Fakat Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın aynı anlaşma içinde bulunması, Yemen konusunda aynı tehdit algısına, aynı önceliklere veya aynı risk iştahına sahip oldukları anlamına gelmiyor. İttifakın sürdürülebilirliği, üyelerin birbirlerinin güvenlik kaygılarını anlaması kadar, farklı ulusal çıkarlarını da gözetebilmesine bağlı.
Peki Türkiye bu ikilemi nasıl aşabilir?
Bence burada dengeleyici bir bölgesel yaklaşım üzerinde düşünmek gerekiyor. Uluslararası ilişkiler literatüründeki soft balancing (yumuşak dengeleme), omni-enmeshment(rakip aktörleri ortak diplomatik ve kurumsal süreçlere dahil etme) ve çok taraflı güvenlik iş birliği gibi yaklaşımlar, Türkiye’nin seçeneklerini düşünmek için yararlı olabilir.
Amaç yeni bir askerî blok oluşturmak değil; tek bir ülkenin tehdit algısına bağlı kalmadan, farklı bölgesel aktörlerin çıkarlarını ortak bir zeminde buluşturabilmek.
Bu noktada Mısır’ın dahil edilmesi anlamlı bir seçenek olabilir. Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz, Mısır’ın da doğrudan stratejik çıkar alanında. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki güvenlik koordinasyonunun Mısır’ı da kapsayan daha geniş bir istişare mekanizmasıyla desteklenmesi, hem bölgesel sahiplenmeyi güçlendirebilir hem de güvenlik gündeminin tek bir başkentin önceliklerine indirgenmesini önleyebilir. Nitekim dört ülkenin dışişleri bakanları eylül ayında New York’ta bir araya gelerek bölgesel güvenlik, deniz ulaşımının serbestisi ve Yemen’de siyasi çözüm konusunda ortak açıklama yaptı. Bu, daha kapsayıcı bir diplomatik zeminin tamamen varsayımsal olmadığını gösteriyor.
Elbette Mısır’ı sürece dahil etmek tek başına bütün sorunları çözmez. Asıl mesele, ortaklığın savunma amaçlarının açıkça tanımlanması, askerî angajmanın sınırlarının belirlenmesi ve Yemen’de kalıcı bir siyasi çözümün güvenlik politikasının parçası hâline getirilmesi.
Sonuçta Türkiye’nin bölgesel etkinliğini artırması ile her bölgesel çatışmanın tarafı hâline gelmesi arasında önemli bir fark var.
What are the challenges facing the Mecca agreement? | Inside Story https://t.co/DIIVELlfNL @YouTube
🇷🇺🇮🇷Lavrov and Araghchi hold talks in Tehran
Russian Foreign Minister Sergey Lavrov arrived in Tehran on Monday and met with his Iranian counterpart, Abbas Araghchi, followed by talks between the two countries' diplomatic delegations.
According to Iran's Foreign Ministry, the visit is part of ongoing consultations between Moscow and Tehran, focusing on the implementation of bilateral agreements and key regional and international developments.
U.S. Ambassador to Turkey Tom Barrack:
"We've had 23 regime changes. None of them have worked.
Lessons learned. Does it make sense? No, it doesn't make sense.
Every time we change the person or the regime, it seems to have been a mistake."
US special envoy Tom Barrack says he does not know whether the Iran war was a mistake but acknowledges it has had “unintended consequences”.
He was speaking to Al Jazeera's diplomatic editor James Bays at the Qatar Global Security Forum being held here in Doha.
Barrack also said instability is spreading beyond the region.
US envoy Tom Barrack warns of 'unintended consequences' in Iran war https://t.co/VyieJqTEYm @YouTube
"Connectivity and prosperity feed off stability.” In the first policy address at the 7th Caspian Business Forum, @StateDept DAS Peter Andreoli said risk has kept transformative capital on the sidelines in the South Caucasus and Central Asia for too long.
Revisit the Forum highlights: https://t.co/DvPPY34N3g
Join us for a discussion on the naval war in the Baltic, 1914–1915, and the lessons it offers for understanding naval warfare today.
🗓️ 22 October | 🕔 17:00–20:00 | 📍Strand Campus & Online
🔗 Register here: https://t.co/WzYyICy6GG
📌Hürmüz’deki düğümü Çin mi çözer?
Bu soru sıklıkla soruluyor.
Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki açıklaması, sorunun yalnızca İran-ABD gerilimi üzerinden ele alınamayacağını gösteriyor. Pekin, Hürmüz’deki aksama ile Babülmendep ve Kızıldeniz’deki deniz güvenliği risklerini aynı çerçevede değerlendiriyor; bu gelişmelerin küresel enerji ve gıda güvenliği ile tedarik zincirleri üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor.
Böylece mesele, tek bir boğazın kontrolünden çok, birbirine bağlı deniz ulaştırma hatlarının güvenliğine dönüşüyor.
Çin’in bu denklemdeki konumu, İran’la ilişkileri kadar Körfez ülkeleriyle ekonomik bağlarından ve bölgesel aktörlerle kurabildiği diplomatik temaslardan kaynaklanıyor.
Nitekim Reuters’ın 17 Eylül tarihli haberine göre Pekin, Suudi Arabistan’ın talebi üzerine Tahran’dan Husiler üzerindeki nüfuzunu kullanmasını istedi. Amaç, çatışmanın Babülmendep çevresinde daha da yayılmasını ve Çin’in de bağımlı olduğu enerji ve ticaret hatlarının zarar görmesini önlemekti.
Daha da önemlisi, Reuters 28 Temmuz’da Çin’in kendi tankerlerinin güvenli geçişini sağlamak için Husilerle doğrudan görüştüğünü bildirdi. Dolayısıyla Pekin yalnızca Tahran üzerinden hareket etmiyor; gerektiğinde sahadaki aktörlerle doğrudan temas kuruyor.
Bu tablo, deniz jeopolitiğinde kritik geçitlerin neden stratejik kaldıraçlara dönüştüğünü de açıklıyor. Hürmüz ve Babülmendep üzerindeki baskı, bu geçitleri bütünüyle kontrol etmeyi gerektirmeden küresel ticarete ve enerji piyasalarına maliyet yükleyebiliyor.
İran ve Husiler bu asimetrik baskı kapasitesinden yararlanırken Çin, aynı kapasitenin kendi ekonomik çıkarlarını tehdit etmesini önlemeye çalışıyor.
Pekin’in ikilemi burada: İran’la stratejik ilişkilerini korumak, fakat bu ilişkilerin bağlantılı deniz yollarında yaratabileceği riskleri de sınırlamak.
Rusya’nın son diplomatik girişimleri de bu çerçevede anlam kazanıyor.
Lavrov, 18 Ekim’de Bahreyn’de Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleriyle yaptığı görüşmelerde Hürmüz ve Babülmendep’te seyrüsefer güvenliğini ve gemilerin uluslararası sulardan engelsiz geçişini gündeme getirdi. Moskova aynı zamanda Körfez güvenliğinin bölge ülkelerinin katılımıyla ele alınmasını savunuyor. İran’la ortaklığı, Körfez ülkeleriyle diplomatik kanalları ve Washington’la yürüttüğü ayrı müzakereler, Rusya’ya bu krizler arasında bağlantı kurabileceği bir hareket alanı sağlıyor.
Buradan ABD-Çin-Rusya arasında önceden tasarlanmış bir mutabakat bulunduğu sonucunu çıkarmak için henüz yeterli kanıt yok. Ancak üç gücün farklı nüfuz araçlarının aynı deniz güvenliği krizlerinde kesişmesi, daha geniş bir stratejik pazarlık ihtimalini gündeme getiriyor. Çin’in ekonomik ve diplomatik bağlantıları, Rusya’nın bölgesel ortaklıkları ve ABD’nin askerî kapasitesi birbirinden farklı; fakat bu farklılıklar, krizler arasında karşılıklı tavizlerin konuşulabileceği bir zemin de yaratabilir.
Belki de asıl soru, Hürmüz’deki düğümü kimin çözeceği değil; Hürmüz ve Babülmendep’te seyrüsefer özgürlüğünün yeniden sağlanmasının, daha geniş bir bölgesel uzlaşmanın ve büyük güçler arasındaki pazarlığın parçası hâline gelip gelmeyeceği.
Çin’in önemi, boğazı kontrol etmesinden değil, İran’dan Körfez ülkelerine ve Husilere uzanan diplomatik bağlantılarını aynı stratejik denklem içinde kullanabilme potansiyelinden kaynaklanıyor.
What role is China playing in the Iran war and how is it affected? | Ins... https://t.co/LZP3hNlNol @YouTube