Vize işleme tekeli VFS ve Türkiye ortağı Gateway’in faaliyetlerini ele aldığımız sansürlenen “Vize imparatorluğu” yazı dizisinin arşivlenmiş linklerini paylaştığım tweet’e de biraz önce mahkeme kararıyla erişim engellendi. Gerekçe aynı: “Milli güvenlik ve kamu düzeni”
Bu da mı gol değil!
Avrasya Tüneli.
Sadece 2025'te 2 milyar ₺ ödedik.
Araç geçiş garantisi tutmasına rağmen.
2025'te 26 milyon araç garantisi verildi. 27.5 milyon geçti. Fazlasıyla tuttu.
Ama sözleşmede geçiş ücreti dolar bazlı. Üstüne ABD enflasyonuna endeksli.
Formül: 4 dolar + KDV + ABD TÜFE. Gişede TL bazlı tahsil ediliyor. Aradaki farkı Hazine kapatıyor.
Amerika'da enflasyon artınca bizim Hazine'den çıkan para da artıyor.
Amerika'nın enflasyonunu Türk vatandaşı finanse ediyor.
Tünelin maliyeti 1.25 milyar dolar.
Şirket cebinden 285 milyon koydu. 960 milyon dolar dış kredi çekti.
O krediye de Hazine garanti verdi. Şirket batarsa krediyi de biz ödüyoruz.
Bugüne kadar ödenen garanti farkı: 800 milyon dolar.
16 yıl daha var. 2042'ye kadar şirketin kasasına girecek toplam para (gişe + garanti) tahminen 3.5 ila 4 milyar doları bulabilir.
1 tünel yapıp 3 tünel parası.
Hizmet yapılsın, yapılsın da artık devlet yapsın. Evdeki hesap çarşıya uymuyor.
Araç geçmeyince ödedik. Araç geçince de ödüyoruz.
Bu sözleşmede devletin para ödemediği bir senaryo var mı acaba.
Bir zamanlar yüzmenin yasak olduğu yeri maden dökü limanı için kazıyorlar. Güllük Körfezi, tabanda deniz ekosistemi içinde en önemli bitkilerden biri olan, organik madde üreten, suyun oksijenini arttıran deniz çayırları var. Lanet olsun. Yıkım iştahını daha da arttıracak.
Ordu’nun Perşembe Yaylaları’nda altın madeni için sondaj çalışmaları başlatıldı.
Valilik, yaylaya girişi yasakladı.
Mahkeme süreci devam eden ve Ordu idare mahkemesinin oluşturduğu bilim kurulunun 8 Mayısta yapacağı keşif beklenmeden çalışmalara başlandı.
Ordu’nun ve hatta Türkiye’nin en güzel yaylalarından olan Perşembe Yaylaları, maden şirketi tarafından işgal ediliyor.
Türkiye’nin ilk nükleer araştırma merkezinin bulunduğu askeri alan, bakanlık kararıyla yapılaşmaya açıldı.
Dere yatakları, 2,5 milyon m² yaşam alanı ve İstanbul’un son kalan doğal alanları…
Hepsi Kanal İstanbul uğruna betona ve ranta teslim ediliyor.
Teknoloji dünyasındaki bu son gelişme aslında çok bariz bir samimiyetsizliği gözler önüne seriyor. Sam Altman ve Dario Amodei gibi yapay zekanın başındaki isimlerin, daha bir yıl öncesine kadar "Yapay zeka beyaz yakalıların işlerini ellerinden alacak" diye felaket tellallığı yaparken bugün birdenbire çark edip "Ya aslında o kadar da iş gitmiyormuş, biz yanlış görmüşüz" demeye başlamaları biraz oturup düşünenlerin görebileceği bir manipülasyondu.
Mesele tamamen para ve zamanlama. Hem OpenAI hem de Anthropic bu yıl içinde halka arz edilmeye, yani borsaya açılmaya hazırlanıyor ve her ikisinin de hedefi 1 trilyon dolarlık devasa bir şirket değerlemesine ulaşmak. Erken aşamada risk sermayelerinden ve yatırım fonlarından milyarlarca dolar toplarken bu CEO’lar bilerek abartılı, adeta bilim kurgu filmlerinden fırlamış bir dil kullandılar. Çünkü özel yatırımcıya "Biz insanlığı baştan aşağı değiştirecek, tanrısal bir zeka üretiyoruz" diyerek korku ve heyecan pompalamak şirket değerini uçurmanın en kolay yoluydu.
Tabii bu manipülasyona dünden razı, devasa bir kitle de eşlik etti. Yapay zekayı iş süreçlerine entegre edip, onunla sistematik bir uzmanlık veya bilgi birikimi geliştirmek yerine, aracı ilk kez deneyen milyonlarca insan körü körüne bu felaket senaryolarına inandı. Teknolojiyi gerçekten anlamadan, sadece ilk deneyimlerindeki şaşkınlıkla sağda solda yorum yapmaya, panik yaymaya başladılar. Ortaya nitelikli bir analiz koymak yerine herkes kendi ilk şokunu paylaşınca, CEO'ların yaktığı bu yangına adeta körükle gidilmiş oldu ve panik dalgası büyüdü.
Fakat iş borsaya açılmaya ve hisseleri Wall Street’teki kurumsal yatırımcılara satmaya gelince işler değişti. Büyük fonlar ve borsa yatırımcıları belirsizlikten, kaostan ve sistemik risklerden nefret eder. Eğer siz ana ürününüzü "milyonlarca insanı işsiz bırakacak bir canavar" olarak pazarlamaya devam ederseniz, daha halka arz bile edilmeden hükümetlerin, regülatörlerin, sendikaların ve tekel karşıtı davaların hedefi haline gelirsiniz.
Bu yüzden CEO’lar, o 1 trilyon dolarlık değerlemeyi cebe koyabilmek için anlatıyı acilen sterilize etmek zorunda kaldılar. Birdenbire yapay zekayı bir "istihdam düşmanı" değil de, ofisteki verimliliği artıran zararsız ve faydalı bir iş ortağı gibi göstermeye başladılar.
İşin gelir matematiği kısmında da büyük bir kurnazlık var. Yatırımcıya "Biz var olan işçilerin yerine bu robotları koyacağız" derseniz, pazar payınız mevcut çalışan sayısı kadar sınırlı kalır.
Ama şimdi ne yapıyorlar? Jevons Paradoksu gibi ekonomik teorilerin arkasına sığınarak, "Yapay zeka süreçleri ucuzlatacağı için şirketlerin bu araçlara olan talebi katlanarak artacak" demeye getiriyorlar. Yani yatırımcıya ucu açık, sonsuz büyüyen bir pazar vadediyorlar.
İlk baştaki "kıyamet" senaryosu erken aşamada büyük fonlardan nakit kapmak için uydurulmuş bir pazarlama taktiğiydi; şimdiki "sevimli verimlilik asistanı" hikayesi ise borsada hisseleri en yüksek fiyattan halka kitleyip nakde dönmek için yürütülen bir halkla ilişkiler çalışması.
Sırf bu adamlar milyarlarca dolar kazanacak ve kendi yetkinliğini geliştirmeden panik yapan kitleler bunu konuşacak diye, geleceğe dair vizyonumuzu onların manipülatif açıklamalarına göre şekillendirmemek gerekiyor.
Sağlık Bakanlığı'nın en büyük gideri artık sağlık değil.
Müteahhit payı.
Ocak 2026, resmi veri:
Şehir hastanesi kira ve hizmet ödemesi: 22.2 milyar TL
Halk sağlığı harcaması: 18.4 milyar TL
Aile hekimliği: 11.2 milyar TL
Müteahhide ödenen para, halkın sağlığına ayrılan bütçeyi geçti. Bir ayda.
Sen tomografi için 4 ay sıra beklerken müteahhide sadece Ocak'ta saniyede 8 bin lira aktı.
2018'de yılda 3.4 milyar TL'ydi bu.
2025'te 111 milyar.
2026 bütçesi 136 milyar.
7 yılda 32 kat. Dolar bazlı sözleşme.
Devlet aynı hastaneyi kendi yapsa?
Bin yataklı Denizli Şehir Hastanesi, devletin kendi eliyle: 12 milyar TL.
18 şehir hastanesine bugüne kadar ödenen toplam kira bedeli: 199.5 milyar TL.
16 tane yapılırdı. Garanti ödemesiz. Kirasız.
Ama 7 firmaya 25 yıllık sözleşme imzalandı. Dolar bazlı. Şartları 'ticari sır' sayılıyor, Meclis denetimine bile açılmıyor.
Buna sağlık politikası denmez. Gelir transferi denir. Senden, onlara.
İzmir’de 2 sene önce yaşanan bu olayı hatırlıyorsunuz değil mi?
2 vatandaşımız, ihmaller zinciri sonucu hayatını kaybetmişti. Hem de aylar önce defalarca “Burada kaçak var, gelin düzeltin, insanlar çarpılıyor” denilmesine rağmen kimse ilgilenmemişti.
Olay sonrası belediye başkanı, gülümseyerek röportaj veriyordu.
O davada, istinaftan gelen kararla birlikte tutuklu sanık kalmadı.
Berlin'den Türkiye'ye geri döneli yaklaşık 5 ay oldu. O süreçte olanlar;
-Şirket kurdum.
-Şirketin websitesini açtığım ilk gün ikasın altyapısı 6 saat çöktü.
-Tirebolu'da(şirket konseptim Tirebolu'yu ve fındığı tanıtmak) Sekü'de cennetin içinde Alagöz Maden usulsüz sondaja başladı. Haftalarca dağa direnişe gittim.
-Akbelen'de kadınlar yerlerede sürüklendi.
-Yörük kızı Esra tutuklandı.
-Mutlak Butlan denen bir şey oldu.
-Y. Lisans yaptığım Bilgi Üniversite kapatıldı.
Abi siz nasıl yaşıyosunuz bu ülkede? Hepinizi yürekten tebrik ediyorum 😬🫂
Let me tell you how it happened. Nigeria’s ginger export hit zero from N26 billion within 3 years.
The official story blames fungal blight.
But here is what actually happened. When Nigerian farmers lost their indigenous seed supply, grant-aided interventions arrived with replacement seeds.
An associate professor at Lagos Business School flagged publicly that some of those interventions involved GMO organisms that weakened indigenous crops and compromised soil health.
That is not a conspiracy theory because it is a documented academic concern.
Now that Nigeria spoke got destroyed by the GMO seedlings….what is not the result?
Nigeria was forced to import ginger from China to fill domestic demand. Chinese ginger has none of the pungency, oleoresin content, or quality that made Nigerian ginger a global premium product. And the ginger now sitting in Nigerian markets tastes like wood because it essentially is wood.
The two indigenous varieties that built Nigeria’s global ginger reputation, the Tafin Giwa and Yatsun Biri, had decades of soil relationship and quality built into them.
Once the soil was degraded and those seed varieties were displaced, the product that returned was a pale imitation. Nigeria did not just lose a market. It lost a seed. And without a National Ginger Seed Bank, which nobody has built, it may never fully get it back.
Bütün gün çalışıp helal para kazandığında %20-30 gelir vergisi ödüyorsun, onu bunu tokatlayıp kara para kazandığında ise max %5 vergi ödüyorsun.
Parayı devlete borç verirsen hiç vergi ödemediğin gibi bir de yüksek faizle ihya oluyorsun.