YAŞAMIN YAPI TAŞI ENFORMASYONDUR (=YAŞAMBİLGİ)
Bilim tarihi yalnızca yeni keşiflerin değil, düşünme biçimlerinin de tarihidir. Yüzyıllar boyunca temel sorumuz “Her şey neden yapılmıştır?” oldu. Antikçağ filozofları suyu, havayı ve ateşi önerdi; modern bilim atomu keşfetti. Ardından atomun da daha küçük yapılardan oluştuğunu, bu yapıların ise kuantum düzeyinde ilişkiler ve olasılıklarla tanımlandığını gördük. Böylece dikkatimiz parçaların kendisinden, parçalar arasındaki ilişkilere ve onların taşıdığı enformasyona yönelmeye başladı. Temel tez şudur: Yaşamın ve fiziksel gerçekliğin açıklayıcı temeli atom değil, enformasyondur.
Bu dönüşüm tek bir bilim insanının değil, bir yüzyılı aşan ortak bir bilimsel yürüyüşün ürünüdür. Schrödinger yaşamın yalnızca kimyayla açıklanamayacağını sezdi. Shannon enformasyonun matematiğini kurdu. Wiener canlıları geri besleme sistemleri olarak tanımladı. Bateson, enformasyonu “bir fark yaratan fark” diye tarif ederek anlamın ilişkilerden doğduğunu gösterdi. Maturana ve Varela yaşamı kendi kendini üreten ilişkisel ağlar olarak açıkladı. Wheeler’ın “It from Bit” önermesi ise fiziksel gerçekliğin bile enformasyon temelinde yeniden düşünülmesini önerdi. Bugün Kauffman, Deacon, Walker ve Levin gibi araştırmacılar da yaşamı enformasyon işleyen dinamik sistemler olarak ele alıyor.
Bu bilimsel çizgi, enformasyonun yalnızca bir açıklama aracı değil, bizzat varlığın kurucu ilkesi olduğunu gösterir. Atom, bu perspektifte, enformasyonel örgütlenmenin yoğunlaşmış bir ifadesidir. Hücre, beyin, ekosistem ve toplum; ölçekleri farklı olsa da aynı ilkenin farklı gerçekleşimleridir. Yaşam, çevresiyle enformasyon alışverişi yapan, deneyimlerinden öğrenen, kendini yeniden düzenleyen ve geleceğini bu enformasyonla şekillendiren sistemlerde ortaya çıkar.
Bu nedenle 21. yüzyılın gerçek bilimsel kırılması açıktır: Evren, madde yığınlarının değil, enformasyonun kendini örgütleme biçimlerinin alanıdır. Bağlantısallık Bilimi’nin iddiası da tam olarak budur. Artık açıklamayı nesnelerde değil, ilişkilerde; varlığı maddede değil, enformasyonun süreklilik gösteren örgütlenmesinde arıyoruz. Bu bakış açısı kabul edildiği anda, yalnızca bilim değil, gerçeklik anlayışımızın kendisi kökten değişmiş olacaktır.
Po 20 latach małżeństwa muszę w końcu powiedzieć to głośno...
Z moją żoną nie łączy mnie już nic.
Poznaliśmy się na egzaminie na filozofię ponad 20 lat temu. Byliśmy młodzi i głupi, nie słuchając rozsądnych opinii szybko wzięliśmy ślub.
A potem życie zrobiło swoje i dziś żyjemy w dwóch różnych światach.
Ona: dzieci, szkoła, dydaktyka, nauka, góry, natura, koty, dramaty.
Ja: firmy, fundusze, inwestycje, biznes, miasto, beton, psy, komedie.
Ona: kreatywna, empatyczna, marzycielska.
Ja: analityczny, rzeczowy, osadzony w faktach.
Zero wspólnych pasji.
Zero wspólnych zainteresowań.
Nie śmieszą nas te same rolki na Instagramie.
Każdy terapeuta ze śniadaniowej telewizji wystawiłby naszemu małżeństwu akt zgonu. Znajomi pewnie się zastanawiają, kiedy ogłoszę rozwód.
No to ogłaszam...
Kocham tę kobietę bardziej niż 20 lat temu!
I kiedy wieczorem opowiada mi o rzeczach, które kompletnie mnie nie interesują, słucham jej z przyjemnością, której nie tłumaczy żaden poradnik.
Bo przez te 20 lat zrozumiałem coś, co przeczy wszystkiemu, co wciskają nam media.
Wspólne pasje to nie budulec związku. To dekoracja. Ludzie po latach idą różnymi drogami, w różnym tempie i to nie jest awaria. Tak wygląda życie.
Prawdziwy budulec jest inny. Chcesz dla drugiej osoby lepiej niż dla siebie. Jej potrzeby stawiasz nad swoje. Wolisz dawać, niż brać. Jeśli tego nie ma, nie uratują was nawet identyczne playlisty.
Więc jeśli twoja druga połówka to twoje przeciwieństwo, przestań to naprawiać. Może właśnie tam mieszka wasz sekret.
Nie musicie kochać tych samych rzeczy.
Wystarczą te same wartości, ten sam kierunek, szacunek do różnic i troska o drugą połowę większa niż o siebie.
I na koniec coś, co zrozumiałem dopiero niedawno...
Przez 20 lat moja żona każdego dnia miała powody, żeby wybrać inaczej. Innego człowieka, inne życie, inny świat; bliższy jej gór niż mojego betonu.
Mimo to każdego dnia wybierała to samo... mnie.
Miłość to nie jest coś, co się czuje. To coś, co się codziennie wybiera.
Od 21 lat jestem czyimś wyborem i jestem z tego naprawdę dumny...
नन्ही सी हंसी के बदले चाहे सारी दुनियां ले ले...
मॉल में बच्चे का पहला फिश स्पा, बेहद मजेदार! नन्ही मछलियां जैसे ही गुदगुदी करना शुरू करती हैं बच्चे की खिलखिलाती हंसी का ठिकाना नहीं रहता।
इस दिल जीत लेने वाली मुस्कुराहट को बार-बार देखने का मन होता है।
İyilik bir zevk meselesidir.
İyilik iyidir diye iyi olunamaz.
İyilikten zevk alıyorsanız iyilik yapabilirsiniz. Kötülükte böyledir…
“Vermemişse Mevla neylesin Mahmut”
Nefret eden kişi yıkıcılığın, saldırganlığın, şiddetin yanlış olduğunu bilmediğinden ya da barışçıl bir dünyada yaşayamayacağı, hasta ya da beceriksiz olduğu için değil,
zevk aldığı için nefret eder. Nefretle zevklenen insanlar hemen her zaman nefret edecek yeni bir nesne bulur.
Nefret, nefret edene keyif verir.
Yani mevzu eğitim, bilgi ya da beceriksizlikle ilgili değildir.
Hele hele cahillikle hiç ilgilisi yoktur. Sevememek başka, bilmemek başka bir şeydir. Neticede her insan kendi cahilliğinin cahilidir.
Hiçbir siyasi parti cehaletimizi tekeline alamaz. Cehaletimiz her siyasetçinin ortak malıdır.
Ancak zevk tamamen bizim malımızdır.
Kimsenin keyfine kimsenin diyecek bir lafı olamaz. Herkes kendi meşrebince ölür. Ancak, birlikte yaşayabilmek için keyfi nefrete dayananların yasalarla durdurulması gerekir.
Birbirimizi kınamak yerine birlikte yaşamaya gölge eden bütün ehli keyiflerin zevklerini sınırlamak, yasalara ve demokrasiye sahip çıkmak daha doğru bir yol olabilir.
******
*Cansel Poyraz Akyol soruyor; Agah Aydın ve Ezel Akay Başka Bir Söz’de yanıtlıyor..
Başka Bir Söz 27.05.2023
IHLAMUR ZAMANINDA SON KARAR ELBETTE LİMBİK SİSTEMİN
Hiçbir “doğru” insana sevdiğinden daha “güzel” değildir
İletişimde de şunu unutmamakta fayda var: ‘Hatırlanan sözler değil sözlerin taşıdığı duygulardır’.
Bu nedenle ne söylediğiniz değil nasıl söylediğiniz; kelimeler değil taşıdıkları anlamlar “paylaşılır”.
Ve aslında, ‘söz’ söyleneni değil söyleyeni değiştirir.
#Penceremdenİstanbul
INSTEAD OF WATCHING AN HOUR OF NETFLIX TONIGHT.
This 1 hour Stanford lecture by Joel Peterson will teach you more about negotiation and getting what you want than most people learn in years.
Bookmark it and give it an hour, no matter what.
“Nasıl daha iyi ve güzel bir dünya yaratabiliriz?” sorusuna daha yetkin bir yanıt verebilmenin gerekliliği olarak “ölümlülüğün iyiliği”nin anlaşılması👇
YAŞASIN ÖLÜMLÜLÜK!
“Can”, varoluş bütünlüğü olan yaşamın, zaman ve uzayla sınırlı olan parçasıdır.
Canlı ölümlü olandır.
Canlılık için yaşam ağı içinde seçimler yapıyor olmak gerekir. “Canlı” varoluş için seçmek zorundadır.
Spinoza’nın ‘doğası’ yaşam ağının bütünlüğü, ‘can’ın yaşamın parçası olarak varoluş çabası ise ‘conatus’u anlatır.
Canlı seçim yapar. Bazen farkedilemeyecek kadar yavaş, bazen yine farkedilemeyecek kadar hızlı..
Zihin de yaşamın bilgi ağında bir ağacın dallarının budanması gibi olasılıklar bütünlüğü içinde yaşantı seçimleri yaparak genişler.
Mutlak özgür irade yoktur, seçimleriyle yaşam örgüsü içinde özgürleşmekte olan varoluş ağı vardır.
Seçim yapmak, zaman ve uzayın sınırlılığının sonucudur. Seçim yaparken aslında yaşantılar ile yaşamla konuşulur. Bir yaşantının oluşabilmesi için bir çok başka yaşantıyı da seçmemek (ya da seçememek) gerekir.
Seç(e)memek daha baştan olası yaşam desenlerinin ölümü demektir. Ağaç gelişirken yapılan budama, budanan olasılıkların ölümüdür de.
Anlam yaratmak, yani varoluş ağında hiç oluşmamış bir desenin oluşmasına katkı sağlamak, bir çok başka seçimi budamakla da ilişkilidir.
Anlam yaratmak esas olarak zaman ve uzayla sınırlı olmanın da sonucudur. Sınırlılık, yani ölüm olmasaydı, anlam yaratma da olamazdı.
Anlam, canlının ölümlü olmasından doğar. Ve canlı olası seçimleri (ya da seçememeleri) budayarak yaşam ağı içinde, zihninin ulaşabildiği enformasyon ağını geliştirir.
Yani aslında zihnin özgürleşmesi çabası canlının ölümlülüğünden gelir.
Canlı özgürleşmek için ölümlü olandır.
(Mitolojiye göre insanın sadece iyiyi seçebilen meleklere üstünlüğü, yaşam ağı içinde seçim yapabilmesinden gelir yani ölümlülüğünden.. Melekler özgür değildir, canlılar özgürleşebilirler.)
Ölüm yaşamın sonsuz seçenekleri içinde anlam yaratabilmenin sebebi ve yöntemidir.
Ölümümüz, yaşamın bir seçim olarak kendimizden, bizden vazgeçmesi, elbet ‘ben’ için tatsız, sevimsiz. Ama ölümlülük, yaşamın anlamlandırılmasının esası ve zihnin özgürleşmesinin de nedeni olduğundan iyinin ve güzelin kaynağıdır.
Ölümlülük özgürleştirir..
Yaşasın fanilik!
Kur’an’da İnsan Psikolojisi:
4 Zayıf Yönümüz
1. Aceleci
İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Sabırsızdır, hemen olsun ister.
(Enbiya Suresi, 37)
2. Nankör
Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür.
(Adiyat Suresi, 6)
3. Tartışmacı
İnsanın en çok yaptığı şey tartışmaktır, cedelcidir.
(Kehf Suresi, 54)
4. Ümitsiz
Ondan bir nimeti çekip alıversek, hemen ümitsizliğe düşer.
(Hud Suresi, 9)
İnsan, yeryüzünün en şerefli varlığıdır. Ancak aynı insan, Kur’an’ın ifadesiyle aynı zamanda zaaflarla kuşatılmış bir varlıktır.
İlahi kitap, insanın psikolojisini asırlar öncesinden çözümleyen bir hakikat haritası sunar. Modern psikoloji bugün insanın davranış kalıplarını araştırırken, Kur’an çok daha önce insanın iç dünyasındaki kırılgan noktaları açıkça ortaya koymuştur.
Bu aynaya bakmak kolay değildir. Çünkü Kur’an’ın anlattığı insan çoğu zaman biziz.
İşte Kur’an’ın işaret ettiği dört temel zaaf:
1. Acelecilik: Sabırsız Ruhun Hastalığı
“İnsan aceleci olarak yaratılmıştır.” (Enbiya 37)
İnsan beklemeyi sevmez.
Dua eder ve hemen cevap ister.
Çalışır ve hemen sonuç görmek ister.
Sabrın olgunlaştırıcı sürecini çoğu zaman anlamak istemez.
Oysa ilahi düzen acele üzerine değil hikmet üzerine kuruludur.
Tohum hemen ağaç olmaz.
Çocuk bir günde büyümez.
Dua her zaman istediğimiz anda değil, en doğru zamanda karşılık bulur.
Sabır, müminin en büyük gücüdür.
Çünkü sabır, insanın aceleciliğini terbiye eden ilahi bir eğitimdir.
2. Nankörlük: Nimeti Görmeyen Göz
“Şüphesiz insan Rabbine karşı pek nankördür.” (Adiyat 6)
İnsan çoğu zaman sahip olduklarına değil, eksik gördüklerine odaklanır.
Sağlığı varken şükretmez.
Huzuru varken fark etmez.
Nimetler elinden gidince değerini anlar.
Kur’an insanın bu yönünü çok net ifade eder:
Nimetler arttıkça şükür artmaz, çoğu zaman alışkanlık artar.
Şükür ise sadece “Elhamdülillah” demek değildir.
Şükür; Nimeti fark etmektir.
Nimeti verenin Allah olduğunu bilmek o nimeti doğru yerde kullanmaktır
Şükür arttıkça kalp genişler, nankörlük arttıkça kalp karanlıklaşır.
3. Tartışmacılık: Hakikati Aramak mı, Haklı Çıkmak mı?
“İnsan her şeyden çok tartışmacıdır.” (Kehf 54)
İnsan çoğu zaman hakikati bulmak için değil, haklı çıkmak için tartışır.
Egosu incinmesin diye gerçeği görmez.
Delil karşısında susmak yerine tartışmayı büyütür.
Bugün sosyal medya bunun en açık örneklerinden biridir.
Gerçekten anlamak isteyen insan azdır.
Ama karşısındakini alt etmek isteyen çoktur.
Hak geldiğinde ego susmalı, kalp teslim olmalıdır.
Çünkü hakikatin karşısında kazanılan bir tartışma bile aslında manevi bir kayıptır.
4. Ümitsizlik: İmtihanı Unutan Kalp
“Eğer insandan nimeti çekip alırsak hemen ümitsizliğe düşer.” (Hud 9)
İnsan nimet içindeyken kendini güvende hisseder.
Ama imtihan geldiğinde sarsılır.
Oysa mümin bilir ki:
Hayat sadece nimet değil, aynı zamanda imtihandır.
Kaybetmek bazen kazanmaktır.
Beklemek bazen rahmettir.
Sabretmek bazen kapıların anahtarıdır.
Ümitsizlik ise şeytanın en güçlü silahlarından biridir.
Çünkü ümitsiz insan dua etmeyi bırakır.
Oysa Kur’an’ın mesajı nettir:
Allah’ın rahmetinden ancak inkâr edenler ümit keser.
Kur’an İnsanı Suçlamaz, Terbiye Eder
Kur’an insanın zaaflarını anlatırken onu aşağılamaz.
Aksine ona kendini tanıma fırsatı verir.
Çünkü insan:
Aceleciliğini sabırla
Nankörlüğünü şükürle
Tartışmacılığını hikmetle
Ümitsizliğini tevekkülle aşabilir.
Kur’an aslında bize şunu öğretir:
İnsan zayıf yaratılmıştır, ama imanla güçlenebilir.
📌 Kendimize şu soruyu sormanın zamanı:
Bu dört özellikten hangisi bizi daha çok anlatıyor?
Acelecilik mi?
Nankörlük mü?
Tartışmacılık mı?
Ümitsizlik mi?
Gerçek değişim, insanın kendi zaafıyla yüzleştiği anda başlar.
YAŞAMLA HEMHAL OLMANIN DOĞASI OLARAK “İYİLİK”
İtibar (ya da şöhret) başkalarının insanı nasıl gördüğüdür; haysiyet ise insanın kendisini nasıl görüp anlamlandırdığı..
“İyilik”, itibar ya da şöhretle değil doğrudan haysiyetle alakalı..
İyilik de aslında yapılanla değil yapanla ilişkili.. İyilik yapan kişi, yapılanın bunu hakedip etmemesiyle değil, bunu yapmanın ‘yaşamın akışı gereği’ olmasıyla ilgilidir.
Haysiyeti gereği..
Yani iyilik, yapanla yapılan arasındaki bir etkileşimden çok, yaşamla yapan arasındaki bir ilişkidir.
#Penceremdenİstanbul
Erich Fromm'a göre, insanın en zor kabul ettiği gerçek şudur:
Çoğu zaman
yaptığı hatayı bilerek tekrarlar.
bu bir
dikkatsizlik değildir.
bu bir
şanssızlık da değildir.
bu, insanın tanidiğı acıyl, bilinmeyen mutluluğa tercih etmesidir.
~dusunenakil
~ilknusha
ÖĞRETMEN BEYNİ FARKLILAŞIYOR
28 Öğretmenin öğretme sürecinde beyinleri incelenmiş
Etkin öğretme becerisi olan kişilerin beyinlerindeki en önemli fark olarak, öğrencinin öğrenme sürecindeki psikososyal tavırlarının-yaklaşımlarının-duygulanımlarının izlenmesi için kullanılan beyin alanlarının gelişmiş ve diğer beyin yapılarıyla bağlantısallığının zenginleşmiş olduğu belirlenmiş.
ÖĞRETME ÇABASI BEYHUDE; “ÖĞRENMEYİ ÖĞRENME EĞİTİMİ” ESAS..
Bir başkasına bir şey öğretme çabasının beyhude, hatta anlamsız olduğunu anlıyorum yaşım ilerledikçe. (Yüzlerce tıp doktoru, onlarca beyin cerrahı ve iki evlat yetiştirmiş bir dekan, cerrah, baba olarak yazıyorum)
Kendi hikayeme baktığımda da, ya ben değişmek, öğrenmek istediğimde öğretenleri buldum, ya da (vurgulamak istediğim yer burası) beni değiştirenler bunu bana öğretmeye kalkmadan yaşayarak gösterdiler
Yani bir şey öğrettiğimi sandıklarım zaten bu öğrendiklerini ben olmasam da öğreneceklerdi ya da onların öğrendiklerini ben, onların öğrenip öğrenmemelerinden bağımsız, zaten yaşamaktaydım
(Mesajın anlaşılmakta zorluk çekilecek noktasını baştan yazayım, anlamsız/beyhude gördüğüm öğrenme/öğretme süreci değil, ‘öğretme çabası’)
Öğreteceğiniz, başkalarında değişime yol açacak bir değeriniz varsa bunu “dille”, açıklama ile yapmaya çalışmak nafiledir; yaşayarak göstermek esas “eğitimdir”
Tabii unutmamak gerekir ki: Esas öğretmen yaşamın kendisidir. Ve yaşam, öğretmenliğini yaşantılarımız aracılığı ile yapar
#Penceremdenİstanbul
🐋“MAVİ BALİNALAR NEDEN ŞARKI SÖYLEMEYİ BIRAKTI ?”
sorusu, “acaba gelecekte bizim çocuklarımız sevinç şarkıları söyleyebilecek mi?”sorusuyla öyle ilişkili ki..
İnsanoğlu bir gün tabiat anaya dönüp ona “anne ben geldim, oğlun hayırsızın” diyecek, ama “başını koyacak diz bulamayabilir” o gün!!
🌎 Balinaların şarkı söylememesi de bizim, hepimizin üzüntüsüdür!
“bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
böylesine sevilecek bu dünya
"yaşadım" diyebilmen için”
BİLGİ FİZİKSEL/MATEMATİKSEL BİR VARLIKTIR, YAŞAMIN (MADDE DAHİL) HER VAROLUŞ KODLAMASININ YAPI TAŞIDIR
Her bilgi işleyen her sistem er-geç zeka üretir.
Yaşam içindeki her şey bir varoluş kodlamasıdır. Yaşam ağındaki enformasyon sistemlerinin karmaşıklık yelpazesindeki yerine göre, az ya da çok her varoluş kodlaması zeka üretir. İster inorganik madde, ister organik bir kimyasal, ister hücre, organ ya da sosyal sistemler, ister dünya dediğimiz gezegen…her enformasyon işleyen sistem zeka üretir.
Bu nedenle yaşamın yapı taşı atom değil enformasyondur.
Zeka, aslında ‘maddeden’ doğar. (Intelligence is an emergent property of matter.)
Ve bu durum (Schrödinger’in düşündüğünün tersine) fizik kanunlara uygundur, termodinamiğin ikinci yasası (Schrödingerin anladığı tarzda değil ama) Ilya Prigogin’e göre ve aşağıda👇yazıldığı tarzda, ‘emergent-kendini farklı bir formda dönüştürerek yeniden oluşturma’ ilkesine göre şekillenmekte.
Sistemlerin farklı enformasyon bağlantısallıkları kurarak farklı formlara dönüşmelerinin yüksek entropi oluşturmalarının termodinamiğin ikinci yasasına aykırılığı yoktur.
Yaşamak demek bilgi işleyebilmek demektir; ister atom olarak, ister DNA, ister cilt hücresi, ister eğrelti otu, ister sınıf, ister toplum…
Bilgi işleyen sistemler zihin üretiyorlar. Ancak bir kez üretilen ‘zeka’ artık onu üreten organizmaya değil yaşamın bütünlüğüne ait bir ‘varlık’ haline geliyor.
Yani (insan için) zihin, beynin bir fonksiyonu, ama bilinç esas olarak biyolojik bilgi sistemi olan beynin değil, yaratılan zihnin yaşamla etkileşimi, onu “anlamlandırması ya da onunla anlamlanması” sonucunda gerçekleşen esas olarak beyne değil “yaşama ait bir akışın” adı.
Bu enformasyon matematiği-nörobilim kökenli ilkeler bağlantısallık bilimini yaratmaktalar. Ve işte bu yeni bilimin #YAŞAMDAŞLIK olarak adlandırdığımız yeni bir uygarlık modellemesi yaratabilme ihtimali var.
Bu ihtimal merak, iyilik ve yaratıcılık üzerinden ve sahip olmak yerine yaşamı anlamlandırmak amacı ile şekillenecek.
Yaşamla hemhal olmak, zihnin benden çıkıp yaşama yayılması, ‘ben’ değil yaşamın bütünlüğü için seçimler yapmak, yaşamın ‘yaşantı’ dilini anlayabilmek, hep daha önce yaratılmamış bir anlamı oluşturma hevesinde ve kendiliğinden çabasında olmak, en çok da ölümle aramızda bir dostluk oluşturabilir.
Yaşarken, zamanı aşabilmenin tek yolu anlamdır. Anlam, ‘sonu’ aşar.
Şimdi dönüp kendi yaşamınıza bir de bu gözle bakın, her şey çok farklı değil mi? (Değilse gelecekte bu zor metni lütfen bir kez daha okuyun.)
#Penceremdenİstanbul