- Şekeer, kaymaak! 🫠
- Bugün olmaz, ALAMAYIZ. 🙏🏻
- Yine mi o gün? 😲 Peki ya entari.. 🥹
- Bugün daha önemli meselelerimiz var.. 🤫
"Sanat, söyleyecek sözü olanın işidir." 💫
Dünya Sanat Günümüz Kutlu Olsun! ❤️
Çok sevdiğim okulum #BeşiktaşAtatürkAnadoluLisesi'nden, çok sevdiğim hocam @alikirkar'ın çok sevdiğim bu sözünü hatırlatmak istedim. 🌿
“Entarisi Ala Benziyor” (@muammer_sun)
@bogazicicazkoro, şef @masisgozbek
2019 Avrupa Turnesi, Koper
Tamamı YouTube'da! ✨
https://t.co/pEsPaXRCTg
90’ların yenilikçi Alman terapisti Bert Hellinger, aile ve kurumlarla yapılan çalışmalara yeni bir boyut katarak dünya çapında dikkatleri üzerine çekmiştir. Adına ‘Aile Dizimi’ verdiği bir yöntemle insanın kendi gerçekliğine yaklaşmasına, farkındalığının artmasına yardımcı olmuştur.
Hellinger, aynı zamanda transaksiyonel analizin kurucusu Kanadalı psikiyatrist Eric Berne’in kaynak çalışmalarından faydalanmıştır. Berne göre ‘ Herkes, çocukluğunda yaratılmış bir gizli yaşam senaryosuna göre hareket eder ve eğer bu senaryo gün ışığına çıkarılıp bilince varılırsa değiştirilebilir..’ dir.
Peki ya sizce ?
Siz düşünedururken ben de popüler psikolojinin bu içgörüsü üzerine fikirlerimi kısaca paylaşayım.
Bana göre, kendimizi ve başkalarını değerli görmek; mutluluğun, kişisel tatminin ve iyi ilişkilerin anahtarıdır. Dünyamızın daha iyiye doğru değişme olasılığı içinse önce insanın değişmesi gerekir. Düzen ancak birey dönüşürse değişebilir. Yaşadığım toplumun değerlerini ve inançlarını referans aldığımda ise benimsediğim ahlak felsefesi ile neredeyse tamamen zıt yönlere evrildiğine tanıklık ediyor olmak üzücü..
İnsan, özünde zorlu bir hikayenin kahramanı. Yaralı da olsa, eksik de olsa hata da yapsa yine de kahraman; kendisinden önce yazılan kısmını yok sayamadığı için hem yazan hem de oynayan. Kendisi olmayan ve şimdi olmayanı üzerinden atıp da ‘kendi’ yoluna gitmek kolay mı ? Hayatı, akışta olduğu gibi bırakmak ve kısa öykülerden bir hikaye oluşturup kendinin kılmak mümkün mü ?
İnsan, çoğu zaman olmak istediği her kim ya da canının çektiği her ne ise seçemez hatta bilemez bile. Çünkü insan yaralıdır, hatalıdır ve hiç de mükemmel değildir ve tam da bu haliyle iyidir !
Benim işim psikolojideki geleneğin bir parçası : insanlara, inançlarının gücünü göstermek. Burada bahsettiğim ‘inanç’ hayatınızın büyük bir bölümünü yönlendiren ve hatta yaşamınızın her parçasına yayılmış halde bulunan, kişiliğiniz olarak düşündüğünüz ‘‘düşünce tarzı’’nız; yani gerçek potansiyelinize ulaşmanızı engelleyen birçok şeyin ana kaynağı..
Britanyalı gazeteci ve yazar Johann Eduard Hari ‘Kaybolan Bağlar - Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler’ adlı kitabında uzun yıllar boyunca mücadele ettiği depresyonun altında yatan nedenleri ve olası çözümlerini bulmak üzere çıktığı yolculuğu hikayelendirir. Henüz okumamışlar için fazla detay vermeden kısaca bir anlatı yapacak olursam; önsöz bölümünde yer alan ‘Elma’ hikayesi içerisinde fiziksel hastalığı sebebiyle yaşadığı bulantıyı bir tür içsel sorgulamaya çevirdiğinde yaşadığı bunalımın tamamen kafasının içinde olmadığı kanaatine varır. Günümüzde sürekli artan bir ivme gösteren depresyon ve kaygının ise büyük ölçüde etrafımızdaki dünyada ve o dünyada nasıl yaşadığımızda yattığını keşfetmiştir.
Sosyal Psikoloji bizlere toplumun ve sosyal yapıların bireyin inançlarını ve dolayısıyla psikolojik sağlığını nasıl şekillendirdiğini gösterir. Örneğin, sosyal izolasyon ya da toplumsal baskılar, bireyin kendini değersiz hissetmesine ve depresyona yol açabilir. Bireysel Pozitif Psikoloji ise bizlere her bir bireyin sahip olduğu inançların ve düşünce tarzlarının, kişinin gerçek potansiyeline ulaşmasını nasıl engelleyebileceği veya tam tersi, nasıl güçlendirebileceği üzerine odaklanır. Örneğin, kendine güven eksikliği ya da sürekli olumsuz düşünceler, bireyin yaşam kalitesini düşürebilir; ancak bu inançlar, pozitif psikoloji teknikleriyle değiştirilerek, kişinin kendi gücünü ve kapasitesini keşfetmesine yardımcı olabilir.
Bu bağlamda Harri'nin deneyimlerinin bize hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bu inançların ve bağların nasıl yeniden şekillendirilebileceğini ve iyileştirilebileceğini öğrettine inanıyorum.
İnsani özelliklerimizin geliştirilebilir şeyler mi yoksa duvarlara kazanmış şeyler gibi mi oldukları tartışması yüzyıllardır tartışılagelen bir meseledir. Ve fakat bu ‘inanç’ların bizler için ne anlama geldiği ise yeni bir mesele; zekanın veya kişiliğimizin sabit, çok derin bir özellik oluşuna karşı, geliştirilebilir bir şey olduğunu düşünmenin sonuçları neler olabilir ?…
"Ben terazi insanıyım ondan böyleyim" gibi ifadelerin bir geçerliliği yok. Doğum tarihinin (ay, mevsim veya burç) kişilik özellikleriyle anlamlı bir ilişkisi bulunmuyor.
hayatımda gördüğüm tüm problemli insanların ortak bir özelliği vardı: haddinden çok boş vakit.
zira boş vakit demek, kimsenin senden bir şey beklememesi demek. boşluk demek. öyle olunca da akıl dönüp kendinden hesap soruyor.
Oxford Word tarafından 2024 yılın kelimesi olarak “Brain rot” terimi seçilmesi dikkatimi çekti. Zihinsel yorgunluğu ve dikkat dağınıklığını temsil eden bu ifade bana psikolojideki “ruminasyon” kavramı anımsattı.
Aşırı sosyal medya tüketimi, sürekli gereksiz içerik bombardımanı ve kirli bilgiye kolay erişim gibi etkenlerin bir sonucu olarak; bireylerin konsantrasyon güçlüğü, yaratıcılık eksikliği ve genel bir tatminsizlik hissetmesi gibi çokça yaygın durumlara şahit olduğumuz bu modern dünyada dijital çağın ortaya çıkardığı olumsuz etkiler ve insanların sürekli bilgi tükeme ihtiyacı zihinlerinde bir tür “çürüme” yaratıyor.
Psikoloji bilimi terminolojisinde geçen Ruminasyon, kişinin belirli bir düşünceye takılıp kalarak onu tekrar tekrar zihninde döndürmesi ve bunun sonucunda duygusal refahının zarar görmesi olarak tanımlanır. Benzer şekilde, “brain rot” sürekli olarak faydasız ya da zararlı bilgilere maruz kalmanın bir sonucu olarak zihnin sağlıklı işleyişinin bozulmasını ifade eder.
Her iki kavram da zihinsel sağlığı olumsuz etkileyen sürekli düşünme ya da bilgiye odaklanma durumlarına dikkat çeker.
Peki bu gibi zihinsel süreçlerin kontrolünü yeniden ele almak için neler yapılabilir ?
Farkındalık, dijital detoks ve bilinçli düşünme stratejileri önerileri üzerine düşünelim.. #Brainrot #psychology #rumination #Mindfulness #consciousness #digitalage #headspace
Erich fromm der ki, "Sahip olmak" isteği bize ancak geçici mutluluk sağlar. Her zaman daha fazlasını isteriz ve bu istek hiç bitmez. Buna karşılık, "Olmak" ise bir şeylere sahip olmaktan çok, kim olduğumuzu hayata nasıl bir anlam kattığımıza odaklanır.
[video: @ilknusha ]
“Her canlı yaşadığı sürece dünyadan bir şeyler talep etmekte ve nihayetinde kendisi de yok olmaktadır..
İnsan istemenin köleliğinden kurtulduğunda o kiși varlığı duru bir șekilde seyreden ve iç kargaşaların sessizleștiği birisine dönüşebilir.”
- A.Schopenhauer
Aah bu yaşlardaki hallerini ilk kez görüyorum.
İki usta müzisyen, perdesiz gitarıyla Erkan Oğur ve akustik gitarıyla Bülent Ortaçgil. 🩶
“Müzikte Arayışlar” programı
Eser “Bana Seni Gerek Seni”
#trtmuzik
Her kadının bilmesi gerekenler: kimse bizden değerli değil. Dünyaya güler yüzlü, dişil, sevecen biri olmak gibi bir borcumuz da yok. Sevmediğimiz insanlara kapıyı kapatabilir, istemediğimiz yaşam tarzlarını reddedebiliriz. Bu bizim hakkımız. Bununla barışmayan bizimle barışamaz.
Ruh sağlığınız için, kendiniz için çalışın, kendinize öncelik verin, sizi çok inciten o döngüyü kırın, kendinizi affedin, kendinize karşı şefkatli olun ve sizi en mutlu edecek yolu seçin.
Asking people to change themselves instead of changing the work environment around them is a strategy that wastes resources and infuriates employees. Here's what might work better. https://t.co/7EKQ9vYUXK