🇹🇷 Cihat Yaycı:
“Artık şu gerçeği kabul edelim. Her aklı başında insan biliyor ki Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi tam üye yapma gibi bir niyeti yok. Bunu iktidar da biliyor, muhalefet de biliyor. Herkes biliyor. Türkiye’yi kapıda bekletecekler, ama üyelik sürecini de Türkiye’ye müdahale aracı olarak kullanmaya devam edecekler.
Avrupa Birliği’nin elindeki en büyük koz, ‘üyelik’ vaadi. O havucu uzatıyor ama hiçbir zaman vermiyor. Buna karşılık Türkiye’nin iç işlerine, hukuk sistemine, eğitimine, güvenlik politikalarına ve dış politikasına sürekli müdahale ediyor.
Asıl hedef ise Türkiye’nin ulus devlet yapısını zayıflatmaktır. Çünkü güçlü bir Türkiye; siyonistlerin, bölücü örgütlerin ve emperyalist projelerin önündeki en büyük engeldir. Ulus devlet zayıflarsa, Türkiye dış müdahalelere daha açık hâle gelir.
Bunun en somut örneği Avrupa Parlamentosu’nun 65 maddelik Türkiye Raporu’dur. Rapora baktığınızda sadece demokrasi veya insan haklarından bahsetmiyorlar. Türkiye’nin iç politikasına karışıyorlar. Dış politikasına karışıyorlar. Güvenlik anlayışına karışıyorlar. Kıbrıs politikamıza karışıyorlar. Mavi Vatan Doktrini’ni hedef alıyorlar. Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı’nı sorguluyorlar. Patrikhane konusunda Türkiye’ye talimat veriyorlar. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını istiyorlar. Ayasofya’dan Kariye’ye kadar egemenlik alanımıza giren her konuda Türkiye’ye ne yapması gerektiğini dikte etmeye çalışıyorlar.
Bütün bunları da ‘demokrasi’, ‘hukukun üstünlüğü’ ve ‘insan hakları’ söylemleriyle meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
Sorulması gereken soru şudur: Gerçekten üyeliğe alınmayacağını herkesin bildiği bir süreçte, Türkiye daha ne kadar bu müdahaleleri Avrupa Birliği üyeliği umuduyla sineye çekecek?”
Yayının tümü👇
https://t.co/Za6XtnN2Gk
“Türkiye Maden-İş Başkanı: 1.000.000 TL”
Soru: Sendikacılık Türkiye’de para kazanılan bir şey midir?
Cevap: Elbette!
Sendikacı Başaran Aksu:
“En sınırlı sendikalardan biri olan Genel Maden-İş’in yöneticileri yaklaşık 350 bin lira maaş alıyor. Türkiye Maden-İş Başkanı ise yaklaşık 1 milyon lira maaş alıyor. Ayrıca 4 yılda bir ‘hizmet ödülü’ adı altında 5 milyon, 10 milyon lira gibi ödemeler yapılıyor. Makam tazminatı alıyorlar, iki ayda bir çift maaş alıyorlar. Kendilerinin ve ailelerinin yeme, içme, tatil, giyim gibi birçok harcaması fatura karşılığında sendikaya ödetiliyor.
Bunlar zenginleşmenin sadece görünen kısmı. Büyük faturalar ve finansal işlemler üzerinden de ciddi gelir elde ediliyor. Örneğin sendika kasasından geçici olarak 10 milyon lira kullanıldığında, bunun aylık faiz getirisi yaklaşık 300 bin lira. Grev yok, eğitim yok, ciddi bir faaliyet yok; işçiler sadece aidat ödüyor.
DİSK’e bağlı Genel-İş’in başkanı da 600 bin liranın üzerinde maaş alıyor. Yönetim kurulları çift maaş alıyor, hizmet ödülleri alıyor.
Oysa Sendikalar Kanunu gereği kongre dönemlerinde hazırlanan yeminli mali müşavir raporlarının sendikaların internet sitelerinde yayımlanması zorunlu. Bu raporlar en azından sendika hesabından yapılan ödemeleri kalem kalem gösteriyor. Biz bunları inceleyip kamuoyuna açıkladıktan sonra Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’e bağlı sendikalar, kanunen yayımlamak zorunda oldukları yeminli mali müşavir raporlarını artık yayımlamamaya başladı.”
(YouTube: İnan Demirel)
İstanbul Aksaray’da bir sürücü, yanından hızla geçen otomobile baktığı gerekçesiyle “Neden bakıyorsun?” denilerek durdurulduğunu iddia etti.
Çıkan tartışmada otomobilden inen şahsın aracının camını kırıp kendisini darbettiği öne sürüldü.
Sağlıklı beslenme ile nüfus artışı arasında doğrudan bağ var.
Ülkemizde doğurganlık oranı:
2000 yılında 2.49 iken 2025 de 1.42ye düştü ve altın oran denilen 2.41in çok altında ve milli güvenlik https://t.co/sESO8qHvJtğurganlık artmaz ise gelecek 50 yılda Türkler azınlığa düşer.
🔴 Cihat Yaycı :
İsrail Bakanlar Kurulu, 1915 olaylarını “Ermeni Soykırımı” olarak tanıma kararı aldı.
Türkiye de buna karşılık,
İsrail’in kuruluş gününü, “Filistin Soykırımı Günü” olarak kabul etmeli; bunun uluslararası alanda tanınması için diplomatik girişim başlatmalıdır.
Cihat Yaycı :
⁉️ Bu terörist için “Ölüm döşeğinde”, “artık son günlerini yaşıyor”, “çok hasta” dediler…
DEM Parti eş genel başkanları, Çetin Arkaş’ın cezaevinde tutulmasının “vicdansızlık”, “hukuksuzluk” ve “insanlık onuruna saldırı” olduğunu ileri sürerek tahliye edilmesini istediler.
Sonuçta tahliye edildi.
Şimdi ise “ölüm döşeğinde” olduğu söylenen terörist, meydan meydan dolaşıp nutuk atıyor.
Üstelik pişman olduğunu söylemek bir yana, “Biz pişman değiliz.” diyerek işlediği terör suçlarını savunmaya devam ediyor.
Millet adına soruyorum:
Hani ölüm döşeğindeydi?
Hani son günlerini yaşıyordu?
Hani tahliye edilmezse yaşayamayacaktı?
Kamuoyu mu yanıltıldı?
⁉️ Yoksa “hasta mahpus” söylemi, terör suçlusunu tahliye ettirebilmek için yürütülen bir algı operasyonu muydu?
Şehitlerimizin aziz hatırası ve milletimizin vicdanı adına bu soruların cevabı verilmek zorundadır.
🇹🇷 Cihat Yaycı :
‼️ BU GÖRÜNTÜLER NORMAL DEĞİL, NORMALLEŞTİRİLEMEZ!
Bu görüntüler başka bir ülkede değil, binlerce şehidimizin kanıyla sulanmış aziz Türk vatanında dün çekildi.
Meydanlarda Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerince hüküm giymiş bir terör örgütü elebaşının posterleri taşınıyor; onun serbest bırakılması isteniyor. Bölücü semboller ve sözde “Kürdistan” paçavraları açılıyor, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne meydan okuyan sloganlar atılıyor.
Şimdi hep birlikte şu soruları sormak zorundayız:
Bu mudur hukuk devleti?
Kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunan bir terör örgütü elebaşının serbest bırakılmasını istemek nasıl sıradan bir siyasi talep olarak görülebilir?
Dünyanın hangi hukuk devletinde buna göz yumulur?
Amerika Birleşik Devletleri’nde, Fransa’da, Almanya’da veya başka bir hukuk devletinde; binlerce insanın ölümünden sorumlu bir terör örgütünün hüküm giymiş lideri için meydanlarda özgürlük gösterileri düzenlenmesine, posterlerinin taşınmasına ve propagandasının yapılmasına aynı müsamaha gösterilir miydi?
Mesela ABD’de, Usame bin Ladin için bırakın bu büyüklükte bir yürüyüşü, en küçük bir destek gösterisini dahi hayal edemezsiniz.
ABD, terör örgütlerine destek olarak değerlendirdiği faaliyetlere karşı yalnızca kendi ülkesinde değil, uluslararası alanda da son derece sert bir tutum sergilemektedir.
Peki Türkiye Cumhuriyeti’nde, mahkemelerce hüküm giymiş bir terör örgütü elebaşının serbest bırakılmasını isteyen gösterilerin sıradan bir siyasi faaliyet gibi sunulması nasıl izah edilebilir?
Bu, ifade özgürlüğü değildir.
Bu, demokratik hak kullanımı değildir.
Bu; kesinleşmiş mahkeme kararını tartışmaya açmak, terör örgütü elebaşını siyasi bir figür hâline getirmeye çalışmak ve hukuk devletinin temelini oluşturan yargı kararlarını fiilen tartışmalı hâle getirmektir.
Özgürlük; hukuku yok sayma özgürlüğü değildir.
Demokrasi; terörü meşrulaştırma zemini değildir.
Hiç kimse, binlerce şehidimizin canı pahasına korunan bu vatanda, terörü ve terör suçundan hüküm giymiş bir kişiyi sıradanlaştırma, kahramanlaştırma veya siyasal meşruiyet kazandırma hakkına sahip değildir.
En acı olan ise, bu görüntülerin zamanla kanıksatılmaya çalışılmasıdır.
Millet olarak buna alışmamız, bunu sıradan görmemiz isteniyor.
Asıl tehlike de budur.
Çünkü bir millet, terörü normal görmeye başladığı gün; sadece güvenliğini değil, hafızasını, adalet duygusunu ve devletine olan güvenini de kaybetmeye başlar.
Devletin görevi hukuku tavizsiz uygulamak, milletin görevi ise şehitlerinin hatırasına, devletine ve Cumhuriyetine sahip çıkmaktır.
Türkiye Cumhuriyeti; binlerce şehidimizin emanetidir.
Bu devlet; terörün, bölücülüğün ve terör örgütü elebaşlarını meşrulaştırma girişimlerinin değil, hukukun, adaletin ve milli iradenin devletidir.
Sessiz kalmak, normalleştirmektir.
Normalleştirmek ise yarın ödenecek bedeli büyütmektir.
🔴 Cihat Yaycı :
⁉️BİZ HANGİ DEVLETTE YAŞIYORUZ? NELER OLUYOR? 👇
27-28 Haziran’da Diyarbakır’da, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin de katılımıyla, çeşitli sivil toplum kuruluşları ve siyasi yapıların iştirak ettiği Kürt Dil Konferansı düzenlendi. Basına yansıyan sonuç bildirgesinde dikkat çeken kararlar arasında şunlar yer aldı:
▪️ 15 Mayıs’ın “Kürt Dili Bayramı Haftası” olarak festival şeklinde kutlanması ve iki yılda bir Kürt Dil Konferansı düzenlenmesi,
▪️ “Kürt Dili Kurumları Konfederasyonu/Komünü” adı altında ortak bir yapılanma kurulması,
▪️ Kurum içi yazışmalarda Kürtçenin esas dil, Türkçenin ise çeviri dil olarak kullanılması,
▪️ Resmî internet siteleri, sosyal medya hesapları ve basın açıklamalarında Kürtçenin birinci dil hâline getirilmesi,
▪️ Çevrim içi Kürtçe okulunun kurulması,
▪️ Kurum, kuruluş, sokak, cadde ve park isimlerinin Kürtçeleştirilmesi,
▪️ Yerel yönetimlerde “Kürt Dilini Geliştirme ve Koruma Daire Başkanlıkları” ile yeni müdürlük ve birimlerin oluşturulması,
▪️ Kreşlerden anaokullarına kadar Kürtçe eğitim ve faaliyetlerin yaygınlaştırılması,
▪️ Kürtçe yayın yapacak televizyon kanalları ile yeni akademik ve kurumsal yapıların kurulması yönünde kararlar alınmıştır. (Politika Haber)
Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dili Türkçedir. Devletin ve kamu kurumlarının işleyişine ilişkin kurallar Anayasa ve ilgili mevzuatla belirlenmiştir. Bu nedenle, kamu kurumlarında uygulanması öngörülen bu tür kararların hukuki boyutunun yetkili makamlar tarafından değerlendirilmesi ve gerekli görülmesi hâlinde ilgili mevzuat çerçevesinde işlem yapılması hukuk devleti ilkesinin gereğidir.
BUNLARA İLİŞKİN GEREKLİ HUKUKİ DEĞERLENDİRMEYİ VE İŞLEMLERİ YAPMAYANLAR DA TARİH VE MİLLET VİCDANI ÖNÜNDE SORUMLULUK TAŞIR.
Yunan askerleri 3 yıl 3 ay 25 gün süreyle Anadolu'yu işgal ettiler.
Öldürdükleri bir Türk köylüsü ve çektirdikleri fotoğraf.
Yunan Ordusu katliamlar yaptı, köyleri, şehirleri yaktı, Türk kadınına her türlü vahşeti sergiledi.
-İnsan bu vatanda yaşar da Atatürk'ü sevmez mi?
Kaddafi şöyle demişti:
“Onların planı, Lübnan ve Suriye'yi ortadan kaldırarak sözde İsrail'in sınırlarının Arap ülkeleriyle değil, Türkiye’yle olmasını sağlamaktır. Bunu, bizim çağımızda olmasa bile çocuklarımızın çağında başaracaklarını göreceksiniz... Suriye 5 küçük devlete bölünecek.”
-Kaddafi’nin söyledikleri gerçekleşti.
Türkiye, Ege'de adalardaki uluslararası haklarını neden aramıyor?
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşında yenildikten sonra bile Ege'deki adalardan vazgeçmemiştir.
Savaşlar nedeniyle Adalar, geçici İtalyanlara verildi ve eğer adalar bir şekilde el değiştirecekse asıl sahibine döner prensibiyle anlaşıldı. Yani İtalyanlar, eğer adalardan çekilirse geri Osmanlı Devleti'ne iade edecekti.
1912 (Uşi Antlaşması): Osmanlı, Balkan Savaşları tehlikesi yüzünden adaları geçici olarak İtalyan yönetimine bıraktı. Amaç, adaların Yunanistan'ın eline geçmesini önlemektir.
Bu prensip Lozan Antlaşmasında da korundu. Bu temel şart nedeniyle İkinci Dünya Savaşında hem Alman hem İtalyanlar adaları Türkiye'ye teslim etmek için başvurdular.
İngiltere Dışişleri Bakanı Anthony Eden, Şubat 1945'te adalardan Türkiye’ye yakın olanların Türkiye tarafından talep edilmesini önermiştir.
Türkiye, 1947 Paris Barış Konferansına taraf olmamıştır. imzalamamıştır ve tanımamıştır. Bu nedenle günümüzde de adalarda hukuki olarak hak sahibidir.
Yunanistan'ın birçok adada varlığı uluslararası hukuk bakımından işgal olarak tanımlanmaktadır.
“Bu plan kabul edilirse, maksimum 5-10 yıl içinde KKTC,Türkiyesiz,250 milyonluk AB içinde erir ve tüm adada hakimiyet Rum-Yunan-AB'a geçer. Türkiye'nin Kıbrıs ile bağları kopar. Türkiye Doğu Akdeniz'den çekilir, Anadolu'ya hapsolur ve tek açık yönü olan güneyinden de kuşatılır.”👇
Bugün çok eşsiz bir ana tanıklık ettim. Van Gölü’de üremek için mücadele veren İnci kefalini avlayan bir yılan ve onu yılandan almaya çalışan bir martı. Arada kalmış inci kefali. Defalarca deneme sonrası martıya av olan bir balığın hazin hikayesi.