“İnsan, kader dediği şeyin büyük kısmını kendi tekrarlarından inşa eder.”
Bu söz, insanın en büyük yükselişinin de en ağır düşüşünün de çoğu zaman kendi elleriyle hazırlandığını anlatır. Toplum bir insanı bir günde yüceltmez; güvene, emeğe ve istikrara bakarak omuzlarına çıkarır. Fakat aynı toplum, kibir, hırs ve yanlışta ısrar eden tekrarlar karşısında sessizce sırtını döner. Çünkü karakter, tek bir hatayla değil; aynı yanlışın alışkanlık hâline gelmesiyle görünür olur. İnsan bazen kaderine değil, alışkanlıklarına yenilir. Gücü kendisine emanet zannettiğinde, eleştiriyi düşmanlık, alkışı ise hak edilmiş bir paye olarak görmeye başladığında düşüş de başlamıştır. Zirveler, insanın büyüklüğünü değil; sorumluluğunu sınayan yerlerdir. Bu yüzden tarihte birçok isim, kendilerine yapılan haksızlıklar nedeniyle değil, kendi doğrularını terk ettikleri için itibar kaybetmiştir. İnsanı yücelten de yıkan da çoğu zaman dışarıdaki fırtınalar değil, içinde büyüttüğü yanlışlardır. Çünkü en ağır çöküşler, dışarıdan gelen darbelerle değil; içeriden verilen tavizlerle yaşanır.
O karanlık gecenin üzerinden yıllar geçmiş olsa da, içimizde bıraktığı o derin sızı ve aynı zamanda tarifi imkansız o büyük gurur dün gibi taze.
15 Temmuz 2016... Sıradan bir yaz akşamı olarak başlayan o gece, bir milletin varlık yokluk savaşına, tarihin en büyük ve en hain ihanetine sahne oldu. Gökyüzünde kendi halkına bomba yağdıran jetlerin uğultusu sokakları kaplarken, kalplerimize bir anlık bir ürperti değil, adeta bir kor ateş düştü. Tankların paletleri caddeleri ezerken, o güne kadar sadece tarihten okuduğumuz "vatan savunması" kavramı, bir anda evlerimizin eşiğine gelip dayandı. O gece, canından aziz bildiği vatanı için arkasına bile bakmadan sokağa fırlayanların gecesiydi. Anneler evlatlarını kucaklayıp helallik istedi; babalar "Bugün gitmezsek, yarın vatan kalmayacak" diyerek kapıdan çıktı. Gençler, yaşlılar, kadınlar, erkekler... Elleri silahsız, yürekleri iman dolu milyonlar, sadece bir bayrak ve sarsılmaz bir inançla tankların, namluların karşısına dikildi. Minarelerden yükselen o yanık selalar, karanlık geceyi yırtan ilahi bir zırh gibiydi. O sesler yükseldikçe korku sindi, cesaret şahlandı. Boğaz Köprüsü'nde, Ankara sokaklarında, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde, Özel Harekat Daire Başkanlığı'nda vatanın her bir köşesinde etten kemikten birer kale kuruldu. Bir millet, kendi kaderini kendi elleriyle, canı pahasına yazdı. O gece gördük ki; bu topraklar sadece üzerinde yaşanılan bir kara parçası değil, her karışında binlerce isimsiz kahramanın canı olan kutsal bir emanettir. Ömer Halisdemir’lerin, sokağa ilk çıkan o cesur kadınların, tankın önüne yatan o yiğit gençlerin ruhu, Çanakkale ruhunun ta kendisiydi. Bu vatanı bize yeniden vatan kılan, o kapkara geceyi canlarıyla aydınlatan kahramanlarımızı asla unutmayacağız.
Aziz şehitlerimiz; sizler o gece cenneti bu dünyaya, bu dünyayı da bizlere vatan eylediniz. Döktüğünüz her damla kan, bu toprakların ebedi tapusudur. Ruhunuz şad, mekanınız peygamber efendimize komşu, makamınız ali olsun. Bizlere emanet ettiğiniz bu bayrağı ve vatanı canımız pahasına koruyacağımıza söz veriyoruz. Allah sizlerden razı olsun.
Kahraman gazilerimiz; o gece göğsünüzü siper ederek yazdığınız destan, bedenlerinizde taşıdığınız her bir iz, bu milletin en şerefli nişanesidir. Rabbim sizlere sağlık, afiyet ve uzun ömürler ihsan eylesin. Döktüğünüz her damla ter ve kan için bu millet size minnettardır.
Rabbim bu millete bir daha böyle acılar, böyle ihanetler yaşatmasın. Birliğimizi, beraberliğimizi ve kardeşliğimizi daim eylesin. 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günümüz kutlu, şehitlerimizin ruhu şad olsun.🇹🇷🇹🇷🇹🇷 #15TemmuzDemokrasiVeMilliBirlikGünü
Bazı insanlar, günü geldiğinde bir derneği devletin önüne koydular. Bir yapıyı savunabilmek uğruna devleti hedef aldılar; kurumlarını küçümsediler, itibarını tartışmaya açtılar. Ve bunu deprem gibi en acı afeti yaşamış vatandaşlarımızın üzerinden yaptılar..O gün alkış aldılar, bugün ise sessizce geri çekiliyorlar.
Oysa tarih, en çok sessizce değiştirilmeye çalışılan hafızayı hatırlar.
Devlet; bir binadan, bir makamdan, bir hükümetten ibaret değildir. Devlet, asırların biriktirdiği tecrübenin, milletin ortak iradesinin ve hukuk düzeninin adıdır. Onu ayakta tutan şey yalnızca kanunlar değil, aynı zamanda ona gösterilen ortak saygıdır.
Bir dernek açılır, büyür, küçülür; amacını şaşırırsa hukuk müdahale eder, gerekirse kapısına kilit vurulur. Çünkü hukuk, devletin elidir. Fakat hiçbir dernek, hiçbir topluluk, hiçbir yapı devlete istikamet çizemez. Hiçbiri kendisini devletin üzerinde göremez.
Unutulmamalıdır ki; devleti zayıflatma amacını taşıyan her hoyrat cümle, eninde sonunda o devlete sığınacak insanların güvenini de zedeler.
Bugün pişmanlık cümleleri kuruluyor. “Yanılmışız” deniliyor. Fakat bazı sözlerin yankısı, onları söyleyenlerin sesinden daha uzun yaşar. Çünkü meydanlarda edilen ithamların, kapalı kapılar ardındaki özürlerle dengesi kurulmaz. Çünkü kalabalıkta yükseltilen ses, tenhada fısıldanan pişmanlıktan daha ağırdır. Ve çünkü güven, cam gibidir; kırıldığında yalnızca çatlamaz, iz de bırakır. Devlete sadakat; hukuka bağlılıktır. Devleti korumak; yanlışları örtmek değil, yanlışların hukuk içinde hesabını sorabilmektir. Güçlü millet ise devletini geçici heyecanlara, sloganlara ve kör bağlılıklara feda etmeyen millettir.
Herkes şunu bilmelidir:
Geçici yapılar, kalıcı devletlerin yerine geçemez. Gürültü, meşruiyet üretmez.
Kalabalıklar, hakikati oylayamaz.
Ve hiçbir aidiyet, devletten büyük değildir.
Devlet, milletin ortak evidir. Bir dernek ise o evin içinde faaliyet gösteren yapılardan yalnızca biridir. Ev ayakta kaldığı sürece odalar değişebilir. Ama odaları korumak uğruna evi yıkmaya kalkışanlar, sonunda kendilerine de sığınacak bir çatı bırakmazlar.
Devlete saygı; korkunun değil, medeniyetin göstergesidir. 🇹🇷🇹🇷🇹🇷
“Hayatın bir kostüm partisi olduğunu fark ettiğimde, gerçek yüzümle katıldığım için kendimden utandım.”
Franz Kafka’ya atfedilen bir söz
Belki de insanın en büyük yanılgısı, samimiyetin her zaman karşılık bulacağına inanmasıdır. Oysa hayatın birçok alanında insanlar, oldukları kişiyle değil; görünmek istedikleri kişiyle var olmaya çalışırlar. Kimi başarı maskesini takar, kimi güç maskesini, kimi de mutluymuş gibi gülümsemeyi öğrenir. Gerçek yüzünü gizlemeyen insan ise çoğu zaman kendisini yabancı hisseder.
Sosyolog Erving Goffman, günlük yaşamı adeta bir tiyatro sahnesine benzetir. Ona göre insanlar, toplum içinde farklı roller oynar; her rolün kendine ait bir kostümü, dili ve maskesi vardır. Belki de bu yüzden, maskesiz gelen kişi oyunu bozan değil, oyunun kurallarını en geç fark eden kişidir.
Carl Gustav Jung ise insanın topluma uyum sağlamak için geliştirdiği bu maskeye persona adını verir. Ancak Jung’a göre tehlike, maskeyi takmak değil; zamanla onu gerçek benliğimiz sanmaya başlamaktır. Çünkü insan, en çok kendi hakikatinden uzaklaştığında yalnızlaşır. Erich Fromm da modern insanın “olmak” yerine “görünmeye” yöneldiğini söyler. Değerlerimizin yerini imajımız aldığında, alkışlar çoğalabilir; fakat iç huzuru aynı ölçüde azalır.
Belki de utanması gereken, gerçek yüzüyle gelen kişi değildir. Asıl sorgulanması gereken, dürüstlüğün cesaret; maskenin ise zorunluluk hâline geldiği bir düzenin kendisidir. Çünkü insan, en sonunda kendisine şu soruyu sormak zorundadır: “Başkalarının beğendiği biri mi oldum, yoksa aynaya baktığımda tanıdığım kişi olarak mı kaldım?” Gerçek yüzünü koruyabilmek bazen kalabalıklar içinde yalnız kalmayı göze almayı gerektirir. Ama insanın kendisiyle barışık yaşayabilmesinin bedeli de çoğu zaman budur.
“Mizah, dünyevi hırsları ve kibirlileri hedef aldığında bir erdemdir; fakat insanın aşkın olanla kurduğu bağı küçümsemeye yöneldiğinde, eleştirinin sınırını aşarak adalet duygusunu ve insan ruhunu yaralayabilir.” Simone Weil
Bu söz, bugün de önemini koruyor. Gerçek mizah; ikiyüzlülüğü, kibri ve zulmü hedef alır. Düşündürür, sorgulatır ve topluma ayna tutar. Ancak eleştiri ile hakaret arasındaki çizgi kaybolduğunda, mizahın dönüştürücü gücü zayıflar. Bir inancı, kutsalı ya da insanların en derin değerlerini aşağılamaya başladığında, artık eleştiri olmaktan çıkar; kırıcı, dışlayıcı ve toplumsal güveni aşındıran bir dile dönüşür. İfade özgürlüğü, başkalarının değerlerini incitme hakkı değildir; aynı zamanda eleştiriyi de koruyan temel güvencedir. Medeniyet, farklı düşüncelerin bir arada yaşayabildiği, eleştirinin hakarete dönüşmeden yapılabildiği ölçüde güçlenir. İnançla, kimlikle ya da kutsal sayılan değerlerle alay etmek cesaret sayılmamalıdır; asıl cesaret, sert bir eleştiriyi bile ölçülü, adil ve sorumlu bir dille ifade edebilmektir. Çünkü özgürlük, ancak ahlak ve sorumlulukla birleştiğinde anlamını korur. Kutsalların ya da ortak değerlerin hedefe konduğu bir toplumda, yalnızca inananlar değil, herkes güvensizlik hisseder. Saygının zedelendiği yerde mizah da eleştiri de etkisini yitirir; geriye çoğu zaman yalnızca kırgınlık ve kutuplaşma kalır. Bu nedenle özgürlüğü savunurken, insan onurunu, vicdanı ve eleştirinin meşru sınırlarını da aynı kararlılıkla gözetmek gerekir.