Şair Ahmet Telli bir röportajında:
Ben '68'liyim… '68'liler kendi arkadaşlarını, yoldaşlarını kaybedip gelenlerdir. Onlar belleğimizde, hafızamızda yaşayanlardır, diyerek bu kuşağa ait olduğunu vurgulamıştı.
Devr-i daim olsun, yattığı yer incitmesin.
#AhmetTelli
Çorumlu Alevi bir işçi ailesinin çocuğu olarak, Madımak Katliamı'nın yıl dönümünde gözaltına alınacağını bilerek ülkeye döndü. Al sana 'ofansif mizah' Cemile!
İnsanları diri diri yakan katliam hükümlülerini cumhurbaşkanlığı affıyla salıvermek Alevilerin dini değerlerini aşağılamak, adalete olan inancını sarsmak değil ama bir komedyenin mizahı suç sayılabiliyor. #DenizGöktaşYalnızDeğildir
— 33 yıl önce bugün Sivas Madımak Oteli'nde 35 vatandaşımız şeriatçılar tarafından v-hşice k-tl-dildi.
Dönemin başbakanı Tansu Çiller; "Olayı bu kadar büyütmek yanlış. Bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi. Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir." diyerek akıl almaz bir açıklama yapmıştı...
Sivas Madımak k-tliamının acısı aradan geçen yıllara rağmen yüreğimizi acıtmaya devam ediyor.
2 Temmuz 1993'te kaybettiğimiz canları rahmetle anıyoruz.
#unutMADIMAKlımda
Yurt dışından dönen stand-up’çı Deniz Göktaş, İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alındı ve Güvenlik Şubesi’ne götürüldü.
Göktaş hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ‘halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama’ suçlaması yöneltiliyor.
1 Mayıs İşçi Bayramında MESEM'li Çocuk İşçi Cinayeti..
Mahir Buğra Karaön..
16 yaşında, Hatay İskenderun MESEM Yiyecek İçecek Hizmetleri 10. sınıf öğrencisi..
Çalıştığı pastanede elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti..
@sezgininceel Evrenseldir. Çünkü sözlerini anlamasakta, melodinin tınısından hüzünlenebilir ya da dans edebiliriz. Aslında ortak dil; "Müzik"tir. Sözleri anlamadan da ya beğeniriz ya da beğenmeyiz. İnsanlar notalar karşısında, 'eşit'lenir!.
Bakınız Bayım, size bir adalet masalı anlatayım
dikkat edin boğazınıza düğümlenecek o hıçkırık, aslında medeniyetimizin ta kendisi.
Her şey o meşhur cümleyle başladı “Önemli bir iş için geldik.” Bilirsiniz Bayım, bu memlekette ne zaman “önemli” bir iş olsa, altından mutlaka küçük bir insanın büyük felaketi çıkar. Kendimi bir anda il müdürünün karşısında buldum. O zamanlar yurt başkanıydım, yani adaletin yurttaki küçük bekçisi. Çocuklara küfür savuran, onlara el kaldıran o muktedir adama sessiz kalamadım.(Müdürümsü)
Elimdeki saksıyı bir isyan bayrağı gibi kaldırıp kafasına fırlattım. Meğer o toprak saksı, benim sürgün fermanımmış.
“Seni Gümüşhane’ye gönderiyoruz” dediler. Artvin’in o ferah, aydınlık sabahlarından, her adımın bir günah gibi tartıldığı, her nefesin hesaba çekildiği kapalı bir hapishaneye postalandım. Hazırlanmak için bir günüm vardı. Sürgünlerin valizi her zaman hafiftir Bayım, yükü ağırdır.
Gümüşhane’de ilk günler kâbus gibiydi. “Sürgün” kelimesi boynuma asılmış görünmez bir yafta gibi benimle dolaşıyordu. Herkes bir kabahat arıyordu
Ya bir aşk kaçamağı yapmış olmalıydım ya da bir “namus” meselesine bulaşmış. Kimse bir genç kızın adalet için saksı fırlatmış olabileceğine inanmak istemiyordu. Psikolojik olarak tükenmiştim. Kaldığım yer ise taşınma halindeki bir yurdun en kuytu köşesiydi. Yatağım deseniz, yatak değil, bir çöküş dekoru içi sirke,bit kaynayan çürümüş, kokuşmuş. İnsan o yatağa uzandığında yalnızca yorgunluğunu değil, bütün bir dünyanın kirini sırtına alıyordu.
Bir akşam, işte o leş gibi yatağın ucunda Iğdırlı bir kız çocuğu belirdi. Sessiz, narin, sanki dünyaya özür dilemeye gelmiş gibi mahcup. Yanıma ilişti, gözlerimin içine baktı ve o soruyu sordu:
“Kübra abla, ben sence bir gün gerçekten mutlu bir hayata kavuşabilecek miyim?”
Bayım, ben o an hâlâ hayatı biraz olsun onarılabilir sanan bir saf gibi, “Elbette kavuşacaksın, hepimiz aynı dertlerle boğuşuyoruz” dedim. Ama çocuk başını öyle bir salladı ki, insanın umut dediği şey yerinden oynadı.
“Benimki öyle değil,” dedi.
Sonra anlattı. Gümüşhane’den önce Konya’da bir sığınma evinde kalmış. Nedenini sorduğumda, güneşin o an hâlâ neden doğduğunu anlayamadım. Kendi babası olacak o mahlûk, “Seni okula göndermem, ihtiyaçlarını almam” diyerek çocuğu tehdit etmiş, istismar etmiş. O yaştaki bir çocuğun bedeninden bir bebek çıkmış bu memlekette! Annesi susmuş. Kolluk kuvvetleri adamı hapse atmış, kızı sığınma evine göndermiş. Çocuğu orada doğurmuş, sonra elinden alıp evlatlık vermişler. Ardından o meşhur rehabilite etme, yani unutturma siyaseti devreye girmiş. Kız, geçmişiyle birlikte Gümüşhane’deki bu bitli yataklı yurda gönderilmiş.
İşte o an Bayım, hayatımda ilk kez sigara yaktım. O zehri ciğerlerime çektim, hani büyüklerin dert savuşturmak için sığındığı o dumanlı yalanı. Boğazımı yakan sigara mıydı, yoksa duyduğum hakikatin çürümüş leşi miydi, bilemedim. Kusmaya başladım. O yatağın kenarında yalnızca dumanı değil, bu dünyanın bana zorla yutturduğu ne varsa hepsini dışarı çıkardım. İnsanlıktan kustum Bayım. O çocuğun kaderinden kustum. Bu memleketin suskunluğundan kustum.
Bakın, asıl ironi burada başlıyor.
O gün o adam en azından demir parmaklıkların ardındaydı. Bugünse “rızası vardı” cümlesini duyuyorum. Bir çocuğun, kalemi elinden alınmakla tehdit edildiği yerde hangi rızadan söz edilebilir Bayım? Bu nasıl bir hukuk dili, nasıl bir ahlak çöküntüsü, nasıl bir toplumsal delilik? Celladın kılıcına boynunu uzatan kurbana dönüp “ama rızan vardı” demek kadar aşağılık bir akıl olabilir mi? Bu yalnızca adaletin ölümü değil. Bu, namussuzluğun törene dönüşmesi.
O gece o bitli, çürümüş, leş kokulu yatakta ölümü düşündüm Bayım. İntihar, bir kurtuluş gibi gelip yanıma oturdu. Cesaret edemedim. Ya da belki hayat, bu acının son perdesini de izlemem için beni burada tuttu.Şimdi dönüp baktığımda, kendimi o günden daha çaresiz hissediyorum. Çünkü o zaman kötülük en azından suçtu. Şimdi ise “rıza” denilerek paketleniyor, cilalanıyor, savunuluyor.
“Gitme” diyenleriniz çok olsun. Bu da sizin için yeni yıl dileğim olsun. 🙏🤍 Sahi, ben artık bu şarkıyı “Gelme, gelme, gelme kal o şehirde” diye söylüyorum, orası ayrı :)