Doğru insanla evlendiğinizde, balayı döneminiz bitmez. Geçici bir heyecan değil; kalıcı huzur ve anlayış hissedersiniz. Şükretme isteği uyandıran bir sevginin muhatabı olmak, en büyük talihtir. Bu dünyanın en mutlusu kimdir diye sorsalar; eş seçimini doğru yapanlardır derim'
Okurken kendini tutmak mümkün değil. Sevgiyle yaşayıp, aşk ile yaşlananlara..
Ve evet hastalıkta sağlıkta, son nefesi verene dek @alkan_fati74778 ❤️ seni çok seviyorum
46 yıllık kocam bu sabah beni evden kovdu!
Kırk altı yıldır aynı yastığa baş koyduğum adam
Bir zamanlar “Yiğidim” dediğim Cemal beni evden kovdu.
Elinde küçücük bir yastığı kendine siper etmiş, kapının önünde durdu:
“Hanımefendi… Gitseniz iyi olur.
Eşim birazdan gelir… Gülizar kızar sonra.”
O eş… benim.
Benim adım Gülizar.
Onun “birazdan gelir” diye beklediği kadın ise
1974’te Almanya’ya gidip bir daha dönmeyen gençlik aşkı.
Bir an dizlerimin bağı çözüldü.
Mutfaktan su bardağı alır gibi yaptım…
Elllerim titremesin diye.
Sonra telefon çaldı.
“Gülizar Hanım, eşiniz yürüyebildiği için evde bakım desteği çıkmıyor.
Özel bakımevlerine bakabilirsiniz,” dedi.
Yutkundum.
Çünkü özel bakım demek:
Kırk yılın alın teri demek…
İzmir’de 98’de dişimizden tırnağımızdan artırıp aldığımız ev demek…
Bir ömrün bir çekmeceye sıkışıp
“Ver gitsin” denmesi demek.
Ama biz ne deriz?
“Tamam, sağ olun.”
Acıya hep sessizce eğilen bir kuşaktan geliyoruz.
Cemal’le ilk karşılaşmam 79’daydı.
Buca’da çay bahçesinde garsonluk yapıyordum.
Üstünde asker parkası, yüzünde mahcup bir tebessüm…
Fuar’da elektrik işine yeni girmiş.
“Sade kahve,” dedi.
Sesi kırık, ama insanı tutan bir güven vardı.
İkinci buluşmamızda 77 model Murat yolda kaldı.
Üçyol yokuşunun tam ortası…
Ben panik içindeyken, Cemal kaputu açtı, direksiyon altından bir şey söktü-takti,
Ellerini yağlı pantolonuna silip bana baktı:
“Ben seni yolda bırakmam kız,” dedi.
Ve gerçekten bırakmadı.
Depremde, krizlerde, işsizliklerde…
Ekmek küçülürken gururumuzu büyütmemek için çırpındığımız yıllarda…
Hep “Bir çare buluruz,” dedi.
Ama hayat kimseyi, hiç kimseyi kayırmıyor.
Beş yıl önce teşhis geldi: Damar tipi bunama.
Önce anahtarını kaybetti.
Sonra çaydanlığın altını kapamayı…
Sonra konuşmayı…
Sonra beni…
Sosyal medyada “kendi kabını doldur”, “papatya banyosu yap” diyorlar ya…
İnsanın sevdiğini unutuşuna papatya ne yapsın?
Gerçek sevgi o cümlelerde değil.
Gerçek sevgi;
Gece üçte banyodaki kazayı temizlemektir.
Arabanın anahtarını saklamaktır, “İşe geç kaldım!” diye kapıya koşmasın diye.
Ve hayattayken kaybettiğin birini…
Sessizce beklemektir.
Geçen ay oğlumuz Tolga geldi.
İstanbul’dan koşa koşa.
Babasının yanına oturup maç konuşmaya başladı.
Cemal uzun uzun baktı ona…
Sonra:
“Sen yeni taşınan kiracısın… değil mi?” dedi.
Tolga’nın gözleri bir anlığına kırıldı.
Ama gülümseyip:
“Evet babacığım… kiracıyım. Modeme bakıyorum,” diye cevap verdi.
O gün akşamüstü balkona çıktım.
İzmir’in hafif rüzgârı yüzümü okşadı ama içimi üşüttü.
Çiğdem kabuğu gibi ince bir yerden kırıldı kalbim.
Devlete kızdım, zamana kızdım, kadere kızdım.
Dağ gibi adamın gözlerimin önünde bir çocuğa dönüşmesine kızdım.
Bir an…
Bir an sadece…
Çantamı alıp Kordon’a kadar yürümeyi düşündüm.
Yürüyüp gitmeyi.
Kimsenin beni tanımadığı bir yere.
Ama gitmedim.
Kapıları kilitledim.
Battaniyesini örttüm.
Çünkü bazen sevgi, en çok kalırken yoruyor
Ama yine de kalıyorsun.
Dün bizim 46. yılımızdı.
Söylemedim.
Gün kötüydü.
Evde bir o yana bir bu yana dolaşıyor,
“Alet çantamı çaldılar… bulacağım onları,” diye mırıldanıyordu.
Ben mutfakta bulaşık yıkarken, gözyaşlarım süzülürken,
Omzumda bir el hissettim.
“Gülizar…”
Aylar sonra…
Cemal’in o eski, berrak sesi!
Döndüm.
Gözleri bir anda açılmıştı.
Sis dağılmış gibiydi.
Titreyen elinde küçük bir zarf:
“Bunu sakladım… kötüleşmeden önce.
Bugün aç diye.
Biliyorum zor… kusura bakma,” dedi.
Sonra sarıldı bana.
Eski Cemal gibi.
Sırtımı, kalbimi, ömrümü tutan şekilde.
Ama sarılışı biter bitmez…
Işık yine söndü gözlerinde.
Sessizce pencereye yürüyüp kediyi izlemeye başladı.
Zarfı açtım.
İçinden gümüş bir kolye çıktı.
Ve el yazısıyla küçük bir not:
“Gitmek senden kolaydı. Kalmak senin aşkındı.”
Ayaklarım tutmadı.
Fayansın üzerine çöktüm.
Bir ömrün ağırlığını ilk kez bu kadar taşıyamadım.
Biz hep başlangıçları seviyoruz:
Söz yüzüklerini, gelin arabalarını, düğün videolarını…
Oysa evlilik, asıl sonbaharda sınanıyor.
Gerçek sevgi;
Aynı ömrü yüz kere taşısa da “Yine taşırım,” diyebilmektir.
Yorulmuş ellerle bile “Bırakmam,” demektir.
“Hastalıkta, sağlıkta” sözünü laf olmaktan çıkarıp
Hayatın tam göbeğine yazmaktır.
Bu satırları okuyan herkese:
Sevdiklerinize biraz daha sıkı sarılın.
Ve bir hastaya bakan, yaşlısına omuz veren,
Yükü sessizce taşıyan siz güzel insanlar…
Bilin ki: Bu dünyadaki en ağır, en kutsal emek sizindir...
Evlenince aşk bitmez, zamanla aşk bitmez, yaşlandıkça aşk bitmez, aynı evde yaşayınca aşk bitmez. Aşk özensizleştikçe biter, sözünde durmadıkça, değer verdiğini göstermedikçe biter. Nasıl olsa gitmez diye düşündükçe biter.
Haberlere bakmak istemiyordum. Kaçıyordum hep,etkilenme sürem bayağı uzun oluyor diye. Şimdi okuyunca gözlerim dolu dolu kaldım öylece.. ve bu hikaye sadece ölen insanlardan birine ait. Allah sabırlar versin. Dayanması çok güç. Mekanlar cennet olsun 😔
1- İşe giden kocasını her sabah balkondan el sallayarak ugurluyordu kadın.
Kocası da mutlaka kafasını kaldırıp el salladıktan sonra biniyordu arabaya.
Kadın sonra sabah sporunu yapıyor, saçına biguduleri sarıp ev işlerini yapiyor, akşam kocasıyla el ele dışarı çıkıyorlardı.
Geldiklerinde adam karısının kapısını açıyor, yine el ele eve giriyorlardı.
Her şeyin kıymetsizce çeşitlendiği bu dünyada aynı hayale inanmayı başarmak.. Dahası hayali beraber kurup beraber gerçekleştirmek. Ötesi yok benim için