Bizde de zamanında (2018) vizyona girmiş ama pek izlenmemişti. "Muhtemel Aşk"ta (In the Aisles) Franz Rogowski ve Sandra Hüller birbirlerine aşık olan iki market çalışanını canlandırıyorlar. Güzel, sakin sakin akan, dokunaklı bir emekçi sınıfı hikayesi...
Sentimental Value'nun benim için yılın en iyi filmi olmasının yanısıra uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir senaryo izlememiştim. Eskil Vogt'un senaryosu ders diye okutulması lazım.
Oscar almasına mutlu oldum ama almasaydı da farketmezdi zaten; Sentimental Value son dönemde izlediğim en güzel film, bu final de en yüksek sesle konuşan sessizliklerden biri.
Diziyi bitirdim ve özellikle ilk üç bölümün perde arkası özelinde konuşmak istiyorum. Zira beni diziye kenetleyen bu kısımdı. Toplumsal cinsiyetin kadına ve anneliğe atfettiklerinin müşterek ebeveynliğe karşı duruşu, kadına külfetleri yüklerken erkeklere sadece bir sıfat vermesi+
Kabe'de Hacılar ne diyor bilmiyorum ama araştırmalar Türkiye'de üç çocuktan biri okula aç gidiyor diyor.
Bir de Google bu bakanın çocuğu Charles de Gaulle Fransız Lisesi’nde okuyor diyor!
6 Şubat, hükümetin depremden önce imar affı yaptığı, depremden sonra iban attığı, çadır sattığı ve finalde asrın felâketi diye sattığı, tamamen ihmaller zinciri sonucu gerçekleşmiş büyük bir insanlık dramıdır, politiktir
Epstein meselesi çürük birey hikayesi değil sınıfsal bir sistem meselesidir.
Çünkü üretim araçlarını elinde tutan sınıf yalnızca artı-değere değil hukuka siyasete ve ahlaka da hükmeder.
Kapitalizmde sermaye biriktikçe dokunulmazlık da birikir. Hukuk eşit görünür ama pratikte sınıfsaldır. Yoksullar için ceza, zenginler için pazarlık vardır.
Epstein dosyalarının yıllarca kapalı kalması isimlerin sansürlenmesi tesadüf değil egemen sınıfın kendi iç çelişkileri derinleşmeden gerçekler açığa çıkmaz.
Bu yüzden sorun ahlaksız birkaç zengin değil ahlaksızlığı yeniden üreten kapitalist düzendir.
Epstein konusu bir avuç kapitalistin, aşırı zenginleşmesinden dolayı "insan"a aşırı yabancılaşarak, insanlıktan çıkmış fantezilerinin ifşası. Birazcık kitap okuyan biri yani soyut düşünmeyi geliştirmiş biri, böyle vakaların her dönemde, her yerde olmuş ve bundan sonra da olabileceğini bilir. Çünkü böyle bir şey ancak sınıflı bir toplumda olabilir. Yani insanın insan üzerindeki egemenliği.
Bir avuç ultra zengin, servetleri sayesinde insanlıktan o kadar kopuyor ki, insanları eşya gibi görüyor. Bu yabancılaşma, aşırı zenginliğin doğal sonucu. Para o kadar çok ki, artık hiçbir sınır, hiçbir ahlak, hiçbir empati kalmıyor. Yasalar, adalet, vicdan hepsi satın alınabilir hale geliyor. Tarihe bakınca aynı şey hep var. Sınıflı toplumlarda egemen sınıf, ezilenler üzerinde her türlü hakkı kendinde görüyor. Roma'da patrisyenlerin kölelerle yaptığı, feodal lordların serflerle yaptığı, sömürgeci beylerin yerlilerle yaptığı. Bugün Epstein'ın yaptığı da aynı mantık. Servet = dokunulmazlık = insan üzerinde sınırsız egemenlik hakkı. Bu sapkınlık bireysel bir sapma değil, sistemin ürettiği bir sonuç. Eşitsizlik ne kadar derinleşirse, bu tür iğrençlikler o kadar normalleşir. Sınıfsız, eşitlikçi bir toplum olmadıkça, güç ve para birikimi insanı insan olmaktan çıkardıkça, bu tür vakalar bitmeyecek. Sadece şekil değiştirerek devam edecek.
artık çok yakın çevrem hariç kimseyle ciddi konuları hayata bakışımı falan konuşmamaya çalışıyorum. genelde insanlarla yüzeysel muhabbet edip her şeye gülüp geçiyorum ciddi bir konu açılırsa da dalgaya vuruyorum. beni anlamayacak insanlara bi şey anlatmak çok yorucu malsf.
“İnsanlar ikiye ayrılır; sevişebilenler ve sevişemeyenler” Evcilik (2024)
İnsanın en güçlü ama en kırılgan dinamiği arzu. Yok oluvermesi o kadar ani ve o kadar hazindir ki...
Peki, sevişebilen bir çiftin elinden arzuyu nasıl çalarsın (tarafları ayartmadan)? İşte bu şahane sorunun hikâyesi. İzlemek ve üzerine düşünmek lazım.
Başıma bir şey gelmeyecekse notu: Çok çok iyi fikir ama çok daha iyi uygulanabilirdi. Özellikle tatilci çiftin dinamikleri yüzeysel kalmış.
iktidarın işlediği en büyük kent suçlarını, nefes alınabilen, depremde insanların kaçabileceği tüm alanları betona hapsedip ranta açmasını da bir zahmet güzellemeyin. gar terminalinin 500 metre ötesinde binlerce kafe, restoran varken trenden, metrobüsten iner inmez ağzınıza kahveyi, yemeği koymasanız bir şey kaybetmezsiniz.
söğütlüçeşme'deki bu avm alanında yüzlerce meyve ağacı vardı, bir gecede 500'e yakın ağacı kesip tırlara koyarak kaçırdılar. arkeolojik sit alanı olarak belirlenen yer için önce viyadük yapılacak dediler, günün sonunda yüzlerce dükkanın olduğu bir avm'ye dönüştürerek, inşaatından işletmelerine kadar yandaş müteahhit ve sermayaye peşkeş çektiler. avm inşaatı yapılırken yayaların yürüyebileceği bir alan dahi bırakmadılar, yıllarca her gün on binlerce insan birbirinin üzerine, çamura, suya basarak can güvenliği hiçe sayılarak, trafiğin kilitlendiği yola taşarak işe gidip geldi.
istanbul'un yaşanacak bir kent olmaktan çıkarılıp herkesin zihnine sadece tüketimi soktukları için, kentin insan, çevre ve yaşam odaklı geleceğini kurgulayan nitelikli şehir plancıları cezaevlerinde çürütüldüğü için, günün sonunda iktidarın bu pespaye rant anlayışına övgü dizer hale geliniyor.
kamusal alan, kent belleği nedir bilmeyen, kentteki yoksulluğun boyutunu, para harcamadan insanların gidip oturacağı, nefes alabileceği alanların temel bir anayasal hak olduğunu tahayyül edemeyenlerin, yaşamla ilişkisini yalnızca tüketim endeksli kuranların, şehri rant ekonomisiyle betona hapseden iktidar politikalarının birer payandasına dönüşmesi de kaçınılmaz oluyor.
bu kentin kültürel mirasına önemli katkıları bulunan mahir polat'ın da altını çizdiği soruyla aynı kaygıyı içtenlikle paylaşan ve yaşayanlarla ancak yaşanabilir bir kent olgusunu inşa edebiliriz: “adımınızı attığımız yerde para harcamak zorunda mıyız? istanbul'un üstünde çatısı olan, para harcamadan kamusal olan bir mekanı yok. bir insan evinden çıktıktan sonra para harcamadan bir mekana gidemez mi bu şehirde?”
Tek başına kahve içmek, yürüyüş yapmak, sinemaya/tiyatroya/söyleşiye gitmek ve sürekli kitap okumak kendiyle ve hayatla barışık olmak demek. Bu da ruhu o kadar besleyen ve temiz tutan bir şey ki.