Türkiye'de hiçbir risk almadan en tatlı parayı kazanan emlakçı terörü:
• Ev sahibinin ev için riske attığı sermaye: 10.000.000 TL
• Kiracının her ay çalışıp ödediği para: 35.000 TL
• Emlakçının kapıyı açıp 2 telefon fotoğrafı çekerek aldığı komisyon: 35.000 TL + KDV!
Emlakçılık hizmet değil, açıkça aracı sömürüsüdür.
#konut
Dostoyevski’nin "Yeraltından Notlar" kitabında anlatıcı, bir bilardo salonunda kendisini bir eşya gibi kenara iten subayı saplantı hâline getirir. Onunla sokakta omuz omuza çarpışıp eşit olduğunu kanıtlamak için günlerce plan yapar. Hatta sırf bu an için borç parayla paltosuna şık bir kunduz yakası bile diktirir. Nihayet Nevski Bulvarı'nda subayın omzuna bilerek çarpar. Ancak subay bu durumu sıradan bir temas sanıp hiçbir tepki vermeden yürüyüp gider. Başkarakterin zihninde kurguladığı o büyük isyan, karşı tarafın gerçekliğinde yer bile tutmamıştır.
İnsan, iç dünyasında yürüttüğü savaşların dışarıdan da aynı netlikte görüldüğünü sanır. Birine duyulan öfke veya ona karşı planlanan bir hamle, çoğu zaman sadece onu kuran kişinin zihnini yorar. Karşımızdakine bir ders verdiğimizi ya da onu sarstığımızı düşündüğümüz anlarda, o kişi genellikle bizimle aynı savaşın içinde bile değildir. Bir çatışmadaki en ağır yenilgi, karşı tarafın sizinle savaşmaya tenezzül etmemesidir.
İnsanın bir “doğası” var ama insan ilk başta o doğasına karşı gelerek, yani ensest yasağı ile insan oluyor. Bu düşünen/oynayan/politik… hayvan tanımlamaları iyi hoş ama bana kalsa insan alamet-i farikası bizzat kendi doğası ile mücadele etmek olan hayvandır.
Japonya’da bir trafik polisi, fark etmeden içerisinde Japonya Başbakanının bulunduğu araçtan kenara çekmesini istiyor.
Araç kenara çekiyor ve polis arkada oturan Başbakanı görüyor…
Şu durumun başka ülkelerde yaşandığını ve sonrasın polisin yaşayacağı sıkıntıları düşünsenize?
Japonya’da polisin ayrım yapmadığı için terfi alacağı konuşuluyor.
During the Nuremberg Trials, Hermann Göring gave an interview to psychologist Gustave Gilbert and said:
“Of course the people don’t want war. Why would some poor farmer want to risk his life in a war when the best he can hope for is to come back to his farm in one piece?
Naturally, people don’t want war. No one wants war in Russia, England, America — not even in Germany. That’s obvious.
But in the end, it’s the leaders of a country who determine policy. And it’s always a simple matter to drag the people along, whether it’s a democracy, a communist state, a parliament, or a fascist dictatorship.”
Gilbert objected:
“But there is one difference in a democracy — the people have a voice through their elected representatives.”
To which Göring replied:
“That’s all well and good, but whether the people have a voice or not, they can always be brought to the bidding of the leaders. That is easy. All you have to do is tell them they are being attacked, and denounce the pacifists for lack of patriotism and for exposing the country to danger. It works the same in any country.”
— Nuremberg Diary, April 18, 1946
Doesn’t it sound familiar?
Ünlü bir sinir bilimci var: Robert Sapolsky.
“Zebralar Neden Ülser Olmaz?” adlı kitabında tam da taşı gediğine koyuyor.
Doğada bir zebra düşün.
Bir aslan tarafından kovalandığında inanılmaz bir stres yaşar. Kalp atışı hızlanır, kortizol yükselir, beden alarma geçer. Ama bu kriz kısa vadelidir. Ya kaçıp kurtulur ya da ölür. Eğer kurtulursa birkaç dakika sonra yeniden otlamaya başlar.
Aslan da bir sonraki hafta ne yapacağını düşünmez.
Emeklilik fonunu hesaplamaz.
Sosyal statüsünü sorgulamaz.
Modern insana geldiğimizde işler değişir.
Fiziksel bir tehdit olmadan, sadece düşünce gücümüzle geçmişi ve geleceği şimdiye taşıyarak bedenimizi sürekli alarm halinde tutmayı başardık. Bravo bize.
İşte insan stresini hayvanlardan ayıran temel fark burada başlıyor: bilinç.
Bu noktada bir başka önemli isim devreye giriyor: Antonio Damasio.
“The Feeling of What Happens” kitabında çok net bir ayrım yapıyor.
Diyor ki:
Duygular (emotions) biyolojik ve bedensel tepkilerdir.
Hisler (feelings) ise bu tepkilerin zihinsel deneyimleridir ve bilinç gerektirir.
Yani korku bir duygudur.
Ama “ya tekrar olursa?” diye zihinde dönen endişe bir histir.
Zebra aslanı gördüğünde korku yaşar.
Aslan gittikten sonra korku biter.
Ama insan…
O aslan gittikten sonra da zihninde yaşamaya devam eder.
“Ya yarın yine gelirse?”
“Ya bir dahaki sefere kaçamazsam?”
“Ya herkes benim zayıf olduğumu anlarsa?”
Biz duyguyu zamana yayarız.
Tehdidi zihinsel olarak üretiriz.
Henüz olmamış olana karşı bedenimizi savaşa sokarız.
Literatürde buna “öngörüsel endişe” denir.
Yani ortada gerçek bir aslan yoktur.
Ama beden yine de koşuyormuş gibi yaşar.
Sorun stres değil.
Sürekli açık kalan alarmdır.
Ve modern insanın en büyük paradoksu şudur:
Zekâ sayesinde geleceği planlayabiliyoruz.
Ama aynı zekâ yüzünden hiç gelmemiş tehditler için bugünümüzü yakıyoruz.
My doctor was always 45 mins late, every visit.
No apology it’s just "Take a seat."
Last time I waited 1 hour 20 mins then I left.
Then wrote a google review. I wasn’t mean but just honest: "Always late, brings a book."2 stars.
He called me that night from his personal cell.
"You think I'm late because I don't respect your time?"
I said "...yes?"
Banka soyulunca zarar müşteriden mi karşılanıyor? Hayır. 🏦
Marketten ürün çalınınca bedeli diğer müşteriler mi ödüyor? Hayır. 🛒
Peki konu elektrik olunca, neden başkasının kaçak kullanımını biz ödüyoruz❓❓❓
Özelleştirme "verimlilik" demek değil miydi?
#Zam#Elektrik #KayıpKaçak
#Adalet #Elektrik #GününSorusu
Yer: Tunceli…
AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nda bir vali, aynı zamanda başmüfettiş…
İddiaya göre;
Milletin parasıyla yapılmış bir Gençlik Merkezi’nde oğluna “özel bir oda” tahsis ediyor.
Uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada tecavüz ediyor.
Daha sonra Gülistan’ı Sarı Saltuk Viyadüğü yakınlarında, Uzi marka bir silahla kafasından vurarak öldürüyor ve Pertek ilçesine bağlı bir köyde gizlice gömüyor.
Valinin koruma polisi de katile yardımcı oluyor.
Bu korkunç cinayetin izlerini yok etmek için devletin tüm imkânları devreye sokuluyor.
Vali, aileyle görüşüp Gülistan’ın SIM kartını alıyor. Bir bilişimci polise SIM kartın şifresini kırdırıp tüm mesajları sildiriyor.
Cinayet delilleri yok edilirken 10 bin dolar harcanıyor; bu da valilik bütçesinden ödeniyor.
Gülistan’ın gömüldüğü yeri bilen vali, kolluk kuvvetlerini farklı bölgelere yönlendirerek aylarca yanlış yerlerde arama yaptırıyor.
Dönemin emniyet müdürü de tüm kamera ve istihbarat verileri elinde olmasına rağmen, aramanın doğru yerde değil, ısrarla baraj gölünde yapılmasını istiyor.
Gülistan’ın tecavüze uğradığına dair hastane kayıtları, hastane başhekimi tarafından siliniyor.
Ve bu doktora Sağlık Bakanlığı “Yılın Doktoru” ödülünü veriyor.
Vali de kendisini, yaptığı “başarılı hizmetlerden dolayı” İl Sağlık Müdürü olarak atıyor.
Bu arada Türkçe Olimpiyatları’na da katılan vali, “Gülüm Benim” şarkısını söyleyen Bangladeşli kıza övgüler yağdırıyor.
Valinin oğlu ise, babasının koruma polisiyle birlikte işlediği cinayetin devlet gücüyle örtülmesinin verdiği güvenle hayatına kaldığı yerden devam ediyor.
Altında BMW 420, lüks tatiller, eğlenceler ve uyuşturucu partileri…
Tunceli’ye kayyım belediye başkanı olarak da atanan vali, bir yandan da çok sayıda ihaleye imza atmaya devam ediyor.
Bu korkunç hikâye, aslında AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nın bir özeti.
“Dicle’nin kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, ondan Ömer sorumludur” diyerek samimi insanların oyunu alıp iktidara gelenlerin inşa ettiği kokuşmuş, hatta topyekûn çürümüş düzenin küçük bir resmi…
Bu korkunç cinayetin üzerinin devlet gücüyle örtüldüğü yıllarda görev yapan Adalet Bakanları, İçişleri Bakanları, savcılar ve diğer tüm yetkililer bugüne kadar tek bir kelime etmediler.
Gülistan’ın ailesinin ahı arşa ulaştı, gözyaşları pınar oldu aktı.
Siz ey sorumlular, gece başınızı yastığa nasıl koyuyorsunuz?
Bir gün hesap vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?