Kadını pilav makinesi olarak görüp evlenen adam aklı başında bir kadın için kayıp değildir. Kendini elemesi kazançtır. Ama bu hikayelerin asıl amacı kadınlara değeriniz sadece hizmetiniz kadar mesajını iletmek. Çünkü ataerkil sistemde bu mesaj çok işe yarıyordu. Açıklayayım:
The proliferation of this quote is so interesting to me. It's often posted by right wing chuds who use it to defend conventional aesthetics ideas — such as the importance of having a lean, athletic body type — but they don't really understand Rick's work.
Let's talk about it. 🧵
Bir şehir için veya bir restoran için, hiç fark etmiyor; en iyi reklam aracı, tartışmasız nitelikli tasarım.
Manisa adı yurt içinde ve yurt dışında daha önce hiç bu kadar etkili ve verimli şekilde yer almadı, bu kadar zikredilmedi, merak uyandırmadı.
Manisa çok önemli bir eşiği, yurt dışındaki önemli mimarlık ve tasarım yayınlarında bile sıklıkla paylaşılan bu nitelikli projeye sahip olarak geçti.
Darısı, nitelikli tasarımın etkisini görebilen başkanların yönettiği başka kentlerin başına 🙏
Mimari Tasarım: Yalın Mimarlık
Müze Küratörü: Heval Zeliha Yüksel
İşveren: Manisa Büyükşehir Belediyesi
*Bahsettiğim eşiğe örnek: Eskişehir’e OMM’nin açılması (bu örnek çeşitli sebeplerle -mimarı çok ünlü diye değil- daha etkili tabii)
Edward Hopper, eşi Josephine'in sürekli kedisiyle vakit geçirmesinden rahatsız olduğu için 1932 yılında bu çizimi yapmış.
Bu çizimi ilk gördüğünüzde size çok masumane ve tatlı gelmiş olabilir. Ancak bu çizimin arkasında çok toksik bir ilişkinin hikayesi yatıyor. Bugün size biraz Hopper ailesinin dedikodusunu yapacağım.
Edward Hopper ve eşi Josephine Hopper evliliklerinin ilk yıllarında çocuk isteseler de bu istekleri bir türlü gerçekleşmez. Sonrasında ise hayatlarına Arthur (kedi) girer. Çocukları olmayan çift için Arthur, özellikle Jo açısından yoğun bir duygusal bağın temsili haline gelir.
Jo’nun günlükleri ve biyografik kaynaklara baktığımızda kedilere büyük bir sevgisinin olduğunu da görürüz. Kendisi de bir ressam olan Jo'nun hikayesi de başlı başına ayrı bir konu aslında.
Josephine Nivison Hopper, 1910’lar ve 1920’lerde New York sanat çevresinde aktif bir ressamdı. Robert Henri çevresinde yetişti. Yani Ashcan School geleneğinden gelen, figüre ve gündelik hayata yakın bir resim anlayışı vardı. Suluboya ve yağlıboyada güçlüydü ve özellikle kadın figürleri ve şehir sahneleri üzerine çalışıyordu.
Brooklyn Museum ve Pennsylvania Academy of the Fine Arts gibi kurumların karma sergilerinde yer aldı. 1920’lerde New York’ta çeşitli grup sergilerine düzenli olarak katıldı; adı eleştirmenler tarafından “istikrarlı ve disiplinli” bir ressam olarak anılıyordu.
Suluboya alanında özellikle dikkat çekiyordu ve hatta bu alanda Edward Hopper’dan daha erken kabul görmüştü. Edward Hopper’ın kariyerindeki büyük kırılma da doğrudan Jo sayesinde oldu. 1924 yılında Hopper’ın işlerini Brooklyn Museum’daki bir sergiye sokmayı başardı. Bu sergide Hopper’ın suluboyaları satıldı. Bu, Hopper’ın kariyerindeki ilk ciddi satış ve görünürlük dalgasıdır. Yani Hopper “geç keşfedilen dâhi” olmaktan çıkıp sanat piyasasına burada girer.
Evlilikten sonra tablo yavaş yavaş değişir. Jo’nun sergi sayısı azalır, üretimi düzensizleşir. Buna karşılık Hopper’ın işleri yükseldikçe yükselir ve nihayetinde Josephine artık Hopper'ın resimlerine modellik yapan, ona menajerlik yapan, galerilerle bağlantı kuran, sergi listelerini tutan, hatta Hopper’ın resimlerindeki renk notlarını bile kaydeden ve elbette evdeki vaktinin çoğunu kedisiyle geçiren bir kadına dönüşür.
Tam da bu yüzden kedi karikatürü masum bir şaka olmaktan çıkar. Bu basit karikatürün arkasındaki psikolojiyi ve hikayeyi görmeden etkileşim için çok paylaşılıyor son günlerde. Ama en başta belirttiğim gibi durum biraz karmaşık...
Josephine Nivison Hopper, kariyerinin başında sergilere giren, müzelerde yer bulan, hatta Edward Hopper’dan önce kabul gören bir ressamken, evlilikten sonra yavaş yavaş destek rolüne çekilir. Kendi üretimi azalır ve sesi yavaşça kısılır. Toplumun kadınlara biçtiği "yardımcı" rolünü oynamaya başlar. Buna karşılık Edward Hopper’ın dünyası genişler. Bu dengesizlik sadece profesyonel değil, duygusaldır da...
İşte Arthur, yani kedi, tam bu noktada devreye girer. Jo’nun şefkatini, ilgisini, zamanını verdiği bir varlıktır Arthur. Hopper içinse zaten paylaşmak istemediği bir ilginin başka bir yere kayması demektir. Karikatürdeki hayvansı, huzursuz figür (Hopper'ın kendisi) bu yüzden önemlidir. Hopper kendini güçlü bir erkek olarak yansıtmaz, ilgi bekleyen, alıngan, kıskanç bir varlık olarak çizer. Bu durum da toksik bir ilişkinin nadir görülen dürüstlük anıdır diyebiliriz.
İlişkileri şöyle işler: Jo verir, Hopper alır; Jo konuşur, Hopper susar; Jo uyum sağlar, Hopper merkezde kalır. Kavgalar çıkar, bağırışlar olur, günlerce konuşulmaz. Ama düzen değişmez. Çizime verilen isim "Status quo" yani "Mevcut Durum" tam olarak budur. Kimse mutlu değildir ama kimse yerinden de kalkmaz.
Kedi karikatürü bu yüzden komiktir ama acıtır. Çünkü mesele gerçekten kedi değildir. Mesele, Jo’nun hayatında kendine ait bir alan yaratmaya çalışması ve Hopper’ın bunu bile tehdit olarak algılamasıdır. Jo’nun sanatı, arkadaşları, hatta kedisi bile bu ilişkinin içinde “fazlalık” sayılır.
Karikatürün bir noktada korkunç olmasının asıl sebebi Hopper'ın gerçekten de Jo'yu inanılmaz bir şekilde bastırmasıdır. Jo’nun tuttuğu günlükler bu yüzden çok önemlidir.
Jo, kavgaları süslemeden, yumuşatmadan yazar. Bağırışlar, kapıların kilitlenmesi, eşyaların fırlatılması, odalara kapanmalar, Hopper’ın fiziksel olarak alanı kontrol etmeye çalıştığı anlar… Metinlerde zaman zaman “keskinlik”, “tehdit”, “kontrol kaybı” gibi ifadeler geçiyor. Bazı biyografi yazarları, özellikle mutfakta geçen bir tartışmaya dair satırlardan yola çıkarak, bıçakların işin içine girmiş olabileceğini ima ediyor. Ama bu, Jo’nun açıkça “bıçak çekildi” dediği bir itiraf değil; daha çok satır aralarından okunan bir ihtimal.
Asıl mesele zaten tek bir an değil. Bu evlilik, yıllarca süren bir yüksek tansiyon hâli. Hopper susuyor, içine atıyor, kontrol etmeye çalışıyor. Jo konuşuyor, yazıyor, patlıyor. Fiziksel şiddetin eşiğine gelinen ama çoğu zaman orada durulan bir çizgi var.
Bu yüzden bu resim bize ilk bakışta masumane gelse de altında bir ilişkinin enkazı yatıyor. 🖤
@_aybecer_@bozpek Onlardan bir beklentimiz yoktu çünkü. Mansur Yavaş’a koşullarımız iyileşsin diye oy verdik ama hala arabasız bir yerden bir yere gitmek kabus, hala yağmur yapınca her yeri sel basıyor.
@ZetLorento Hocam Mullvad’ı ne zaman kullansam sonrasında bağlantı sorunu yaşıyorum. Ayarları kurcaladım ama nafile bilgisayarı kapatıp açmadan düzelmiyor. Sorun ne olabilir?
İslamcılar, emperyalizmi ve sömürgeciliği anlamayan yüzeysel ve vasat insanlar oldukları için sanıyorlar ki işgalciler bir ülkenin kültürünü, giyinişini, dinini falan değiştirmek için o ülkeyi işgal eder. Oysa emperyalist işgalciler bunlarla ilgilenmez. Misal İngiltere, dünyanın hemen her yerini işgal etti, peki hangisinde halka vals yaptırdı? Hangisinde kılık kıyafet değiştirdi? Hiçbirinde. Tam tersine adamların asıl ilgilendiği şey iktisadi sömürü olduğu için işgal ettikleri yerlerde geleneksel bir kukla yönetici sınıfı kurup insanlar sömürüye ayıkmasın ve isyan etmesin diye o toplumlara bolca din ve gelenek pompalarlar.
Emperyalist ve oryantalist Batılı için en ideal Doğulu, hayvanat bahçesindeki egzotik bir hayvan veya etnografya müzesindeki arkaik bir obje gibi olandır. Öyle kalmasını ister, kendisine benzemesini istemez çünkü Doğulu öyle kaldıkça Batılı bu öteki imgesi üzerinden karşısına konumlandırdığı kendisini de tanımlar. Batı hekimdir, Doğu kahindir. Batı moderndir, Doğu arkaiktir. Batı akılcıdır, Doğu kadercidir. Batı gelişmiş hükmedendir, Doğu geri kalmış boyun eğendir. Buradan kendi işgal ve sömürüsüne meşruiyet çıkarmaya çalışır. Bu rolden çıkmak yani Batılı gibi olmak isteyen Doğulu, Batılı için tehdittir. O yüzden dünyanın dört bir yanındaki modernleşme, aydınlanma hareketlerinin karşısında yer almıştır. O yüzden dünyanın neresinde bir gerici güç varsa gidip onu desteklemiştir. Şimdi bizdeki İslamcılar kalkıp Türk modernleşmesine aynı Batılı oryantalistler gibi eleştiri getiriyor. Ellerinden gelse ülkeyi komple sarı filtreyle de kaplayacaklar.
companies like Facebook record every imaginable interaction their users have with the platform. they log each of your clicks and taps. they keep track of how long your gaze lingered on a post, whether you were on the same WiFi as that woman who might be your friend, which instagram reel you watched three times.
for a single user this is quaint, but these practices are done on a planetary scale across all technology giants. they create petabytes of data per day and keep it for as long as the European regulators will let them. then they can have machine intelligence instrument it into useful knowledge for their cybernetic control systems that build newsfeeds, serve ads, decide how much compute to spend on you, which SKUs should be in which warehouses right before you want them. the Hive metastore bills run into the billions
hospitals throw most of their data and telemetry out after each case, every single day. they record videos of vascular surgeries, endoscopies, discovering interesting physiologies. sometimes they're not recorded at all and most of them the time they delete them as soon as they’re done
it's even worse for physiologic waveforms (ECG, EEG, arterial lines) which are essentially never recorded anywhere at all. milisecond scale views of patient's brains, vasculatures, hearts are generated and instantly destroyed. all of these time series of course predict people's hearts stopping, brains exploding, etc ahead of time. surgeons teleoperate robots, none of the micro-movements are recorded, policies never learned, never correlated into which outcomes were successful or not
this would be unthinkable to most software people whose instinct is to record everything everywhere never mind the cloud costs, because we are sure there will be some use for it later and some model to be trained later. i don't have a prescription here per se my point is just that our civilization routinely hoards and treasures some of the silliest data in the world "i pressed like on the john pork reel" & destroys much of all the most important data it generates and limits what machines can learn
Son 30 haftanın Cuma hutbeleri metinlerini inceledim.
Din adı altında halka dikte edilen alt mesajların ne olduğunu keşfetmeye çalıştım.
Genel ideolojiyi tespit ettiğimi düşünüyorum, milli-ümmetçi bir birlik ve itaat içinde, halkın gündelik davranışlarını tüketimden dijital dile kadar siyasi odaklı bir ahlaki hatta hizalamak.
Dış politikada Gazze meselesi, iç politikada aile hukuku ve her ikisini de bir arada tutan kavram olarak birlik ve itaat ön plana çıkıyor, tüm hutbeler bu üç ana eksene oturuyor.
Bu çerçeve Kuran ayetleri ve hadislerle rasyonalize edilmeye çalışılıyor. Yani Kuran'ın insanlara mesajı değil de sanki siyasi mesajın Kuransallaştırılması gibi bir fonksiyon gözlemleniyor. Gündelik ne alıp sattığımız, suyu nasıl kullandığımız, sosyal medyada nasıl konuştuğumuz gibi konular din temelli meşrulaştırma yöntemi kullanılarak bir tür bilinç kontrol enstrümanına dönüştürülüyor.
Hutbelerin karakteristik yanı, her tür makro çağrıyı mikro gündelik itaat pratiklerine gömüyor olması. Örneğin su konulu hutbede kaynak yönetimini israf haramdır ve suyun bir damlasını dahi israf etmeyin ilkesiyle kişisel davranış düzeyine indiriyor, suyu toplumsal hak ve gelecek nesil emanetine çevirerek çevre ve iklim politikasını ibadet ahlakıyla birleştiriyor. Fakat bunu yaparken kamusal israfa hiç değinmiyor, dini sadece en alt tabaka halkı bağlayan, bireysel boyutu alakadar eden bir öğreti olarak dayatırken yönetici erkin ve kamusal israfın boyutlarını görünmez kılıyor. Bu ustaca kurgulanmış bir retorik. Adeta din mühendisliği.
Metinlerde hiç rastlanmayan konular ise şunlar:
- Şirk ve Allah'tan başka otoritelere itaat
- Tağut
- Adaletle karar verme ve yönetme
- Emanet ve liyakat,
- İstişare ve şura
- Yönetim süreçlerinin katılımcılık ve ehliyet ekseninde nasıl kurulacağına dair Kurani ilkeler
- Ölçü ve tartı adaleti
- Rüşvet ve iltimas yasağı
- Servet yığma, varlık yoğunlaşması ve dolaşım adaleti
- Servetin sadece zenginler arasında dolaşmaması ilkesi
- Usul ve şeffaflık, borçların yazımı
- Borçları erteleme veya affetme
tema olarak hiç rastlanmıyor.
Ayrıca Kuran'da anlatılan Nebi kıssalarına da ya hiç değinilmiyor ya da Lut kavmi gibi eşcinsellik konularda devlet politikasına hizmet eden alanlardan faydalanılıyor. Nadiren Firavun-Musa anekdotları geçiyor.
Bir de son 30 hutbede en fazla kullanılan kelimelerden bir kelime bulutu oluşturdum. Cuma hutbelerinin siyasi fonksiyonu bakımından bize hayli fikir verebilir.
birlik
beraberlik
ümmet
vatan
millet
devlet
mazlum
zalim
kardeşlik
itaat
mahremiyet
aile
nesil
gençlik
ahlak
israf
zekat
fitre
kurban
kul hakkı
kamu hakkı
boykot
Gazze
Filistin
Kudüs
siyonist
merhamet
vicdan
dezenformasyon
@Deniz_A8 Kaldırımlar (varsa) felaket, kırık dökük. Kaldırımda yürürken saçma bir çukura basıp ayak bileğini kıran arkadaşım var. Tüm şehir arabası olmayanlara işkence olsun diye planlanmış gibi.
@mertcobanov Logitech’in dikey mouselarından biri, soğuk kompres ve belirli noktalara masaj + egzersiz iyi geliyor. Bir de ben neural terapi aldım bir tür anestezik madde enjekte ediyorlar ağrı 3. seanstan sonra geçti.
Türkiye'nin sosyal devletine siyaset biliminde "sadaka devleti modeli" denildiğini biliyor muydunuz? Sadaka devleti bol bol para, hizmet, ürün dağıtabilir ama bunları yasal hak olarak vermez, sadaka olarak verir. Neden?
Now @X has blocked Bianet – a respected Turkish outlet covering human rights issues for more than 2 decades, with 365,000 followers on X – in Turkey. Does @GlobalAffairs have anything to say about this?