paper rings | #vminau
jimin, arkadaslarinin ayarladigi kor randevulardan kacmak icin sevgilisi oldugunu soyler ve ortak proje arkadasi taehyung'a geri donulemez bir teklif yapar.
eyes closed | #jikookau
jeon jungkook, beş sene önce yollarını anlaşarak ayırdığı eski sevgilisi park jimin'i tanıdıklarının evlilik töreninde görür. fakat jimin'in yanında ikiz çocuklar vardır ve jungkook'a benzerlikleri gözle görülür.
Videodaki gencin çektiği ateşli nutuk ve mevzu hakkındaki yorumların bir bölümü, Müslüman kadınların bir türlü bir yere sığdırılamayışının özeti adeta. Camilerde kuş yuvası kadar bölümlere sıkıştırılıp ayakkabılıklara secde ettirilen, çoğu kez abdest alacakları bir şadırvan bile bulamayan, teravih namazında hasbelkader fazladan iki saf tutunca “niye namazınızı evde kılmıyorsunuz” diye üst perdeden fırçalanan kadınlar, tüm bu dışlanma ve ötekileştirilmenin üzerine bir de “İslam’ı mükemmel biçimde yaşamamakla” suçlanıyorlar sık sık. Aile yok oluyor, ahlak bozuluyor, dinden uzaklaşılıyor diye feveran edenlerin bir numaralı suçlusu daima kadınlar oluyor. Toplu taşımada her Allah’ın günü çiftlik hayvanları gibi üst üste yığıldığımızda hiç umursanmayan mahremiyet hassasiyeti, konu Kâbe duvarı veya cemaatle kılınan namaz olunca arşa çıkıyor.
Müslümanları “yaşamdaki tüm kötülüklerin kaynağı” olarak görenler bu yazdıklarımı çok beğenecek muhtemelen. Keyifleri arşa çıkmadan not düşeyim: Siz de aynısınız. Bu bir “erkeklik sorunu” çünkü; din, ırk, ideoloji, sınıf vs. değil. Üniversitelerde, ajanslarda, yayınevlerinde, siyasi partilerde, hastanelerde, gazetelerde, şirketlerde kadınlara ne gözle bakıldığının, onlara yapılan muamelelerin, uğradıkları ayrımcılıkların hikâyesini yazmak, neredeyse bir insanlık tarihi yazmaya eşdeğer. Bu dünyayı erkekler kurdu, erkekler yönetiyor, kaymağını en çok erkekler yiyor ama ödenecek bedelin faturası genellikle kadınlara kesiliyor.
Yanlış hatırlamıyorsam, Thomas Carlyle’a biri soruyordu, “Dünyayı nasıl değiştiririz” diye. O da şu cevabı veriyordu: “Önce kendini değiştir ki dünyadan yaramaz biri eksilsin.” Kendinizi değiştirin beyler, kendimizi değiştirelim. İstesek de daha fazlası gelmez zaten elimizden.
🐨 Merhaba. Nasılsınız, iyi misiniz?
Kavurucu bir yaz mevsimi.
Terhis olalı şimdiden iki ayı biraz geçti.
Los Angeles’ta üyelerle birlikte yaşıyor, çalışıyor, eğleniyorum.
Gerçekten çok garip bir deneyim,
sanki “Bon Voyage Pyeongchang” gibi yabancı bir his.
Şimdiden tuhaf geliyor, değil mi?..
Her neyse, bir yerlere doğru gayretle ilerliyor gibi hissediyorum.
Buraya geldikten sonra düşünmek için çok zamanım oldu.
Her sabah saat onda uyanıyor, spor yapıyor, yemek yiyor, 1-2 gibi işe gidiyor, 8-9 gibi işten dönüyorum.
Sonra kiraladığımız evin terasında tek başıma oturup geçmiş, şimdi ve geleceği…
bu baş döndürücü zaman kipleri üzerine düşünüyorum.
Aslında hiçbirini tam kavrayamıyorum.
Ne tam bir gülüş, ne de bir ağlayış;
her günü sadece koşarak geçiriyorum.
Benliğin aslında bir yanılsama olduğunu söylerler.
Bilim insanları, beynin farklı bölgelerindeki elektrik sinyallerinin toplamı diyor.
Buda ise akışın ve koşulların sonucu olduğunu söylüyor.
Sonra düşündüm, belki bizim ekibimiz de öyle.
Sabit bir varlık değil de, her gün değişen bir şey?
Kalplerimizin içinde, “Bangtan” hep farklı renklerde kağıtlar olsa gerek.
Şimdi, ben bile ne olduğunu, ya da aslında ne olduğunu dürüstçe pek bilmiyorum.
Ama bir şey var, otuzuma yaklaşırken bile
bu dostlarla birlikte bir şeyler yaratıyor olmak…
Şu anın kendisine kendimi adamak, şükretmek istiyorum.
Bir sonraki albümümüzün
neye dönüşeceğini ben bile hâlâ merak ediyorum ama çok uzun süredir unuttuğum şey, terasta otururken bu uzak yerde birlikte olma anlarının bir tür güzelliğe dönüşmesini dileyerek yazıyorum bunu.
Peki sizin renginiz şu an nasıl?
Sizi özlüyorum.
Gerçekten uzun bir zaman oldu, değil mi?
Ama tekrar buluştuğumuzda hiçbir şey olmamış gibi gelecek.
Söz veriyorum.
Yakında size uçacağım.
O zamana kadar elimden gelenin en iyisini yapacağım.
Sizi seviyorum.
—Namjoon Kim