Murat Bardakçı’dan yarım asırlık arkadaşı İlber Ortaylı’ya veda yazısı:
• Nerede ise yarım asırlık bir arkadaşınızın göçüp gitmesinin hemen ardından bir şeyler yazmak, hayli zordur. O dostun vefatı ne kadar yeni ise hakkında konuşmak da o kadar zorlaşır.
• Zira şaşırmışsınızdır, ahbâbınızın ebediyyen gittiğinin henüz tam farkına varamamışsınızdır ve kafanızı toparlayıp birkaç söz edebilmek size güç gelir.
• Dün vefat eden ve yakın arkadaşlarımın en başında gelen İlber'in ardından şu anda ben de bu vaziyetteyim ve yarım asır boyunca devam etmiş dostluğumuzun rengârenk hatıraları şimdi dört bir yanımda resmigeçit yapıyorlar...
• Artık hiçbiri hayatta olmayan eser sahibi gerçek âlimler ile keyifli ve uzun sohbetler, aristokrasinin son temsilcileri ile geçirdiğimiz ve tarihi hadiselerden o hadiseleri sanki o anda yaşıyormuşçasına bahsettiğimiz anlar, mutlaka espriler yaparak yahut kahkahalar atarak konuştuğumuz ve sabahlara kadar devam eden kültür, asalet ve zarafet dolu geceler ile o gecelerin değişmeyen ritüeli: İlber ile etrafı çekiştirmemiz, orada bulunanlardan birinin 'Amma dedikoducusunuz haaa!' demesi üzerine İlber'in 'Dedikodu, mahalle karılarına mahsustur; bizim yaptığımız dedikodu değil, biyografi' cevabını vermesi, sonra o meşhur kahkahasını atması ve daha dünya kadar hoşluk...
• Yarım asra yaklaşan bir arkadaşlık, işte böylesine dolu ve güzel hatıralar bıraktı…
• Bu yazı, İlber'in ardından bastıran hüznün ve elemin tazeliği sebebiyle kısa, işte bu kadar olacak...
• Ama, senelerden bu yana düşündüğüm bir hususu da yazmam gerekiyor:
• İlber keşke bu kadar gezmese, şu davet benim o konferans senin diyerek kapı kapı dolaşmasa, evini sadece akşamdan akşama uğranıp uyumaya yarayan bir mekân olarak görmese ve oturup çalışsa idi, eminim ikinci bir Bernard Lewis olur ve hatta Bernard Lewis'i bile geride bırakırdı.
Nur içinde yatsın..."
İlber Ortaylı, tekerlekli sandalye ile katıldığı Ahmet Minguzzi duruşmasında gördüklerini böyle anlatmıştı:
“Karşımızda hem suçlu hem de küstah bir topluluk vardı…”
İlber Ortaylı (yurtdışına gitmek isteyen gençlere):
"Buradan kaçarım, giderim, orada yaşarım…
Yaşayamazsın, kimse seni beklemiyor. Beklenen mülteci gruplarından değilsiniz.
Adam olan baba evini terk edip, ahır yapsınlar diye dışarı çıkmaz."
Onunla sohbet her zaman sınava hazır olmanızı gerektirirdi. Neyi ne kadar bilirsek bilelim, dönüp bakışlarında onay arardık. Çoğu zaman katılmadığım görüşleri olurdu ama emin olun o tartışma bile bambaşka ufuklar açardı.
İtiraf edemesek te, çoğumuz icin aynı zamanda "bir gün geçmek" icin konulan bir hedefti.
Ulaşamadım o hedefe.
Tıpkı İnalcık Hoca'da olduğu gibi, erişilmezlerin yanına göçtü İlber Hoca.
Çok üzgünüm.
Değerli Ortaylı Ailesinin, tarih camiasının, Kronik Ailesinin, Milletimizin başı sağ olsun.
Mekânın cennet olsun Hoca'm.💐
Murat Bardakçı: Babanız asala terörünün zirvede olduğu dönemde büyükelçiydi. Asala babanızı şehit etseydi, ermeniler hakkında ne düşünürdünüz!
Pelin Batu: ermeniler hakkında bugünkü düşündüklerimi düşünmezdim!
- Yani illa helva mı kavrulsun ocağınızda?
Allah tufan geliyor dedi Nuh'a, dua et demedi sağlam bir gemi yap dedi. İnanan ayet, inanmayan masal desin ama gerçeğimiz bilimdir. Allah'ın emridir. Japonlar doğanın gerçeği diye uyguluyor, sen Allah'ın emri olmasına rağmen... Yıl 2025 toprağa sakinlik ver diye dua etmek... peki
“Oğlum, seni bekledim. Dönmedin. Çay ziyafetine gideceğini söyledin. Ancak ben biliyorum, sen cepheye gittin. Sana dua ettiğimi bilesin. Savaşı kazanmadan dönme. Annen.”
#ZübeydeHanım
Helalleşme kavramını 8 yaşındayken biliyodum çünkü babam göreve giderken hep annemle helalleşiyordu. Dönemeyebileceğini bile bile gidiyordu. Akşam huzurla otururken gelen telefonla “Pervariyi basmışlar” diye hışımla üniformasını giyip giderken, babam hep helallik istiyordu.
Vali Recep Yazıcıoğlu, Türkiye’deki vali imajını değiştiren biriydi. Konuşması hızlı, hareketleriyle yaramaz, hiperaktif bir çocuk gibiydi. Hiç durmayan söylemiyle tam bölgesinin adamı olarak en aykırı gelen yeni yeni fikirleri ortaya atardı. “İdarenin başında bir yerlere geçse de ortalık âbâd olsa” derdim. Kısmet olmadı.
Recep Yazıcıoğlu 1948 doğumluydu. Trabzon’un Köprübaşı ilçesinde (eskiden Sürmene’de idi) doğdu. Ankara Hukuk Fakültesi’nin bu öğrencisinin adı ilk defa Tokat Valiliği’yle duyuldu. Doğrusu çarpıcı bir gelişmeydi. Ordunun hak ettiği eli yüzü düzgün orduevlerinin, emniyet kuvvetlerine de inşası için polisevi projesine Tokat’ta başladı. Girdiği yere kazma ve proje de giriyordu, spor da etkin olarak bulunduğu yerlere getirdiği dallardı.
Konuşması hızlı, hareketleriyle yaramaz, hiperaktif bir çocuk gibiydi. Erzincan Valiliği’nde bir sahne beni çok güldürmüştü. Ciple geldik, Munzur’un kenarında durduk. Herkes Vali Beyi bekliyor, cipten biz indik. Halbuki Vali Bey arkadan çıkıp hemen atladığı aşağıda sudan yukarıya bakıyor. Dağın eteğindeki köyleri tırmanıyor ve yanında şehir ileri gelenleri, zannetmeyin ki toprak sahipleri veya ticaret odası reisi olacak; çift çubuğuyla uğraşan “Hacı amca”, kitabevi sahibi Erol, sonra bir avukat hanım, daha bunun gibi birkaç kişi. 70’ini geçkin hacı amcayla yamaç paraşütü yapıyor. Vali Beyin tayini çıkıp Aydın’a gittikten sonra oğlu gitmiş gibi hastalandı. Boş durmazdı. İnanılmaz bir proje başlattı, “Kemaliye’den Sivas Divriği’ye tünel açacağım” dedi. Merkezi hükümetten ses yok. Özel idare bütçesiyle işe başladı. Kemaliye (Eğin) kazasında nüfus azalmış, gidenler destek oldu. Proje bitti. İlk mahalli gayret ve vilayet özel bütçesiyle dağ delindi. Yol kısaldı.
Vali Recep yerinde duramayan sportmen yapılı bir gençti. Ankara’ya uğradığında fakültedeki dersime misafir konuşmacı olarak çağırırdım. Talebeler arasında seveni boldu; sınıf dolar taşardı. Hiç durmayan söylemiyle tam bölgesinin adamı olarak en aykırı gelen yeni yeni fikirleri ortaya atardı. Dinlemekten zevk alırdı. “İdarenin başında bir yerlere geçse de ortalık âbâd olsa” derdim. Kısmet olmadı. Denizli Valiliği sırasında aramızdan ayrıldı. Türkiye reformist bir idarecisini kaybetti. Biz de Vali Recep Yazıcıoğlu’nu, Türkiye’deki vali imajını değiştiren bir arkadaşı.
21 yıl evvel, 8 Eylül 2003'te resmi araçla ani bir kaza oldu ve vefat etti. Yatakta sükûnetle ölümü bekleyecek bir karakter de değildi. Doğduğu günden itibaren koşuşmuş, belli ki hep hızlı düşünüyordu, hızlı ve gürültülü konuşuyordu ve işlerin çabuk olmasına bakardı. Her gittiği yerde mahali halkın işini iyi yapanlarını bulurdu. Onun etrafındakiler ister fasulye eksin, ister avukat olsun, ister esnaftan olsun düzgün ve dinamik çalışan kimselerdi. Partileri mühim değildi. Bizim gibi gelen ziyaretçilerini saatlerce masada ağırlamak veya odada çay içmekle vakti kaybetmezdi. Günlük teftişlerini, köy gezilerini birlikte yapardık. Onun sayesinde Erzincan’ı, Munzur Irmağı’nın etrafını, Aydın’ın bir sürü bildiğim zannettiğim fakat bilmediğim yörelerini tanımışımdır. Topu topu ikişer günlük ziyaretlerdi. Üstelik Erzincan’a iki kere gittim, birinde vakit Otlukbeli Savaşı’nı tartışmak ve anmakla geçti. Orada da yine etrafa gezi yapıldı ve köylere uğrandı. Seyyar kongre geleneği de böyle başlamış oldu; her tebliğ bir yerde okundu.
Ara sıra videolarına bakıyorum, hâlen tatbiki bekleyen yenilikçi görüşler. Bazı görüşlerimde bunları dinleyerek tadilat yapılabilirim fakat denemelerde onun kadar cesur ve gözü kara olmadığım için sadece farklı yolları önermekle yetindim. Mahalli idare mefhumunu köye kadar yetkiyle sokmak fikrindeydi. Biz daha muhafazakâr kalıyorduk, mahalli idari birimlere güvenemiyorduk ama güvensizlikle de bir yere gidilemez. İnsanları daha fazla idareye sokmak lazım. Katmadığınız takdirde kurtarıcı beklerler ve yanlış kurtarıcılar gelir. Haklıydı.