"Canın sağ olsun şehidim Ali Hamaney, ne büyük bir düzen kurdun.
Tam olarak hangi saatte aramızdan ayrıldığını bilmiyoruz; ama evlatlarının dün 9 süper güçle doğrudan, 40 ülkeyle ise dolaylı olarak karşı karşıya geldiğini çok iyi biliyoruz.
Çok iyi vurdular. Sensiz savaşmak zor, fakat şehadet sevdalısı evlatların bir an bile ateşi kesmiyor. Ne yiğitler yetiştirmişsin.
Yokluğunun ilk gününde mirasını koruduk. Binaların bombalanmasına teslim olmayacağız.
Amerikan tankı Tahran’ın kapısına gelse bile teslim olmayacağız.
İçerideki ayrılıkçı gruplar girse bile teslim olmayacağız. Sokaklarda, düşmanın hava desteğiyle şehir savaşı vermek zorunda kalsak bile teslim olmayacağız.
Tek bir füze kalmasa bile teslim olmayacağız.
Bunlar gerçekleşebilecek en kötü senaryolardı; fakat şu an durumumuz iyi ve hepsine hazırız. Düşman milyonlarca fedaiyi yok edemez.
Azizlerim, şehidimizi sızlanarak, umutsuzluğa kapılarak ve gevşeyerek yalnız bırakmayalım.
Ayağa kalkın; teslim olmama cephesinde herkese yer var.
Allah meydanda."
Hüseyin Pak
(İranlı Gazeteci)
@Cihancetinkya İçinizde ki nefreti ve kendi tarafınızda ki taassubiyeti bırakmadığınız için sonucunuz böyle. Masumiyet karineniz de Batıya sövmek olmasın bâri! Bırakın siyaseti çayır, böcek, çiçek şiirlerine devam edin.
Sen her zaman mutlak iyiliğin safında, mutlak kötülüğün karşısında oldun. Bu yüzden her din, mezhep ve ideolojiden iyiler senin yanında, kötüler de sana karşı oldu. Senin boşluğun asla doldurulamaz; ama tüm insanlığa ebediyen yetecek bir direniş mirası bıraktın.
Filistin direnişi adına tarihi bir kırılma noktasındayız. New York Deklarasyonu bunun “imzalı-mühürlü” belgesidir. Siyonist cephenin 7 Ekim 2023’ten itibaren adım adım uygulamaya koyduğu planın kritik bir aşamasındayız. Bu aşama direniş ekseninin Gazze cephesinin “tasfiye” aşamasıdır. Bu gerçekleştiğinde “İsrail liderliğinde” yeni bir bölgesel düzenin kurulmasının önündeki önemli bir engel daha kaldırılmış olacak. Suriye’nin Batı cephesine transferi tamamlandı, orada “ABD-İsrail” planı işliyor. Lübnan Hizbullah'ı ağır yaralı. İran yalnız ve Yemen sırasını bekliyor. Başka da bir şey yok. Bu noktaya İsrail’in tetikçiliği, kolektif Batı’nın azmettiriciliği ve finansörlüğü İslam dünyasının ise “örtülü ve açık” desteği ile geldik.
Bu noktaya gelmeyebilirdik. Her şey çok daha farklı olabilirdi. Ama gücü yetenler üstüne düşeni yapmadı; üstüne düşeni yapanların ise gücü yetmedi. Bugüne kadar dilimiz döndüğünce bunu anlatmaya çalıştık. “Anlamayanların canı sağolsun!” diyeceğim ama olmayacak. Ne canları sağ olacak ne de onurları kalacak. Hem bu dünyada hem de öte dünyada kapkara bir gelecek bizi bekliyor. Bundan hiçbirimiz azade değiliz.
Bu deklarasyona imza atanlar şunu bilmeli: Şu andaki Gazze eserinizdir. Şeytan sizi sahte ümitlerle kandırdı, sizde halklarınızı. Boş laflarınızla, sahte vaatlerinizle, sonu gelmez iftira ve yalanlarınızla İsrail’e can suyu verdiniz. Timsah gözyaşlarınızı kendinize saklayın. Sizden ne bir utanma bekliyoruz, ne de bir öz muhasebe. Sizler ki, direnişin hasmısınız. Dikenli dillerinizle, zehirli mürekkebinizle, iflah olmaz riyakarlığınızla İsrail’le birlikte direnişe vurdunuz. Yalan yok, işinizi iyi yaptınız. Ama bilin ki, patronlarınız sizi ödüllendirmeyecek. Kendi eliyle onurunu düşmana teslim edene düşman itibar eder mi? Zincirlerinizin cilasıyla mı övünüyorsunuz? Ev kölesi de olsa köle her zaman köledir.
Sizler “ticaret kervanı” gelince Peygamber’i Cum’a hutbesinde yapayalnız bırakıp camiden koşarak çıkanlar gibisiniz. Gazze ve Lübnan harabeye dönerken sizler dolar hesabı yaptınız. Mezhep hesabı yaptınız. Kavmiyet hesabı yaptınız. Ulusal çıkar hesabı yaptınız. Kudüs’ün, Mescid-i Aksa’nın, direnişin güvenliğini değil, kendi güvenliğinizi öncelediniz. Önce Gazze’yi bu duruma getirdiniz şimdi de diyorsunuz ki tek çare HAMAS’ın bırakıp gitmesi. Gazze’nin Abbas’a teslim edilmesi.
Çok değil aradan birkaç yıl geçince göreceksiniz. Bütün bir varlığınızı verip 7 Ekim sabahına dönmek isteyeceksiniz. Muhammed Dayf’ın çağrısına kulak vermediğiniz için kendinize lanet edeceksiniz. William Wallace’ın İngilizlerin güçlü ordusunu görünce savaş meydanını terk etmek isteyen İskoçlara yaptığı konuşmadaki gibi:
-Ben William Wallace’ım ve burada zorbalığa meydan okuyan ülkemin büyük ordusunu görüyorum. Özgür insanlar olarak savaşmaya geldiniz ve gerçekten özgürsünüz. Özgürlük olmazsa ne yaparsınız? Savaşacak mısınız?
-Hayır, hayır! Bunlara karşı mı? Hayır. Kaçacağız ve yaşayacağız.
-Evet savaşırsanız ölebilirsiniz, kaçarsanız bir süre daha yaşayabilirsiniz. Ve bundan yıllar sonra yatağınızda ölümü beklerken o yaşadığınız günleri bugünle değiştirmeyi hayal edeceksiniz. Bu fırsatı hayal edeceksiniz, bu tek şansı. Ve bugünlere dönüp şöyle demek isteyeceksiniz: Hayatımızı alabilirler ama özgürlüğümüzü asla elimizden alamazlar!
*
İslami Cihad lideri Ziyad Nehhale şöyle demişti:
"Bizim için ölüm işgal altında yaşamaktır. Savaş meydanlarında ölmek ise hayattır."
Onlar özgür insanlar olarak yaşadılar. Asla boyun eğmediler ve zilleti kabul etmediler. Onlar bu dünyada muzaffer, öte dünyada bahtiyardır. Onlar bize İsrailsiz bir dünyayı hayal etmeyi öğretti. Bu hayalle yaşayacak ve bu hayalle öleceğiz.
Konu mezhebî bir konu olduğunda bu din gömleğinin sahipleri ağızları dolu dolu köpürüyorlar. "Estetik yaptırabilir miyim?" sorusu karşısında ciltlerce kitabı çevirip büyük bir ehemmiyetle fetvaları havada uçuşturuyorlar. Dinin misyonunu, fıkıh/mezhep fetişizmine kurban ediyorlar.
Şu görüntüleri müslüman ülkelerde göremiyoruz. Halklar öylesine sindirilmiş ki, ilk vakitlerde ki eylem şuurundan dahi eser kalmadı. Bu açık şekilde dinin afyonlaştırıldığı ve mahiyetinin toplumlarda rafa kalktığının göstergesidir.
Ebu Ubeyde açık bir şekilde müslüman ülke liderlerini ve alimlerini hedef almışken, toplumlarımız Ebu Ubeyde edebiyatı yapıyor. Âlim gömleği giymiş şahıslar da bunun başını çekiyor. "Yüreğimizi yaktın ey yüce komutan" edebiyatı ile vicdan tatmini dışında ötesine gidilemiyor.
5-10 yıl önce arkadaşlarla bir sohbet esnasında, yeri geldi Kerbela’dan bir örnek vermek istedim. Bir arkadaşımız sözümü kesti, “O konulara girme” dedi. Ben yine de devam etmek isteyince, sesi sertleşti. Devam etmemi istemedi; “dilimizi kirletmeyelim!” dedi.
Kerbela hadisesini çok geç öğrenmiş biri olarak bu “sansür” beni şaşırtmadı. Çünkü bireysel bir şey değildi. Hz. Hüseyin’in şehadeti çok çeşitli teknikler kullanılarak bir şekilde geri plana itilmişti.
Bu tekniklerden biri de bütün mutlu olayların bugüne denk getirilmesiydi. Hz. Yusuf’un kuyudan kurtulmasından tutun da, Yunus aleyhisselam’ın balığın karnından kurtulmasına kadar hepsi 10 Muharrem’de olmuştu! Kızıldeniz bugünde yarılmış, Hz. Eyyüp bugün şifa bulmuş, Hz. Davud’un tevbesi bugün kabul edilmiş, Hz Nuh’un gemisi bugün Cudi’ye oturmuştu, Hz. İsmail bugün doğmuştu. Dolayısıyla “âşura” günü böylelikle “aşure” gününe dönmüştü. Kerbela hadisesi de bu mutlu günler içinde bir detay olarak kalmıştı. Tarihimizin belki de bizim için en öğretici olayından mahrum bırakılmıştık.
Peki neden böyle yapılmıştı? Kerbela’yı hakkıyla öğrenseydik, Hz. Hüseyin’in neden şehid edildiğini bilseydik ne olurdu?
Çok şey olurdu. Her şeyden önce bugün Gazze’yi yalnız bırakmayı böylesine meşrulaştıramazdık. Bin bir mazeret bularak İsrail’le ilişkileri normalleştiremezdik. Kendini “hadimül haremeyn” görenler saraylarda oturamazdı. Emperyalistlerin elini sıkamazdı. Eğer Hz. Hüseyin’in “Kanım dökülmeden ayakta kalmayacaksa Muhammed’in dini, ey kılıçlar gelin alın beni! Parçalayın bedenimi!” sözü şiarımız olsaydı, kimse bize boyun eğdiremezdi. Hz. Hüseyin’in bu şiar uğruna 6 aylık yavrusunu feda ettiğini kalbimize yerleştirmiş olsaydık, bugün Siyonistler bu bölgede kimsenin kılına zarar veremezdi.
Büyük camiler yapmanın, büyük ihanetleri öretemeyeceğini bilirdik. Makam için, mevki için, para ve unvan için insanların nasıl dönüşebileceğini aklımızdan hiç çıkarmazdık.
Eğer Kerbela’yı hakkıyla öğrenseydik, zalim sultanların karşısında nasıl durulacağını, onların yüzüne hakkın nasıl haykırılacağını Hz. Zeyneb’ten öğrenirdik. Kerbela’nın misyonunu bir kadının tarihe nasıl taşıdığını bilirdik. Şiarlarımız uğruna en yakınlarımızı feda etmeyi felaket değil “güzellik” olarak görmeyi Zeyneb’in “Ben Kerbela’da güzellikten başka bir şey görmedim” sözünden öğrenirdik. Kerbela’nın “almak değil, vermek olduğunu”; bir medeniyet dersi olduğunu, bir insanlık dersi olduğunu hakkıyla öğrenmiş olsaydık bugün insanlığın umut meşalesi olabilirdik.
Eğer dersimizi Kerbela’dan almış olsaydık kimseye aldanmaz, kimseyi de aldatmazdık.
Merhum Şeriati’nin söylediği gibi; ya Hüseyin gibi gider, ya da Zeyneb gibi kalırdık.
Hizbullah Muharrem ayı ve yaklaşan Aşura günü nedeniyle bir video paylaştı.
"Hepimiz öldürülsek bile, evlerimiz başımıza yıkılsa bile bu yolu sürdüreceğiz. Direniş seçeneğinden asla vazgeçmeyeceğiz."
Türkçe altyazı ile...
🎥 Bu görüntülerin sıcaklığını anlamak için bir kızınız olması lazım...
İranlı yönetmen Abulfazl Saei'nin yazıp yönettiği, 3 yaşındaki şehit "Zahra Barzegar"ın cenazesi anısına çekilen kısa film "Allah'ın Gözleri Altında"
Heyhat Minez Zille
"Zillet bizden uzaktır."
"Bizi izzet ile zillet arasında bıraktılar. Biz izzeti seçtik."
Geçmişi, bugünü ve ileriyi her zaman harekete geçirmiş ve geçirecek olan bir söylem.. Devrimci ve özgür halkların sloganı.. Her zaman canlı ve canlandırıcı..
dört bir yanlarını kuşatarak düşmanın onlara ulaşmasına engel ol; topluluklarını birleştir; işlerini yönet; onları azıksız bırakma; yiyeceklerini sen üzerine al; nusretinle onları destekle; sabırla onlara yardım et ve düşmanların hilelerine karşı onların gözlerini aç."
"Allah’ım! Muhammed ve âline salat eyle ve izzetinle Müslümanların sınırlarını sarp ve sağlam kıl; gücünle bekçilerini kuvvetlendir ve kereminden bağışlarını bol et. Allah’ım, Muhammed ve âline salat eyle ve onların sayısını çoğalt; silahlarını keskinleştir; etraflarını koru;..