Kâinatta sadece Allah varken.Hiçbir şey yok iken. Allah İlk kutsi kelamını sonsuz boşluğun içerisine yaydı.Dedi ki ben bilinmek ve sevilmek istedim.
Bu kadar net, bu kadar kısa
İnsan hep dışarıdaki karanlıktan korkar ama asıl tehlike içerideki korkudur. Çünkü korku kabul edildiği kadar büyür. İnsan kalbini sağlam tuttuğu sürece, karşısına çıkan şeyin adı ne olursa olsun olduğundan daha büyük görünmez. Sen nasıl bakıyorsan öyle.
Bir gün gelir, bütün büyük hayaller ve istekler susar. Geriye küçük bir sokak, sessiz bir akşam ve kimseye hesap vermeden yürüyen bir adam kalır. İşte bazı insanların ömrü boyunca aradığı şey de tam budur. Ne zenginlik, ne şöhret, ne de zafer... Sadece sadelik ve yalnızlıklık.
Türk, Kürt, Arap, Batılı, Doğulu... Bunların hepsi insanın üzerine sonradan giydirilmiş elbiselerdir. Ben elbiselerle değil, insanın özüyle ilgileniyorum. Siz de öyle yaparsanız, insanların hangi milletten olduğunu değil, nasıl bir kalbe sahip olduğunu görmeye başlarsınız.
Ben insanları milletine göre değil, vicdanına göre değerlendiririm. Hiçbir milli duygum yok. Hiçbir davam ve partim de yok. Vatan ve bayrak siyasetine de inanmam. Hiçbir devleti de kutsal saymam. Ben kimliksiz bir adam değilim. Tüm kimliklerin dışına çıkmış bir adamım. Böyle bir adama kimse amaç yükleyemez. Çünkü başkalarının verdiği amaçlarla değil, kendi vicdanıyla yürüyen insanlara hükmedilemez, yönetilemez. Zaten o da kimseyi yönetmek istemez.
Kimseyi etkilemeye çalışmayan rahatlık, insanın ulaşabileceği en yüksek özgürlüklerden biridir. Çünkü o noktada artık ne alkışa ihtiyacın vardır ne de onaya. Daha zengin görünmeye, daha güçlü görünmeye, daha mutlu görünmeye çalışmazsın. İnsanların seni nasıl gördüğünden çok, kendini nasıl hissettiğin önem kazanır. Ve burada garip olan da şudur: İnsan en güçlü haline, herkese güçlü görünmeye çalışmayı bıraktığında ulaşır. Çünkü gerçek huzur, başkalarının gözünde değil; kendi içinde rahat oturabilmektir.
Ne devlet çağırmalı beni,
ne saray kapıları tanımalı adımlarımı…
Onlar kanun yazar taşa—
ben zamanın kazıdığı görünmez yazıyı okurum.
Çünkü insanı yöneten kanun değil,
içinde sakladığı hakikattir.
Ve o hakikat bir gün konuştuğunda
ne emir kalır, ne itaat.
Kur’an’ın Hz. Muhammed’in ev hayatına, eşleriyle ilişkisine, oturmasına kalkmasına kadar inen ayetler indirmesi boşuna değildi. Burada saklanan derin hikmet şudur: Vahiy, Peygamber’i ulaşılamaz bir varlık haline getirmiyor; aksine onu insan olarak gösteriyor. Çünkü İslam, elçiyi yüceltir ama ilahlaştırmaz. Onu örnek kılar ama dokunulmaz bir efsaneye dönüştürmez.
Yani Kur’an, Peygamber’in hayatını göğe kaçırmıyor; yeryüzünde tutuyor. Yesin, konuşsun, evlensin, üzülsün, beklensin, uyarı alsın, düzeltilsin diye. Çünkü insanüstü gösterilen biri örnek olmaktan çıkar; sadece hayranlık nesnesine dönüşür. Kur’an ise hayranlık değil, ittiba ister. Bunun yolu da Peygamber'i yaşanabilir bir örnek olarak göstermektir.
Buradaki asıl sır şudur: Hristiyanlıkta Hz. İsa zamanla beşeriyetin üstüne çekildi; İslam ise daha en baştan bu kapıyı kapattı. Peygamber’in en mahrem alanlarına kadar inen ayetlerle aslında şu dersi verdi: O da sizin gibi bir insandır; farkı ilah olması değil, vahiy taşımasıdır. Böylece sevgi korunur ama tapınmaya dönüşmez; bağlılık büyür ama kutsallaştırma sapmasına girmez.
Dört eşle ilgili ayetler, Kur’an’ın ne kadar derin bir hakikatle konuştuğunu gösterir. Kur’an, insanı hayal edildiği gibi değil; olduğu gibi ele alır. Eğer erkeği tek eşe zorlasaydı, gerçeği inkar etmiş, sığ bir metin olmuştu. Çünkü imkan bulan erkeğin geneli sınır tanımaz. Kur’an işte bunu bastırmaz; erkeğin bu tabiatıyla yüzleşir, ona sınır koyar, onu adalet şartıyla daraltır. Ve en derin hükmü sona saklar: İnsan neyi kontrol edemiyorsa, sonunda onun tarafından yönetilir.
Kur’an’ın bir avama, bir de arife bakan yüzü vardır. Avama bakan yüzünde insanın taşkınlığını sınırlar. Dört eşle ilgili ayetler de bu yüzdendir. Çünkü imkan bulan erkek çoğu zaman sınır tanımaz. Bugün bile arzunun pazara dönüştüğünü görmüyor musunuz? Dünyada en çok alınıp satılan şey hala kadın değil mi? Kur’an serbest bırakmaz; sınır çizer. Çünkü sınır konmayan arzu, sonunda insanı da tüketir.
Geçen gün tanımadığım bir kadın bana yanaştı ve “Sen çok özel bir adamsın. Bu devletin, bu milletin senin gibi birine ihtiyacı var” dedi. Nazikçe onu uzaklaştırdım. Bana özel olduğumu hissettireni hemen kovarım. Çünkü insanı kullanmak isteyenler önce onu yüceltir. Zinciri hep altından yaparlar. Bu sözümü hiç unutmayın: “İnsanı kullananlar zinciri önce hep altından yapar.”
Sabır insanı olgunlaştırır. Tevekkül ve düşünce insanı sakinleştirir. Zikir ise kalbi diri tutar. Rabıta da kalbe yön verir. Çünkü insan yalnız düşünerek değil, bağ kurarak derinleşir. Kalp nereye bağlanırsa zamanla ona benzemeye başlayacaktır.
“Zikir en büyük olgunluk aracıdır” deniyorsa, sokakta “Allahu Ekber” diye bağıranlar neden bu kadar cahil görünür? Çünkü zikir dilde başladığında sadece sestir; kalbe indiğinde ise insanı değiştirir. Kelimeyi tekrar etmek kolaydır, o kelimenin anlamına dönüşmek zordur. İnsan “Allahu Ekber” der ama egosu hâlâ kendini ve kendi doğrularını büyük görüyorsa, o söz yalnızca dilde kalır. Hakiki zikir insanı sakinleştirir, merhametli yapar, derinleştirir; insanı yavaş yavaş başka birine dönüştürür. Bağıran insan ise çoğu zaman kelimeyi değil, kendi öfkesini büyütür. Çünkü hakikat şudur: Zikir sesi yükseltmez; kalbi yükseltir.
Kendini üstün ruh ilan edip sürekli savaş, kıtlık, susuzluk ve yokluk kehanetlerinde bulunanların sözlerine kapılmayın. İnsanların kalbine korku yerleştirmek kolaydır; fakat hakikat korkudan değil, güven ve tevekkülden beslenir. Rızkın sahibi insan değil; Allah’tır.
Şu yüksek farkındalıkla öyle beni düşürecek büyük bir aşk yaşayacağımı sanmıyorum. Çünkü insan kendini tanıdıkça kimlere kapı açacağını da öğreniyor. Eskiden kalp kapıyı duyguyla açardı; şimdi akıl da bekliyor eşiğinde. Bu yüzden birini sevebilirim, hatta derinden sevebilirim… ama artık kimse beni yönetemez. Kimsenin bana da bir sözü geçmez. Çünkü insan en büyük gücünü, birini kaybettikten sonra değil; kendini kimseye kaybettirmemeyi öğrendiğinde kazanır.
Aşkın en acı tarafı ayrılık değildir. En acı tarafı, bir zamanlar sana bakan gözlerin artık aynı şekilde bakmadığını fark etmektir. Çünkü bazı bakışlar insana dünya kurar. O bakış değiştiğinde artık dünya aynı kalmaz.
Hristiyanlık çok basit bir dindir. İyi insan olma felsefesi. Bu kadar. Daha fazlası yok. Yahudilik zaten Tengricilik, Zerdüştlük gibi bir ırk dini. Onlar da konuşulmaya değmez. Kan üzerine kurulan bir dinin neresini konuşacağım ben ? Neyse. Burada konuşulması gereken sadece Uzak Doğu dinleri ve İslam dini. Bunların ibadetleri, hayata bakışları birbirine çok benzer. İslam'ın ama tevhid inancı onu daha derin yapar.
ABD sadece Vatikan'ın muhafızlarına bir şey yapamayacak. İspanya'ya, İsviçre, İtalya, Avusturya. Bunların dışındaki Avrupa'daki devletler büyük sıkıntı yaşar. Almanya ve Fransa özellikle. Bu ülkeyi yıkıp Vatikan'ın istediği gibi yeniden yapacaklar. Yönetimleri hep değişecek, çok da ölen olacak. Yahudilere güç merkezleri bırakmayacaklar yani.
Vatikan'ın en başta koruyucusu İspanya'dır. Geçmişte bunu İspanya Krallığı'yla yaptılar şimdi de bunu İspanya devletiyle yapıyorlar. İspanyolların İsrail'e meydan okuması, Vatikan'ın bir numaralı parasına, yani Ankara'daki devlete sahip çıkması da zaten bu nedenle.