Tasavvufta murakabe derler. Kelime anlamı gözlem, kontrol, denetleme. Ama gerçek anlamı çok daha derin: gözün kendini görmesi. Sen bu cümleyi okurken bir döngü içindesin. Gözün yazıyı görüyor, yazı beyninde yorumlanıyor, yorum bir iç ses üretiyor, iç ses seni izliyor. İşte o izleyeni fark etmek murakabenin başlangıcı. Modern psikoloji buna meta-biliş diyor. Yani düşüncenin düşüncesi. Bin yıldır sufiler bunu anlatıyor, bilim şimdi yetişiyor. Peki mesele sadece düşünce mi? Hayır. Nefs dedikleri şey daha geniş.
Nefs sadece benlik değil, arzu, korku, öfke, kin, hırs yani insanı harekete geçiren tüm dürtülerin toplamı. Murakabe de o dürtülerin farkında olmak, onları bastırmadan izlemek. İşte burada bilim devreye giriyor. Nörobilim diyor ki insanda bir ayna nöron sistemi var. Sen bir eylemi yapmadan önce bile beynin o eylemi simüle ediyor. Yani sen henüz bir şeye el atmadan önce beynin zaten atmış gibi davranıyor. Bu demektir ki insan sürekli kendini hem aktör hem seyirci olarak yaşıyor. Sufiler bunu yüzyıllardır biliyordu.
Kalp gözü, basiret, farkındalık derlerdi. Şimdi mindfulness araştırmaları diyor ki düzenli meditasyon yapan kişinin prefrontal korteksinde kalıcı değişiklikler oluşuyor. Yani beynin kendini gözlemleyen bölgesi genişliyor. Murakabe yapanın kalbi genişliyor, diye ifade ediyordu tasavvuf. Aynı şey farklı dil. Peki murakabe ne değildir? Reaktif düşünce değildir. Otomatik pilota bağlı yaşamak değildir. Senaryonun senaryocusunu görmeden sadece karakteri yaşamak değildir. Murakabe, karakteri yaşarken senaryonun yazıldığı yeri fark etmektir. İşte o farkındalık anı, sufilerin dediği gibi, kul ile rab arasındaki perdenin kalktığı andır. Çünkü o an sadece sen kendinle kalıyorsun. Ve o kalışta, gözlemleyen gözlemlenen arasındaki sınır bulanıklaşmaya başlıyor. İşte o bulanıklaşma panteistlerin her şey birdir dediği yer.