“Özgür Özel’i gönderin Fransa’ya, eylemleri durdurur” eleştirisi okudum az önce.
Fransa’daki gösterileri muhalefet partisi başlatmadı.
Bu bir halk hareketidir; insanlar kurtarıcı beklemez, harekete geçmek için muhalefete ihtiyaç duymaz.
Siz gerçekten Özgür Özel Saraçhane’deki kitleyi sokağa çağırsa eylemlerin süreklilik kazanacağını mı sanıyorsunuz?
Önce halk ayağa kalkar, sonra muhalefet o harekete sahip çıkar.
Llámenme salvaje pero la dignidad de cualquier ser humano vale más que la más antigua de las maravillas arquitectónicas. Si nos conmocionamos con un edificio en llamas y no con toda una generación humillada y sin futuro, que arda hasta el último ayuntamiento
You know what is really, truly funny about Turkey, Pakistan, and now Egypt going to war with the Axis of Resistance? You know what is really really funny about that?
I'll tell you: for 3 years, whoring establishment accounts from the Arab world have told us 'What do you want us to do? Do you want us to go to war?' when we said Arab countries must do SOMETHING to save Gaza.
For 3 years that was the unchanging tune: they were terribly frightened of the potential of war. For Gaza, they were pacifists (no one asked an Arab country to go to war with Israel; we just demanded they cut ties and make the collective Arab anger heard and felt).
But now - here's the kicker - those very countries will actually go to war but not against Israel, but FOR Israel.
And this is freaking hilarious, not only because of the screaming hypocrisy (which we always knew was there), but also because this mobilization for Zionism is going to prove the straw that broke the camel's back and finally thoroughly destabilize the Zionist-Western brothel in Arab lands, from Egypt to Morocco.
Are we going to enjoy this? Oh, so much fucking yes. A million times more yes than all the oil Trump imagines he has under his control and made the West rich at the expense of the rest of humanity
İBB Başkanı #Ekremİmamoğlu beyanının son bölümü.. (2.Kısım)
"BENİ TESLİM ALAMAZSINIZ"
"Bu süreci kurgulayan size sesleniyorum.
Evet, bugün elinizde bir devlet gücü var.
Bir avuç milisitan bürokratla ülkeyi teslim aldığınızı zannediyorsunuz.
Bir avuç danışmanla Türkiye'ye ayar verdiğinizi zannediyorsunuz, seçim tarihi belirlediğinizi zannediyorsunuz.
Ki kim olduğunu bilmediğimiz, geçmişinde hiçbir başarısı olmayan birkaç sözcünüzle bu ülkenin geleceğine karanlık mesafeler vermeye çalışıyorsunuz.
Ama ne siz, ne de o bir avuç militan bürokrat, ne de o çevrenizdeki zavallılar, bana asla boyun eğdiremeyeceksiniz!
Beni teslim alamayacaksınız!
Beni hapse atabilirsiniz, zindana tıkabilirsiniz, avukatımı yanıma sanık olarak getirebilirsiniz, sesimi, yüzümü, fotoğrafımı yasaklayabilirsiniz, kitabımı toplatabilirseniz, babamın emekli maaşına el koyabilirsiniz, oğlumun özgürlüğünü kısıtlayabilirsiniz, ailenize her türlü saldırı yapabilirsiniz...
Ama benim irademe sahip olacak kişi annesinin karnından doğmadı!
Ben milletimi temsil ediyorum!
İnandığım ülkeden, demokratik hukukun egemen olduğu, özgür ve eşit bir Türkiye inancından asla vazgeçmeyeceğim.
Baskılarınız, psikolojik operasyonlarınız, akşamdan sabaha geliştirdiğiniz stratejileriniz, daha dünden bugüne kurduğunuz mahkemelerle tutuklamaya çalıştığınız, tutukladığınız masum insanlarla yaptığınız operasyonlarla, karalamalarınız, kampanyalarınız vız gelir, tırıs gider!
Ben size çöp tenekesi muamelesi yapıyorum.
Çünkü benim iradem milletin iradesiyle birlikte hareket ediyor, benim iradem tarih şuuruyla hareket ediyor.
Eskiden beni sürekli rüyamızda görüyordunuz, adım gibi eminim.
Şimdi kabusunuz daha da büyüdü, bunu bilin.
Çünkü bana yaptığınız hırsızlık çoktan şahsımı aştı; doğrudan milletin iradesine, cumhuriyetin adalet idealine ve ilahi adalete yönelmiştir!
"Bir ayda unutulur." dediniz. 16-19 ay geçti, 600 gün bitti!
Bu millet, yapılan kötülükleri, yaptığınız zalimleri unutmadı, unutmayacak.
Bu millet her zaman zalimin karşısında durmuş, mazlumun yanında olmuştur.
Silivri'nin duvarları yüksek, ama duvarların ardına bakınca ben bu ülkeyi o kadar net görüyorum ki...
Ve acıyorum, size acıyorum!
Ey kişi, sana acıyorum!
Ama o duvarların ardına baktığımda gördüğüm milletime inanamadığımın, bilemediğimin, hayatta kalamayacağım kadar çok güveniyor ve inanıyorum.
Bir koğuşta, bir görüş kabininin camının arkasında, bir cezaevi aracının penceresinde ben milletin yüzünü görüyorum.
O yüz yorgun ama teslim olmamış, o yüz öfkeli ama umudunu kaybetmemiş, o yüz düşünceli ama kararlı, o yüz canı sıkkın ama yapacağını biliyor.
Ben buradayım!
Ben o yüzlerin, o 87 milyon milletin biriciğiburadayım ve bir adım geri atmıyorum, bir milim geri atmıyorum!
Bu ülkede demokrasiye inanan herkesi göreve çağırıyorum!
Cumhuriyete, bu ülkenin geleceğine inanan herkesi göreve çağırıyorum!
Bugün burada özgürlük bekleyen insanlar var, nasıl tutulacak insanlar burada?
Hangi kararla, hangi hükümle, hangi delille, neyle?
Tutsanız ne olur, tutmasanız ne olur!
Bu ülkenin bütün muhalefet düşüncesine sesleniyorum.
Bu ülkenin bütün muhalefetine, muhalefet siyasi partilerine sesleniyorum.
Bu ülkenin en az yüzde 80'ine sesleniyorum.
O yüzde 20 de benim sesimi duyuyor, eminim; belki aldatılıyorlar, belki aramızdaki bir duvar var, aramızdaki sesi, nefesi hissedemiyorlar.
Yüzde 80'i yetmedi, yüzde 90'ı, 95'i medyayı ele geçirmek için uğraşıyorlar, aramızdaki bağ kopuk olabilir, ama eminim size de sesiniz gelecek.
Ama bugün en az yüzde 80'ine sesleniyorum.
Farklılıklarımızı unutalım demiyorum; o farkılıklar bu milletin zenginliğidir.
Ama o farklılıkları ortak evrimizi yapmak isteyenlere fırsata çevirmeyelim.
Onların fırsatına yol vermeyelim!
Bugün kendi partimize değil,
Türkiye'ye sahip çıkmalıyız.
..
2 NOLU BARO BAŞKANI’NA DEĞİNDİ
“ALLAH SÖYLETİYOR”
Ekrem İmamoğlu:
Ankara 2 No'lu Baro Başkanı ne demiş? Bakanlık bize ayrıcalık tanıdı, iki sene içerisinde 70 tane baro üyesi arkadaşımızı hakim savcı yaptık dedi. 70 tane arkadaşımızı hakim savcı yaptık dedi. Dedi mi? Dedi. Tekrar okuyorum. İki No'lu Baro Başkanı “Bakanlık bize ayrıcalık tanıdı, iki sene içerisinde 70 tane baro üyesi arkadaşımızı hakim savcı yaptık”dedi. Vallahi billahi benim bildiğim, baro başkanımız burada, baroların böyle bir ayrıcalık hakkı yok. Ha adı ister iki nolu olsun ister bir nolu olsun, kaç no'lu olursa olsun yani. Dedi. Sonradan istifa etmiş görevinden de falan filan. Hadi, geçtim onu bir tarafa. Allah söyletiyor.
Peki bu hakimlerin, bu 23 tane sürgün edilen hakimleri ben tanıyor mu? Tanımıyorum. Hatta şöyle söyleyeyim, muhatap olduğum iki mahkemede, ikisinin çok yakın AK Parti'de siyaset yapmış birilerinin yakın olduğunu sonradan öğrendiğim iki kişi var. İsmini vermeyeceğim, hani dava olduğunda söylemeyeceğim. Onlar bile sürüldü. Neden? Çünkü ondan işaret alamadı. Çünkü sürüldü hemen ilk gelen tak diye cezayı kesti. Ya bu 23, hani bir olur, iki olur, üç olur.
Ya benim hakimi sürülmemiş davam yok, hakimi değişmemiş davam yok. Eyy halkın Ekrem İmamoğlu'na açtıkları her davaya hakim bile beğendiremiyorlar. Kendi atadıkları, kendi koydukları, işte bu şekilde baro üzerinden kendi siyasi anlayışla hakim savcı yaptıkları insanları bile ikna edemiyorlar. #İBBDavası
Adalet Bakanı Akın Gürlek’i ve iktidar mensuplarını kast ederek “korkaklar” diyen Ekrem İmamoğlu, “İki elim yakalarında, bu millet için bunu yapacağım. Benim gizli tapum yok, gizli tapusu olanlar düşünsün. Zannediyorlar ki canımı yakacaklar, milletin canını yakıyorsunuz” ifadelerini kullandı.
İmamoğlu, Gürlek’in İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olduktan sonra kendisiyle yaptığı telefon görüşmesini ve ardından yaşananlarıysa şöyle anlattı:
Birisi geldi İstanbul'a. Birisi geldi. Şiddetli birisi geldi. Ben kendisini aradım. İki hafta sonra aradım bunları yaşattıktan sonra. Dün gibi hatırlıyorum, kayıtlarımda da var. Çıkarttım istedim yani İBB'nin kayıtlarında da var. En fazla 23'ü, 24'ü Cumhuriyet Bayramı’ndan bir hafta önce bu günlerde tam iki sene önce. Telefonu bende yok, kendisine aradım. Ve kendisi telefonunu açtı, dedim ki: "Ben İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu.” Tanımıyorum çünkü telefonunu bir yerden aldılar protokolden. Çok çok tiz bir sesle "Buyurun efendim" dedi. Ben dedim: "Bu tür müdahaleleri görüyorum ve sizden randevu istedim bir hafta 10 gündür randevu vermiyorsunuz. Niçin vermiyorsunuz?" dedim. "Çok yoğunum.” “Bakın" dedim, "Sizi İstanbul Valisi ziyaret etti teamül gereği İstanbul Valisi’nden sonra ziyaret etmesi gereken kişi benim. İstanbul yargısının en fazla hizmet aldığı kurumdur İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Buradaki yargı mensupları da bilir, savcısından hakimine, arabalarından tahsisli servislerine kadar başka hizmetlerine varıncaya kadar en çok hizmet aldıkları kurumdur.
Dedim “Ben sizi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak aramıyorum ha" dedim. "Ha demek yani yoğunsunuz, ben size gelip yarım saat ne oluyor ne bitiyor diye sohbet edip hayırlı olsun demekten başka bir niyetim yok." "E bir iki hafta içinde hallederim." Dedim: "Bak hala siz dalga geçiyorsunuz." Yine o hiç unutmadığım kulağımda duran tiz sesiyle taklit yapmayacağım burada. “E ben hemen çözmeye…” “Çözmek değil bana ya dedim bu hafta randevu verin ya da vermeyin.” Bu kadar net. Ve akabinde özel kalemle görüşerek bayağı ulaştılar bir açık iki gün ki hiç unutmuyorum çarşamba günü 30 Ekim'e randevu verdi. Saati de belli, kayıt da var. Ve 28 Ekim, 29 Ekim'de coşkulu Cumhuriyet Bayramı’nı kutladık. 30 Ekim sabahı o kişi Esenyurt Belediyesine operasyon yaptı. İşte ve bir gün önce de o randevuyu iptal etti. Talep ettim, bir gün sonra da Esenyurt'ta operasyon yaptı.
Bakın, bütün bunlar bir sistemli sistem, sistemli, örgütlü bir çalışmanın muamelesidir. Onun için kimse bize sistemden, örgütten bahsetmesin. Onun için tabii ki davanın kendisine geliyorum. Bunların hepsi o davanın bir parçası. Ama bunları bir sanık olarak yapmayacağım. Kendimi aklamak için de yapmayacağım. Çünkü aklanması gereken kişi ben değilim. Aklanması gereken birinci kişiyi biliyorum. İkinci kişiyi de biliyorum. Üçüncü kişiyi de biliyorum. Sıralamasını yaptım, isimlerini vermeyeceğim. En az benim kadar 87 milyon bu üç kişiyi tarifleyecektir. Aklanması gereken onlardır ve onlar olacak. Hem millet huzurunda, hem yargı huzurunda, hem yüce Yaradan huzurunda.
“Başıma bir şey gelirse intihar demeyin” diyen ve birkaç hafta sonra da kızıyla birlikte ölü bulunan kadını hatırladınız mı?
Anne ve kızı öldü, baba ise beraat etmiş.
Ekrem İmamoğlu, kitabının yasaklanmasına dair şunları söyledi:
“Polis tabii savcının emrini yerine getiriyor ve bu benim sorgu metnimin derlenmesinden olan kitapmış. İnanılmaz bir rastlantı. Koskoca İstanbul'da matbaada bandrolsüz kitap basılıyormuş, o da benim bandrolleri yasaya uygun olarak temin edilmiş, o gün basımda, basılmaya başlanmış kitap! Nereden öğreniyoruz bunu? Polisin savcıya verdiği bilgiden.
Bu arada arama kararına gerekçe olarak gösterilen bandrolsüz kitap yalanı da bir daha dile getirilmiyor. Yani bandrolsüz kitap yalanıyla oraya gidiliyor ama dakikalar içinde bir anda bandrolsüz kitap uçuyor, söz konusu kitap geliyor; o da Ekrem İmamoğlu'nun bandrollerini aldığı kitap!
Polisin savcıya verdiği bilgiden bunların hepsini öğreniyoruz. Arama kararına gerekçe olarak gösterilen bandrolsüz kitap yalanı da bir daha dile getirilmiyor. Zira polis matbaada yasal olarak temin edilmiş, kitaplara yapıştırılmak üzere hazır vaziyette 22 bin adet bandrol bulunuyor; çünkü bandrol resmî olarak alınmış.
Burada da bitmiyor ama. Bu kez savcılık polise diyor ki: "Kitabı inceleyin, bana bilgi verin." Soruşturma konusu birden kitabın içeriğine dönüyor. Nereden nereye geldik! Güya bandrolsüz kitap basılıyordu. Görevi olmadığı halde terör savcısı konuyu alıyor. Görevi değil! "Gidin, arama yapın, delil toplayın" demiş. Bandroller bulununca derhal soruşturma konusu değişti ve gerçek artık gizlenemez oldu. Aslında aranan delil benim kitabımdı ve yok edilmek için aranıyordu ve kitabımdan korktular! Böyle bir şey olabilir mi ya?
Çünkü o kitap düzmece bir davanın iç yüzünü ortaya koyuyordu. Hukuk görünümlü bir siyasi zorbalığı kanıtlıyordu. Savcılık hemen yeni talimat verdi: Kitabın dijital örneğine, ozalit baskısına, kitabın kapağından dört örneğe, basılmış sayfalarından dört örneğe, dört bandrole el konulmasına ve nihayet kitabın el konulan dijital halinin incelenmesinin yapılarak rapor tanzim edilmesine...
Bak bak! Dakikalar içindeki akış... Bunu en iyi hukukçular anlar yani; ben bile tam kavrayamıyorum hâlâ. En iyi siz hukukçular bunu anlarsınız. Farkında mısınız? Bandrolsüz kitaptan, sessizce içeriği suç oluşturan kitaba geçtik.
Gerçi o durumda da Basın Savcılığı görevli ama bizim terör savcımızı kimse durduramıyor! Öyle bir talimat almış ki kimse durduramıyor, paldır küldür gidiyor yani. Fakat savcımız bu arada okumaya da üşeniyor. Belki birisi ki o da hayatında hiç kitap okumamış olabilir. Ve kitap okuma işini de polise veriyor.
Tarih 25 Ağustos 2026, saat 20.00. Polis bu emri alıyor, gerçekten yemiyor içmiyor benim garip gariban polisim, 340 sayfa kitabı sabaha kadar okuyup, 15 sayfalık bir tutanak tutuyor. Artık sabah oldu; 26 Ağustos 2026, saat 05.45. Bunları hep tutanaklardan biliyoruz.
Tutanak dediğim, polisin kitaptan yaptığı alıntılar. Hiçbirinde ne şiddet, ne kin, ne nefret, ne de herhangi bir suç var. Ya benim yüzüme bakın; bende kin, nefret olur mu ya? Bende şiddet olur mu? Bu ülkede "kin, nefret, şiddet" dendiğinde "Kim aklınıza geliyor?" dediğimde ben yüzde 90'ın aklından geçeni ben biliyorum.
Bu işin son sınırı çoktan aşıldı. Kimsenin artık kişisel bir hayatı yok, olamaz. Var diyen varsa çocuğunu bugün karşısına alsın, esaret altında yaşayacaksın hazır ol, biz köle gibi yaşamayı seçtik desin. Kazanırsak birlikte, kaybedersek birlikte. Siyasetten kaçamaz kimse.
Fon dolandırıcılığıyla halkın 2.17 milyar TL’sini çalan AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya, AKP’nin itibarını zedelememiş, biz zedelemişiz. Fonzi Fatma, AKP Genel Başkan Yardımcıları Hayati Yazıcı, Nihat Zeybekçi, eski AKP milletvekili Ertan Aydın, Erdin Özel, eski gençlik kolları yöneticisi Muhammed Yarız ve nice AKP’de siyaset yapmış foncu ile AKP dönemi bürokratlarınıza dava açsanız daha doğru olur.
What an absolute waste of a decade. Imagine where we’d be if we had spent this time building a more equitable society. Instead everything is more expensive, you can smell the hate in the air, and people with Masters Degrees are struggling while the worst people on earth are making themselves richer. And I can’t think of one person in my life who supported this or didn’t who is actually doing better as a result of it. A decade of pure misery for no good reason.
Yalnız değiliz!
Çok güçsüz, korkak ve acizler!
Milyonlar bizimle beraber!
Adım soyadımla hesap almayı yasak etmişler!
Sınıf sınıf sınıf!
Kahrolsun Holdingçi Güçler!
Kahrolsun Sarı Sendikacılık
Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!
Yaşasın direnenler!
▪️"Bir saniye bile pişman olmadım, hayatımda kendimi en az yalnız hissettiğim dönemdi"
▪️“Yöneticiler şakalar karşısında bu kadar kırılgan olabiliyorsa bu, komedinin gücünü gösterir”
▪️ “Gösterilerime gelen insanlar gündelik hayatlarında benden daha cesur davranırken ben giderek daha korkak biri oluyordum. Bu da kendimi ikiyüzlü hissetmeme neden oluyordu”
🔺 Deniz Göktaş, cezaevinden çıktıktan sonra ilk kez New York Times'a konuştu:
https://t.co/EsXEzLic3j