İnsanoğlu yalnızca bedenden ibaret değildir. Gözleriyle görür, aklıyla düşünür, kalbiyle bağlanır, nefsiyle arzular ve ruhuyla hakikati arar.
Bu sebeple insanın korunması, kalbini ve ruhunu inciten sebeplere karşı da tedbir almakla mümkündür.
İslam'ın mahremiyet anlayışı insanı hayattan koparmak için değildir. Hayatın içinde iffetini, huzurunu ve kulluk şuurunu koruyabilmesi için vardır.
Kul hakkından korumanın en güzel ölçüsü vicdanın terazisine başvurmaktır.
Kendimizi karşı tarafın yerine koyup, “Ben onun yerinde olsaydım bana nasıl davranılmasını isterdim?” diye düşünmektir.
İnsanlara kızmak kolaydır. Fakat onların hakkını da düşünüp gözetmek için nefsimizi susturmamız gerekir. İşte tasavvuf terbiyesi de bunun için gereklidir.
Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
"Eksik ölçüp tartanların, hak yiyenlerin vay haline! Onlar insanlardan bir şey aldıkları zaman tam alırlar. Fakat insanlara ölçüp tarttıkları zaman eksik yaparlar." (Mutaffifîn Suresi; 1,2,3)
Buradaki ölçü ve tartı pazardaki terazi olduğu gibi aynı zamanda kardeşlikte, arkadaşlıkta, hürmette ve adalette kurduğumuz dengedir. Güzel bir tavır görmek isteyen güzel davranmalı. Kendisine verilmesini istediği güzelliği kendisi de başkasına vermelidir. İşte bu terazinin iki kefesidir.
Kul hakkının tehlikeli taraflarından biri de insanın onu küçük görmesidir. İnsan kul hakkına girdikten sonra kendi kendini bazı sözlerle avutur.
'Ne olacak ki bir söz söyledim sadece. Şaka yaptım. Zaten onun bundan haberi yok. Sadece biraz geciktirdim. Benim niyetim kötü değildi.'
Gibi sözlerle kendini kandırır. Fakat insanın niyeti başkasının hakkını ortadan kaldırmaz.
Böyle bir durumda biriktirdiğimiz sevaplar bizim sandığımız kadar yalnız bizim olmayabilir. Defterimize, amelimize, sermayemize başkasını ortak etmiş olabiliriz. Neuzubillah...
Güneş doğduğunda, yıldızlar kaybolmaz.
Sadece kendi ışıklarının güneşin yanında bir iddia taşımayacağını bildikleri için görünmez olurlar.
Sahabe-i Kiram’ın, Efendimizin ﷺ yanında büründükleri edep de böyledir.