Bu açıklamadaki tavır ve tutum genç bir kadın üstelikte "yoldaşımız" olan Dilan henüz hayattayken ortaya konulabilirdi/KONULMALIYDI!
Buna her ne mani olduysa tam da oraya bakmamız ve güçlü bir itiraz göstermemiz boynumuzun borcudur.
Bu açıklamadaki tavır ve tutum genç bir kadın üstelikte "yoldaşımız" olan Dilan henüz hayattayken ortaya konulabilirdi/KONULMALIYDI!
Buna her ne mani olduysa tam da oraya bakmamız ve güçlü bir itiraz göstermemiz boynumuzun borcudur.
Mobbinge ve erkek şiddetine maruz kaldığı iddia edilen Dilan Karaman intihara teşebbüs edeli 106, hayatını kaybedeli 90 gün oldu.
Kamuoyundan gelen tepkilerle Diyarbakır Barosu ve kentteki kadın kurumları bir araştırma komisyonu kurdu. Komisyon olayda adı geçenlerle görüşeli 75 gün oldu.
Sonrası derin bir sessizlik.
Bu soruyu hep soracağız;
Dilan Karaman'a ne oldu?
Yıkım Çağında Kürtler: Münih’in Koridorlarında Görünür, Raporlarda Yok
2026 Münih Güvenlik Konferansı’nın kalabalık koridorlarında Kürt liderler vardı, ama konferansın kalın raporlarında isimleri yoktu. Kürt meselesi, “yıkım altında” resmedilen yeni dünya düzeninde bir başlık değil, ancak o yıkımın geçtiği fay hattının ta kendisi.
Neçirvan Barzani, Mazlum Abdi ve İlham Ahmed Münih sahnesinde aktifti. Kürt heyetleri hem ABD hem AB temsilcileriyle görüşmeler yürüttü, ancak Münih Güvenlik Raporu’nun sayfalarında Kürt bölgelerine ayrılmış tek bir bölüm yer almadı. Bu sessizlik, uluslararası düzenin krizine dair anlatının Kürtler gibi devletsiz halkları nasıl paranteze aldığını gösteriyor.
Konferans, ABD, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler’in de desteklediği SDF‑Şam entegrasyon anlaşmasının hemen ardından toplandı. Şam yönetiminin 13 No’lu kararnamesiyle “hak güvenceleri” vadetmesi, diplomatik kulislerin sıcak başlığıydı. Ancak NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin “Buraya Kürtleri tartışmaya gelmedim” çıkışı, Kürt dosyasının Batı açısından hâlâ “rahatsız edici yan konu” statüsünde olduğunu açıkça ortaya koydu.
Raporun diliyle bakıldığında Kürt meselesi, yıkılan düzenin değil; “adı anılmayan kurbanlarının” bir örneği. Raporda öncelikler Ukrayna cephesi, Hint‑Pasifik dengesi ve ticaret savaşları. Ne Suriye'nin kuzeyinden ne de Erbil‑Bağdat çizgisinden bahsediliyor. Buna karşılık, Kürt aktörler için toplantının siyasi anlamı büyüktü: ABD’nin bölgeden çekilme eğilimi ve Avrupa’nın güvenlik odağının Ukrayna’ya sıkışması, artık kendi kaderini belirleme alanını daraltıyor.
Raporun alt metni açık: Washington artık müttefiklerini kendi ayakları üzerinde durmaya zorluyor. Kürt sahasında bu, Amerikan korumasının zayıfladığı, yerel güçlerin yeniden sahneye çıktığı bir dönemi işaret ediyor. Rojava’daki özerk yönetim, Şam’la entegrasyon, Ankara’nın baskısı ve belirsiz ABD ve Avrupa güvenceleri arasında sıkışmış durumda. Güney Kürdistan yönetimi, Neçirvan Barzani’nin von der Layen, Macron ve Rubio gibi isimlerle yaptığı ikili görüşmelere rağmen, bu diplomatik kazançları kalıcı statüye dönüştürme mücadelesi veriyor.
Münih Güvenlik Raporu 2026, dünyayı üç katmanda “yıkım çağında – under destruction” olarak resmediyor: kurumlar çözülüyor (BM, NATO, WTO), demokrasiler içerden aşınıyor, toplumlar güvenini kaybediyor.
Kürtlerin görünürlüğü, aslında düzenin çelişkisini yansıtıyor. Kurallara dayalı uluslararası sistem, statüsüz halkların haklarını sözleşmelerle koruyamadığında inandırıcılığını kaybediyor.
Kürtler için artık soru, bu yıkımın altında kalmak değil, yeni düzenin inşasında yer alıp almayacakları. Entegrasyon anlaşmaları, anayasal hak vaatleri ve BM kararlarında gömülü güvence maddeleri, geleceğin diplomatik “mikro mimarisi” olabilir. Ancak bu maddeler, tıpkı konferansın koridorlarında olduğu gibi, kâğıt üzerinde görünür olup siyaseten yok sayılmaya da mahkûm kalabilir.
Münih’in sessizliğinde asıl ses, şu uyarıda gizliydi: Her küresel sarsıntıda en önce yıkılanlar yine devletsizler oluyor. Ama aynı zamanda, bu sessiz aktörler, her defasında tarihin denklemine yeniden girmeyi başarabiliyor. Belki de 2026 Münih Konferansı’nın asıl hatırlatması buydu. #MSC2026
Türkiye��deki müzakere süreci başladığından bu yana her şeyin felakete sürüklendiğini ve Rojava’nın bittiğini dillendiren çevrelerin, korku yayarak şöhret devşirmeye çalıştıkları çok açık. Oysa başarı yalnızca yukarı yönlü bir grafik değildir; başarısızlık da her zaman bir “son” anlamına gelmez. Kürt siyasetinin yönünü ve başarısını belirleyen etkenlerden yalnızca biri Kürtlerin kendileri hakkında aldıkları kararlardır. Geri kalan unsurları yok saymak ise ya şöhret ihtirasının ya da cehaletin bir sonucudur.
Kürt siyasetinde, hem Kürtler arası ilişkilerde hem de Kürtlerin dünyayla kurduğu ilişkilerde galip gelmeye başlayan sağduyu ve metanet olmuştur. Kürtler de herkes gibi nefesini derin alıp, uzun vadeli ve çatışmasız süreçlerin hayata geçmesi için çaba göstermeye yönelmiştir. Bu tutum, Rakka’daki kırılgan bir otoriteden de Kürtlerin duygularını okşayan sloganlardan da çok daha değerlidir.
Bu, ne Türkleşmek, ne yenilgi ne de teslimiyettir. Bu, normalleşmek, kaynak yönetimini doğru yapmak ve dünyanın kendi siyasi ajandandan daha büyük olduğunu kabul ederek olgunlaşmaktır. Uluslararası arena, normalleşmiş ve olgunlaşmış bu tür aktörlere saygı duyar. Otuz yıldır Erbil’de, bugün ise Münih’te gördüğünüz budur.
Günlerdir kaynayan kazanın ateşini harlamak nafile bir çabadır.Unutmayın ki "Kaynayan suda yansımanızı göremezsiniz" .Bana göre gerçek yurtseverlik mevcut realiteyi görebilen bir yerde durmaktır.
@ihsankacarr
Günlerdir kaynayan kazanın ateşini harlamak nafile bir çabadır.Unutmayın ki "Kaynayan suda yansımanızı göremezsiniz" .Bana göre gerçek yurtseverlik mevcut realiteyi görebilen bir yerde durmaktır.
@ihsankacarr
#Anekdot
Kürtlerin öncelikle sakinleşmesi gerekir. Deyim yerindeyse, iğne ucu kadar bir yerde kalsa bile, ellerinde kalan bu alan artık statüsüz olmayacağı açıktır.
Kürtlerin birbirlerine karşı suçlamaları yersizdir.
Ayrıca anlaşma esnasında, tüm Kürt liderleri ve siyasetçileri de sürecin bir parçası ve katliama dönüşmemesi için çaba gösterdi.
Tek bir taraf sürecin içinde değildi.
Planlanmış bir saldırganlığa karşı çabalıyorlardı. Ellerinde geleni yapıyorlardı.
Kürt siyasetine liderlerine hakaret edenlere de şunu hatırlatayım:
Ukrayna kurulu bir devletti; tüm AB ve NATO arkasında olmasına rağmen bugün geldiği durum ortada. En verimli topraklarının bir kısmını kaybetti.
Hamas ve Gazze, zengin şahsiyetler ve devletler tarafından desteklendi; diplomatik ilişkileri de üst seviyedeydi. Gelinen aşamada geriye ne kaldı?
Hizbullah’ın geldiği nokta da ortada.
Bunları çoğaltabiliriz.
Rojava, 13 yıldır savaştan çıkamadı. Nefes alamadı, sürekli tehdit altındaydı.
SDG’nin neden Rakka ve Deyrizor’a gittiğine dair eleştiriler var. Rakka, IŞİD’in başkentiydi ve Kobani’ye yönelik saldırılar buradan planlanıyordu. Ayrıca SDG, ABD’ye rağmen Deyrizor ve Rakka’ya girmemezlik edemezdi. Ortada bir ortaklık vardı. Bu, uluslararası bir projeydi ve SDG de bu projenin müttefikiydi.
Dolayısıyla zamanla siyaset değişti; ABD’nin başına Trump–Barrack ikilisi geldi. Arap milliyetçisi bir çizgi benimsendi. Trump’ın dengesiz politikalarını zaten tahmin edebiliyorsunuz.
Tüm dengeler altüst edildi. Kürt karşıtı olan ne kadar devlet varsa birleşti ve Colani’den yana tavır aldı. Yapılan müzakere toplantılarında da Barrack’ın Colani’nin arkasında durduğunu kaynaklar aktarıyor.
Gelinen aşamada da Kürtlere sırt dönüldü.
Kürtler de zorunlu bir anlaşma yaptı. Tüm Kürt liderlerinin gayesi ve çabası ancak bu kadardı. Gücünüz ne kadarsa o ölçüde hareket edebiliyorsunuz. Hatırlayalım, Güney Kürdistan’da yapılan referandumu hatırlayın: ABD sırtını dönünce, orada da toprakların yüzde ellisi kaybedildi.
Burada belirleyici olan, büyük güçlerin sırtını dönmesidir. Kürtlerin gücü de bu kadardır. O oranda savaşabilir ve diploması yürütebiliyorsundur.
Gelinen aşamada Kürtlerin elinde otonom bir inisiyatif bulunmaktadır. Kürt birliği ise bu inisiyatifi masada daha da güçlendirmektir. #ihsankaçar
KYB'nin (YNK) merkezi Süleymaniye'de bugün de hayat durdu; Rojava eylemleri on binlerce kişinin katılımıyla devam ediyor:
📌"Yêke yêke yêke, Kurdistan yêke"
📌"Jin, jîyan, azadî"
📌"Bijî berxwedana Rojava"
Sosyal medyada yayınladığı ırkçılık karşıtı videoları ile gündem olan sanatçı Onur Bolat’tan yeni video. Türkiye’de yaşanan ırkçılığın gündelik hayata yansımasını çarpıcı örneklerle anlattı.
Rojava da yaşanan son gelişmelerden sonra bir kakofoninin içine düştük maalesef.Bundan çok değil bir kaç yıl önce @cngsgnc ile şöyle bir söyleşi yapılmış.Okumanızı tavsiye ederim.
Ceng Sagnic: Kürtler diaspora gibi değil muhalif gibi davranıyor. https://t.co/dveD9k2Ca7
Toplumlar, geniş ölçekli krizlerle sınanır. Milliyetçilerin evrensel ortak özelliği ise bu tür sınav anlarında siyasi ve entelektüel tartışmaları ilk terk edenler olmalarıdır. Nitekim bugünkü krizde tartışmadan ilk çekilen aktörlerin başında Erbil’deki Kürdistan Hükümeti gelmiştir. Sonrası ise malumdur.
Türkçede bu durum “kol kırılır, yen içinde kalır” sözüyle anlatılır. İngilizler gemiyi ilk terkeden farelerden dem vurur. Kürt siyasal kültüründe ise buna “namus günü” denir. Başka toplumların tarih ve edebiyatlarında da benzer anlatılar vardır. Waterloo’dan Emevilere kadar, hemen her toplum bu tür kırılma anlarını kendi diliyle kayda geçirmiştir.
Bu sınavı veremeyenler, iddia ettikleri gibi gerçekten “ulusçu” değildir. Onları harekete geçiren başka ihtiyaçlar ve hedefler vardır. Tanınmak isterler, liderlik arayışındadırlar, çocukluk travmalarını telafi etmeye çalışırlar ya da en basit hâliyle, dinlenilmekten hoşlanırlar.
Ne var ki çoğu zaman ucuzluklarının fark edildiğinin dahi farkında değildirler.
Adamın biri doktora gider ve rahatsızlıklarını anlatır. Doktor, sürekli kullandığı bir ilaç olup olmadığını sorar. Adam bir ilaç ismi verir ve “Onu kullanıyorum” der. Doktor da “Kullandığınız o ilaç bağımlılık yapar, biliyorsunuz değil mi?” diye sorar. Adam şöyle cevap verir: “İyi de doktor bey, ben neredeyse 15 yıldır o ilacı her gün kullanıyorum ve bağımlılık yaptığını hiç görmedim.”
Her gün aynı şeyleri yapıp, aynı şekilde düşünerek, aynı şekilde konuşarak ne değişebiliriz ne de değiştirebiliriz. Sıkışıp kaldığımız ezberlerin, şablonların, tabuların farkına bile varamayız. Hiç kimse durduğu yerden bir adım bile kıpırdamazsa yeni ve yaratıcı çözüm olanaklarını da oluşturamayız.
Sıkışıp kaldığımız yer, 40 yıllık çatışma ortamının yol açtığı acılar, öfkeler, ön yargılar ve bunların sebep olduğu güvensizliklerdir. Bunlar önemsiz demiyorum ama bunları aşmanın, yaralarımızı sağaltmanın yollarını bulamazsak “bağımlılıklarımızın” farkına bile varamayacağız, köklü ve kalıcı çözüme ulaşmakta zorlanacağız.
İnancı, düşüncesi, idealleri uğruna canını vermenin kutsallaştırıldığı bir toplumsal gerçeklikte iki temel zorlukla karşı karşıya kalırız. Birincisi, canını feda etmiş olanların kıymetli hatırasının ve canlarını vererek yarattıkları değerlerin manevi baskısını silip bir kenara atamayız, atmamalıyız da. İkincisi de bir düşünce, inanç uğruna çok sayıda can feda edilmişse o düşünce ve inanç, sosyolojik ve siyasi açıdan otomatikman “doğru” haline gelmez ancak bizler bunu kabul etmekte zorlanırız. Vatan uğruna, bayrak uğruna, ideoloji uğruna veya örgüt uğruna bunca can feda edilmişken yeni şeyler düşünüp yeni şeyler yapmaktan işte bu nedenle korkar, çekiniriz.
Fakat artık bir noktada şuna ikna olmam��z gerekiyor, gelinen aşamada tek bir evladımız bile canını boş yere feda etmedi. Yürütülen süreçte eşitlik, adalet, özgürlük ve demokrasiyi esas alan bir “kardeşlik hukuku” oluşturmaya, bir ve beraber yaşamaya odaklanmışsak kaybettiklerimizin hatırasına halel gelmeyecek demektir.
Dolayısıyla tüm taraflara ve sürecin ana aktörleri olan Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, MHP lideri Bahçeli'ye ve PKK kurucu lideri Öcalan'a bir kardeşiniz, barış için çabalayan bir siyasetçi olarak sesleniyorum; lütfen somut adımlar atmaktan vazgeçmeyin, onun bunun ne dediğine bakmayın, kendinize güvenin ve 86 milyonun barışı hasretle beklediğine inanın.
Ayrıca silahları tümden bırakarak dağdan inmeyi bekleyen insanlar “önder” olarak tanımladıkları Abdullah Öcalan'ın sadece güvenlik birimlerince değil siyasetçiler tarafından da ziyaret edilip dinlendiğini görmek ve bu şekilde siyasete dönüşün mümkün olduğunu ve devletin bu konuda samimi ve ciddi olduğunu görmek, güvenmek ve silahları tümden bırakmak istiyorlar.
Değerli milletvekillerine de seslenmek istiyorum; gençlerimizi yıllarca dağlara, sınır ötesi operasyonlara gönderdiniz. En büyük riski onların omuzlarına yüklediniz ve ne yazık ki bazıları bunun bedelini canlarıyla, kanlarıyla ödediler. Şimdi risk alma ve bu çatışmayı kökten bitirme olanağı yakalanmışken lütfen siz de azıcık risk alın ve İmralı Adasına giderek bu meseleye noktayı koyun. Üstelik alacağınız risk gençlerimiz gibi ölüm riski de değil, azıcık siyasi risktir.
Hep birlikte cesur davranalım, son düzlükte ezberlerimize, korkularımıza takılıp da tarihi barış fırsatını zora sokmayalım lütfen.
Hepinize içten selam, sevgilerimi gönderiyor, en kısa zamanda özgürlük, barış, demokrasi ve kardeşlik dolu günlerde buluşmayı umuyorum.
Selahattin Demirtaş
8 Kasım 2025
Edirne Cezaevi
Kötülüğün, alçaklığın, şerefsizliğin sınırı yok; kimliği, inancı, vatanı yok. İyiliğin, erdemin, onurlu yaşam mücadelesinin de sınırı, kimliği, inancı, vatanı yok.
Bu şekilde gidişin, dünyayı biraz daha karartsa da aydınlık için sonsuz çabamız sürecek meleğim. Affet hepimizi.
Sevgili Hüda Kaya'nın 8 aydır tutuklu bulunduğu 2. Kobani kumpas davasının ilk duruşması için Demokratik İslam Kongresi olarak Sincan'dayız.Güzel haberlerle dönmek umuduyla 🙏
#Hüdakayaserbestbırakılsın#Hüdakaya
Sevgili Hüda Kaya'nın 8 aydır tutuklu bulunduğu 2. Kobani kumpas davasının ilk duruşması için Demokratik İslam Kongresi olarak Sincan'dayız.Güzel haberlerle dönmek umuduyla 🙏
#Hüdakayaserbestbırakılsın#Hüdakaya
Demokratik İslam Kongresi, 38 kez müebbet hapis cezası istemiyle yargılanan HDP eski milltevekili Hüda Kaya için duyarlılık ve hukuksuzluğa itiraz çağrısında bulundu
https://t.co/SLsnjTPg1Y