Ümit Özdağ, ölmeden görmek istediği şeyleri sıraladı:
• İstanbul Havalimanı’nın tekrar Atatürk Havalimanı olduğunu.
• Kuleli Lisesi’nin açıldığını.
• Deniz Kisesi’nin açıldığını.
• GATA’nın açıldığını.
• Suriyeli ve Afganların döndüğünü.
• Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulduğunu.
• Öğrencilerin tek kişilik odalarda kaldığını.
• Bursla zorlanmadan 1 ayı geçirebildiklerini.
• Tiyatro ve sinemaya gidebildiklerini.
Anaa Yunanistan o yüzden mi ucuzmuş? Irak petrolünü İsrail'e sattığımız meselesini sindirmekte zorlanıyorum. Galata köprüsünde Filistin'e destek yürüyüşüne katılmak iyi gelir mi acaba?
İspanya’ya ve İspanyollara duyduğum sempati, çeyrek asır önce canlı yayında izleyip gözlerimi dolduran bu ana dayanır.
YouTube’da açılış törenini bulup, o kısmı ayırdım, yeniden izledim, paylaşmak istedim…aynı güçlü duyguyu yaşadım…
Tarih 20 Ağustos 1999…yer Sevilla stadyumu…Dünya Atletizm Şampiyonası açılış töreni…
17 Ağustos 1999 Gölcük depreminin üzerinden sadece üç gün geçmiş.
Türkiye, yaşadığı büyük yıkıma rağmen Dünya Atletizm Şampiyonası’na üç sporcuyla katılıyor. Bayrağımız stadyuma girdiği anda tribünler ayağa kalkıyor , büyük bir alkış yükseliyor. Türkiye’nin adı anons edildiğinde alkış daha da güçleniyor, tüm stadyuma yayılıyor…
Dönemin İspanyol yöneticileri de ayağa kalkarak Türkiye’yle dayanışmalarını gösteriyor.
Bu yüzden benim İspanya’ya olan sempatim, son dönemdeki siyasi gelişmelere ya da futbola dayanmıyor sadece…
Hafızamda İspanyollar, en zor günümüzde acımızı paylaşan, Türkiye’ye samimi duygularla yaklaşan bir halk olarak yer etti.
O yüzden dünya kupası finalinde rakip kim olursa olsun, gönlüm İspanya’dan yana olacak.
Ahh be Denizcim...O alaturka tuvalet var ya...Yaşlılar, hamileler, engelliler için öyle bir dert ki...Benim üç ayım alaturka tuvalet mücadelesiyle geçti.Sonunda çözüm olarak bana ortası delinmiş bir plastik koltuk verdiler. Bu çözümünde delik hizalama ve stabiliteyi sağlama sorunları vardı... Dilekçelerimden bıkmış olacaklar ki sonunda klozet olan bir hücreye geçtik...Bu arada o koltuk kuyruk sokumu kırığım için çok kullanışlı oldu...Sağolsunlar...
İyi olmana çok sevindim...
Nedendir bilmem içerde günler geçmek bilmiyor da haftalar aylar çok çabuk geçiyor...Geçiyor yani...Geçecek...Kitaplar, defterler, kalemler (bize renkli kalem yasaktı teröristiz diye) ve de boncuklar en iyi dostlar...Bu arada dışarıda o güzel annen babandan gayrı bir sürü anan, baban, kardeşin, teyzen, amcan, arkadaşın, yoldaşın oldu...Hepimiz seni çok seviyoruz...Sayende herkes biraz dilini yumuşattı...Toplumun mizah duygusu geri geldi sanki...Toplu terapi etkisi yaptın...Umudu,gülerek direnmeyi, cesareti hatırlattın...
Sırf bunun için bile sağolasın Deniz'im...💜💜💜 @idgoktas
Deniz Göktaş'ın muhteşem gösterisi 12 milyon izlenmeye ulaştı.
20 milyonu göreceğimizi düşünüyorum. Bi elden ele yapalım izlemeyen kalmasın
Mark Twain’in söyle der:
“İnsanlığın gerçekten etkili tek bir silahı vardır: Kahkaha.”
https://t.co/QfRJ4198kk
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
Şimdi oturduk maymun gibi, alt dudağımız dışarıda, kafamızı kaşıya kaşıya düşünüyoruz: E şimdi ne olacak?
Söylenen, söylenmeyen, sövülen, sövülmeyen, sevilen, sevilmeyen, sekülen, sekülmeyen… Artık ne var ne yok, söylenmedik şey bırakmadı.
Deniz Göktaş.
Kimse beni sevsin, alkışlasın, solculuk olsun, babaya yaranayım filan diye değil; ki öyle olsa bile işlenmiş, özenle dokunmuş, zarif bir motifle örülmüş “hırkasıyla”. 🥹
Kimsenin değerine meğerine de değmiş değildir.
Değersiz yaşamaya değinmiştir.
Şikâyet bile etmeden. Sadece anlatarak. Burun delikleri şişmeden. Ne olacaksa olsun diye.
Ama bunu kahramanlık miti için demediğini nasıl da anladık değil mi?
Bir zamanlar çok ekmek yediği, pahalı şeyler yaşadığı devri kaybettiği için konuşanların kof muhalefeti gibi değildi bu. Çözülmesi gereken bir denklem varsa çözülmelidir, diyordu sanki. Matematik gibi.
Ve bütün bunları, biz fark etmeden kendi kuşağında yıllardır kısık ateşte demlene demlene oluşmuş dili son derece akıcı ve akılcı konuştu. Belki de “değerlere saldırı” dedikleri şey, hiçbir ezber duygusal tınıya girmeyişiydi.
Meğer ihtiyacımız olan yeni bir fikir değil, yeni bir dilmiş.
Çok tanıdık, çok yakın, çok sakin ve çok duru. Gençliğin tertemiz dili.
Elbette bunda evde konuşularak büyüdüğü, üstü örtüle örtüle düğüme dönmüş yakın Türkiye tarihimizin de büyük payı var. Anavatanda, “baba” dilinin reddinden doğmuş ama yine özbaba dilinin malzemesiyle kurulmuş bir ana dili.
Bunu mizahla harmanladı. Çünkü mizahtır toplumun ortak dilini geliştiren. Her şeye rağmen. Herkese rağmen.
İşbirliği değil, müzakere yaptı Deniz.
Mizah işbirliğine değil, müzakereye yarar. Aynı safa dizmeye değil, aynı masaya oturtmaya çalışır. Çünkü işbirliği iktidarla, konforla, ortak bir yalanla kurulabilir; suç ortaklığına dönüşebilir. Müzakere ise gerçeğin nefes alabildiği son yerdir.
İlk dakikalar “gençlik hezeyanı” dedik. “Dil sürçmesi” dedik. “Sakarlık” dedik. “İşin ciddiyetinin farkında değil,” dedik. “Yok artık o kadar da değil…” dedik.
Gösteri bitti.
Büyük bir sessizlik oldu.
Götümüzün yere çarptığı sıfırı hissettik.
Beynimiz esaslıca sarsıldı.
Zaman durdu.
Kendimizle burun buruna geldik.
Yavaş çekim bir kıyamet ânı gibi.
Sonrası sıçrama.
Meğer oluyormuş ulan.
Her devir için… Yüz yıldır söylenmeyeni, imgelere boğmadan ama şiir gibi, kafiyeye ihtiyaç duymadan söylemek mümkünmüş.
Kendine hizmeten değil.
Vatana hizmeten değil.
Aileye hörmeten değil.
Sadece söyleyecek başka bir şey kalmadığı için.
Biz ise yıllardır burnumuza dayatılan yeni birey ve toplum modeliyle aynı iklimde yaşayabilmek için solungaç geliştirmenin yollarını arıyorduk. Ama daha önce önerilen modern Türkiye hürriyetimsilerini tanımlayamamıştık ki daha.
Bu düğümün içinde anam ne düğünler yaptık. Ne aileler kurduk. Ne deşetli meslekler edindik. Dünyaları kurtardık. Çocuklarımızı en baba özel okullarda yarıştırdık. “Aman çocuğum eksikli kalmasın,” deyip kendi başaramadığımız hayatları onlar üzerinden taksit taksit ödemeye kalktık. Dyson’ın uzunlarını yaktık, evlere duble yollar yaptık.
Ha, sistemden şutlanınca aslında mesleksiz olduğunu anlayan formasyonsuzlar, aileden afirmasyonsuzlar… Çok zorlansak da eser miktarda daha özgürdük.
Fakat çoluk çocuğa dolanmış, aynı gidişata domalmıştık bir kez.
Birileri gibi olmakla, kendin gibi olmaya dair hiçbir fikrinin kalmaması arasında sıkışıp kaldık.
Genç miydik?
Yaşlı mıydık?
Başarılı mıydık?
Yoksa yalnızca pahalı mıydık?
“Hırlı mıydık, hırsız mıydık”
Hırslı mıydık?
Hırssız mıydık
Kadın mıydık?
Erkek miydik?
Yaşıyor muyduk?
Ölü müydük?
Her şey birbirine girmişti.
“Buna yaşamak değil, histeri denir,” dedi Deniz.
“Titreyin ve kendinize gelin.”
“Kendim için diyorsam namerdim. Bakın, yurda da döndüm. Kimseyi kastetmedim. Denklem çözmek için dedim. Ne yapayım? Matematiğim iyi. Çok net’im.”
Dedi.
Şimdi önümüzde Tuba Ulu davası var.
Kardeşlerimizin, çocuklarımızın, yaşamın, neşenin, özgürlüğün yanındayız.
Hem de ünlemsiz.
Hamasetsiz.
Olması gerektiği için.
İşte gerçek kutsal değer tam da budur.
Özgür Özel’in;
“Zorlu bir yolculuğa çıkıyorum. Hepiniz birbirinize emanetsiniz. Hakkınızı helal edin. Bu yoldan ölmek var, dönmek yok. Gerekirse gider, İmamoğlu’nun yanında 20 yıl yatarım.”
Sözleri aslında henüz en zor günlerin yaşanmadığını anlatıyordu.
Bugün geldiğimiz noktada; boyun eğmediği, geri adım atmadığı için Özgür Özel hakkında bir “FETÖ bağlantısı” soruşturması başlatılacağının ve bunun üzerinden dokunulmazlığının kaldırılarak tutuklanacağının konuşulduğu bir süreç yaşanıyor.
Bu yüzden; ülkesini seven, demokrasiye inanan, halkın iradesinin yanında duran her yurttaşın Özgür Özel’in yanında dimdik durması gerekiyor.
Nereye çağırırsa oraya gideceğiz.
Miting derse meydanlarda olacağız.
Omuz isterse omuz vereceğiz.
“Yürü” derse koşacağız.
“El ver” derse kolumuzu uzatacağız.
Çünkü mesele artık ne bir kişi ne de bir parti meselesidir.
Mesele; milletin seçme ve seçilme hakkının tamamen yok sayılması meselesidir.
Mesele; halk iradesinin susturulması meselesidir.
Mesele; umudumuzun, yarınımızın ve geleceğimizin yok edilmek istenmesi meselesidir..
BEKİR COŞKUN
Bir gece yatıp kalktık…
Yargı yok…
Yargıyı bölüşmüşler, yarısı hocaya,
yarısı imama…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Cumhuriyetçi aydınlar yok…
Hücrelerdeler…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Medya yok…
Yarısını almışlar parayı bastırıp, kalan yarısının da gırtlağına bastırıp…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Ben yokum…
Muhterem karıma “Ben yok muydum
şu köşede yahu?” dedim…
“Yoksun, kovuldun” dedi…
Ağladı…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Laiklik yok…
Devlet tekbirle açılıyor…
*
Bir gece yatıp kalktık…
“Türk” yok
*
Bir gece yatıp kalktık…
Bayrak yok…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Yarısı gitmiş…
“Türkiye” de yok…
*
Bir gece yatıp kalktık, marşlar yok, andımız yok, bayramlar yok…
Bir gece yatıp kalktık, bu 4+4+4’tür dediler…
Çocuklar yok…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Cumhuriyet yok…😪😪😪
*
Ve bir gece yatıp kalktık ki..
Biz yokuz…
*
Yatma o zaman…
Kaldır başını artık…
Bir böcek gibi ezilip, bir dal gibi kırılıp, bir sürü gibi güdülüp, bir toz gibi üfürülüp, bir ot gibi sökülüp, bir kuş gibi vurulacağına…
Yatma…
(3 Ocak 2015)