Butlan mutlan ne geliyorsa gelsin artık umrumda değil. Gerçek vatansever vekillerle belediye başkanlarıyla yeni parti kurulsun, mis gibi iktidar yürüyüşü başlasın. İçerideki kifayetsiz muhterislere bu kadar enerji harcandığı yeter de artar. Atatürk'ün partisi vs diyenler olacak ama Atatürk'ün hayalindeki memleketi yaratmak partiden çok daha elzem. Bunlar da girsin köhne hayalleriyle seçime %2 alıp otursunlar koltuklardan kalkmak bilmeyen k.çlarının üstüne. Vallahi yerer ya yıldık.
Ursula K. Le Guin’in, etkilenme ile hırsızlık arasındaki farkı bütün açıklığıyla ortaya koyduğu, J. K. Rowling tartışmasına da değindiği ünlü metnini çevirdim.
Tamamı için PDF link: https://t.co/r7cOlpDAgv
ALFA -EVEREST olayından yola çıkarak Türkiye'de Kültür Sanat Endüstrilerine dair, meraklısına, bu alanda 20 yıldan fazla zamandır çalışmış bir avukattan...
....
Ben avukat olarak sadece telif hukuku çalışmış biriyim, gelen başka işleri almam, anladığım ve sevdiğim hukuk alanı budur ve 30 yılı aşan iş yaşamımda 20 yıldan fazla buna emek verdim. 90'larda iş hayatımın ilk 10 yılında perakende sektöründe şirket yöneticiliği yaptım, bir dönem D&R'ın satın alma süreçlerinden sorumlu direktörüydüm ve o zamanlar Everest yoktu ve Alfa bizim en büyük alımları yaptığımız toptancımızdı. Daha sonra yayınevi kuruldu ve bildiğiniz gibi bugün ülkenin en önemli aktörlerinden biri.
Telif hakları konusunda müzik, sinema -tv, tiyatro, edebiyat, resim gibi kültür sanat alanlarında çalıştığım sürenin büyük bölümünde sanatçı hakları ve sanat emekçileri konusunda bugünkü tanımıyla aktivizm denilebilecek biçimde çaba gösterdim.
Danışmanlık, festival organizasyonu, albüm ve klip yapımcılığı, menajerlik yaptım. Müzik meslek birlikleri, Oyuncular Sendikası ve meslek birliği gibi kurumlarda kurucu avukat olarak bu yapıların geliştirilmesinde emek verdim. Yani bu konuları sahada dibine kadar yaşamış biriyim. Tabiri caizse son 20-25 yıl bu ülkenin kültür sanat alanında girip çıkmadığım yer-konu kalmadı.
Bütün bunları kendimden bahsetmek için değil, fikrimin arka planındaki yaşanmışlığı vurgulamak ve deposundan sahnesine bu endüstrileri iyi bilen biri olarak yaptığımı ifade etmek için anlatıyorum.
Bu alanların hepsinin sorunları ortaktır, şöyle ki;
1- Örgütsüzlük
Sanatçı bireysel olarak yetenekli, güçlü olabilir ama örgütsüz olduğu sürece pazarlık gücü bireysel etkisiyle sınırlıdır ya da yoktur. Özellike alana yeni girenler bu sebeple 1-0 yenik başlar. Türkiye’de kültür-sanat alanında dayanışma refleksi zayıf, ortak hareket etme kültürü kırılgandır. Herkes kendi ayakta kalma mücadelesini verirken sistem karşısında tek tek kaybeder. Güçlü olduğu dönemlerde bunu sorgulamaz ama kötü gün gelince en çok bundan kaybedildiği açığa çıkar.
2- Kurumsallaşma eksikliği
Meslek birlikleri, sendikalar ve sektör kurumları ya zayıf ya da etkisizdir. Var olanlar çoğu zaman gerçek temsil gücünden uzaktır, demokratik kültür gelişmediğinde belli grupların tekelinde yürür ya da kapanın elinde kalır. Gelir yapıları sürdürülebilir olmadığından kurumsal bir yapı kurmaları zordur. Kişilere bağlı sistemler olarak işler ve sürdürülebilir gerçek değişimler yaratmaları pek mümkün olmaz.
3- Telif bilincinin düşüklüğü
Bu ülkede hâlâ telif gelirleri “hak” değil “lütuf” gibi algılanır. Sanatçı da çoğu zaman haklarını bilmez, dengesiz mali koşullarda yaşadığı için orman kanunlarına zamanla uyum sağlamak zorunda kalır. Kendisini güçlü kılacağını düşündüğü kişilere, yapımcılara, kliklere, sosyal gruplara aidiyet geliştirir. Bu zihniyet değişmeden hiçbir sistem işlemez.
4- Hukukun uygulanmaması (en kritik konu)
Kanun var. Hatta birçok Avrupa ülkesinden geri değil ama uygulanmıyor. Yıllarca dijital gelirleri de içeren yeni telif yasası taslağı için çalıştık, taslak çoktan eskidi ama o hali bile meclise gelmedi. Denetim yok, yaptırım yok. İhlal eden için risk düşük, hak sahibi için mücadele maliyetli. Bu tabloyu değiştirmeden hiçbir reform mümkün değil. Peki ülkenin bunca yazarı, oyuncusu, yönetmeni, ressamı aklınıza gelebilecek sanatçısının TBMM ve siyasiler üzerinde kendi haklarına dair bir yasayı geçirecek gücü yok mudur?
5- Veri ve şeffaflık eksikliği
Bu sektörün gerçek büyüklüğü, geliri, kaybı bilinmiyor. 500 milyar tl civarı olduğu düşünülüyor ama ölçülmeyen şey yönetilemez. Türkiye’de kültür-sanat ekonomisi hâlâ “tahminlerle” konuşuluyor. Bu bile başlı başına bir sorun.
6- Devlet politikalarının parçalı ve vizyonsuz olması
Kültür-sanat hâlâ stratejik bir endüstri olarak görülmüyor. Oysa bugün dünya ekonomisinde yaratıcı endüstriler en hızlı büyüyen alanlardan biri. Türkiye bu fırsatı ya görmüyor ya da yönetemiyor. Sanatçılar ise örgütlenmedikleri için siyasilerin bu vizyonsuzluğundan sadece şikayet ediyor.
7- Emek sömürüsünün normalleşmesi
“Görünürsen kazanırsın”, “bu iş / kişi sana kapı açar” gibi cümlelerle insanlar ücretsiz ya da düşük ücretle çalıştırılıyor. Bu, sektörün kendi kendini değersizleştirmesidir. Bu tabloda para kimin elindeyse kral odur ve tüm geleceğiniz bazen bir kişinin iki dudağı arasındadır. Dolayısıyla orman kanunları geçerlidir, büyük balık küçüğü yutar.
Bugün Alfa Yayın Grubu’nun başına gelenler üzerinden yürüyen tartışma da tam olarak bu yüzden yanlış bir zeminde ilerliyor.
Bir kurumun hataları olabilir, bir çalışanın yaşadığı sorunlar da dibinek adar gerçek ve kendisi de % 100 haklı olabilir. Bunlar konuşulur, eleştirilir.
Ama sosyal medyada birkaç gün süren linçlerle ne bu sektör düzelir ne de bir daha benzer krizler yaşanmaz.
Çünkü mesele kişiler değil. Mesele sistem.
Bu ülkede kültür-sanat alanı yıllardır aynı döngüyü yaşıyor. Kriz olur → tepki yükselir → taraflar kutuplaşır → birkaç gün konuşulur → unutulur → hiçbir şey değişmez. Sonra aynı hikâye başka bir kurumda yeniden başlar.
Dürüstçe fikrimi söylemek istiyorum çünkü biliyorum ki birkaç ay sonra en fazla 1 yıl sonra bugün en yüksek tondan eleştiri yapanların bir kısmı yine dosyasını ya Everest'e ya da yine aynı koşullarda iş yapan bir benzerine göndermek zorunda. Eğer gerçekten bir şey değişecekse, enerjimizi linç etmeye değil, yapı kurmaya harcamak zorundayız.
Örgütlenmeden, güçlü ve bağımsız kurumlar yaratmadan, telif bilincini tabana yaymadan,
hukukun uygulanmasını talep eden kolektif bir irade oluşturmadan bu sektörün hiçbir sorunu kalıcı olarak çözülmez.
Ve en rahatsız edici ama en gerçek cümle şu:
Bu alanda çalışan yazar, editör, çevirmen ya da yazar temsilcilerinin birleşebilseler aslında büyük bir etki alanı ve gücü var ama dağınık.
Bir araya gelmediği sürece, ne kendi hakkını koruyabilir
ne de karşısındaki sistemi değiştirebilir.
Dolayısıyla bugün sorulması gereken asıl soru şu bana göre;
Bu kadar büyük bir endüstri neden hâlâ kendi kaderini belirleyemiyor?
Bu soruya dürüst bir cevap verilmeden, bana göre hiçbir tartışmanın gerçek bir anlamı yok.
Sanatçıların sanatına ve emekçilerin emeğine saygılarımla...
Av. Sedef Erken
Aynen Kıvılcım Hocamın söylediği gibi her hikaye anlatılabilir. Önemli olan; karakteri, olayı/olayları objektif olarak ortaya koyabilmek.
Kitabımı örnek gösterdiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.
Suçluların ve kötülerin de filmi yapılabilir, kitabı yazılabilir. Ülkü ocağına girip suça bulaşan bir gencin hikayesinin anlatıldığı bir kitap olan “Böyle Olsun İstemezdim” veya bir ailenin nazi geçmişi ile yüzleşmesini ve hesaplaşmasını anlatan “Yengeç Yürüyüşü” böyledir.
Çatlı filminin fragmanını izledim, bir yüzleşme değil bir kahramanlık anlatısı olarak kurulmuş. Susurluk olduğunda ben küçüktüm. Korkunç bir skandaldı, 80-90 larda yaşanan şiddet dolu olayların, çok ama çok derin kötülük ve şiddetin bir trafik kazası ile ortaya saçılmasıydı. Tüm ülke o kamyona çarptık diye konuşulurdu. Toplumsal bir travmaydı.
1950 lerden beri adım adım sacece bizim değil tüm coğrafyanın sol kanadını bitirmeye çalışan bunun için de sözde milliyetçi ama aslında ırkçı politikaları destekleyen Amerika güdümlü şiddet, mafya, derin devlet, uyuşturucu ve silah trafiği… Biz bunlarla büyüdük. Huzur yüzü görmedik.
Bunların bu ülkeye ne kadar zarar verdiği bilinmiyormu ki 30 - 40 sene sonra hala bu acıları yaratanların kahramanlaştırıldığı gerçek bir yüzleşmenin olmadığı hikayeler yapılıyor. Yanlışları sürdüren, toplumsal travmalardan sağalmaya yardımcı olmayan bir iş olarak duruyor. Yazık diyebiliyorum sadece.
Türkiye’de kötülük artık rastlantısal bir durum değil; bir tercih haline geldi. Ve bu tercih ne ahlaki olarak ne de hukuken bir itirazla karşılaşıyor, hatta sessizlikle kabul görüyor. Kötülük içinde yaşanan bir düzene dönüştü, kaygı ve mutsuzluk nedenimiz gerçekte bu. Ve insanın buna alışması korkunç bir şey...
Bu haberi görünce aklıma bir kaç ay önce Müge Murat’ın @alakargakitap tan çıkan ve ülkü ocaklarında yetişmiş ve o dönemde pek çok eylem ve suça karışmış ülkücü bir genç olan Seyid’in hikayesini anlattığı romanı “Böyle Olsun İstemedim” geldi.
Müge hanım kitabı yazmadan önce aylarca kaynak okumuş, kitapta pek çok dönem olayını da arka plan olarak okuyorsun.
Bahçeli diziyi övmüş. Açıkçası o dizide nasıl bir iyi rol modeli var, diziyi izlemediğim için bilemiyorum.
Ama uyuşturucu, kaçakçılık, mafya ve şiddetin bu ülkede hangi yapılar altında organize edildiğini ve ülkücü bağlantılarını bilmeyen var mı gerçekten?
Türk gencinin “kötü alışkanlıklardan uzak durması” üzerine konuşacak en son kişilerden bir herhalde on binlerce genci ülkücü yapı altında örgütlemiş ve yarattığı şiddet kültürüyle bu ülkeyi derinden travmatize eden olayları hazırlamış bir yapının lideri olan Bahçeli olsa gerek.
Bu arada bir ülkücünün duygusal dünyasını ve bilinç akışını okumak konusunda ilk başta direncimin oluştuğunu farkettim ama sonra kitabı okudum ve çok beğendim, kitabı tavsiye ederim, dönemin ikliminde bir oğlan çocuğunun zamansız büyüme baskısı içindeki psikolojisini çok güzel anlatan bir Türkiye erkeklik anlatısı olmuş. @mugemurat
3 Şubat'ta Booky Kitapevinde Söyleşim var.
Söyleşide moderatörüm İlkben Kalyoncu Erol ve kitabımı çok değerli bir Klinik Psikolog Kivilcim Kiran yorumlayacak.
Gündem malum, Kıvılcım Hoca'mın erkeklik tahayyülü üzerine söyleyecekleri için heyecanlıyım. Bu konunun ne kadar altını çizsem de hikayemde Seyid'in annesinin, öğretmenlerinin hatta sevgilisi Bahar'ın tutumları da bir o kadar önemli. Bakalım Seyid Kıvılcım Hoca'mın radarından nasıl geçecek. Ben meraktayım.
Söyleşiye gelmek isterseniz Booky'le irtibata geçebilir ya da doğrudan bana yazabilirsiniz.
Müge Murat ilk romanında kolay olmayan bir iş başarıyor. Kendine çok uzak, yabancı bir karakterin hikayesini yazıyor. Üstelik de edebiyatımızda pek karşılaşmadığımız bir şey yaparak, ülkücü bir gencin hikayesine odaklanıyor. Erken yaşta babasını yitiren Seyid’in, aidiyet arayışının, kimlik yaratma arzusunun, saygı görme ihtiyacının onu nasıl da 70’li yılların Türkiye’sinde ülkücü örgütlenmesinin hedefi haline getirdiğini anlatıyor. Bir grubun parçası olmak, sözünü dinletmek, ben varım demek isteyen Seyid’in hiç farkında olmadan siyasi çıkar ilişkilerinin kurbanı oluşunu gözler önüne seriyor. Böylece tam da edebiyatın yapması bekleneni yaparak, toplumsal olayların içindeki insana derin bir bakış sunuyor. Seyid’in hikayesi aracılığıyla elbette Türkiye’nin bir dönemine de ışık tutuyor ama bence “Böyle Olsun İstemedim”i bir dönem romanı olarak etiketlemek, onun çapını ve derinliğini küçültmek olur. Hatta bu romanı salt ülkücü bir gencin hikayesi olarak okumak da insanın güç elde etme arzusunun nelere yol açabildiğini gösteren psikolojik, sosyolojik ve kavramsal boyutunu es geçmek olur. Müge Murat’ı, ilk romanında bir ülkücü gencin iç dünyasını böylesine derin ve katmanlı şekilde aktarabildiği; yarattığı atmosfer, sahneleme ve dil mahareti için de tebrik etmek lazım. #reklamdeği̇l #okumaönerisi #books