İsraillilerden belgesiz kaynaksız “link” gelince gözünle görmüşçesine hınçla “tecavüz” haberi yapıyordun. Ne hikmetse ülkenin en çok gündemindeki ve hatta devletle yarıştırılan yardım kuruluşundaki isimle ilgili şaibeli durumu belgelere ulaşamadın diye gündem etmedin,ettirmedin öyle mi!
Rahmetli Mahmut Efendinin ölüm hâli yaşamadığını, olaylara müdahale edebildiğini, bazı özel şahıslarla görüşebildiğini
söyleyerek onun etrafında Şii 1 mitoloji kuran malum bid'atçı dini grubun arkasında ingilizler benzeri bir yabancı gücün olduğu kanaati gittikçe bende güçleniyor
Eğer Mahmut Efendi’ye kabirden tasarruf izni verilirse, yapacağı ilk iş, Ahmet Mahmut Ünlü denen ilgi budalası fitneciye;
“Tefrikayı bırak, Müslümanlar arasında fitne tohumları ekme, insanlara iftira atma, uydurma hadisleri yayma, yalan söylemeyi bırak, rüzgara göre yön değiştirme, Müslüman toplumun gündemini bu tür konularla meşgul etme, benim ismimi şahsi menfaatin için kullanma” demek olur.
İlahiyatçı Mehmet Okuyan:
"Mezar başında, ölüye fayda etsin diye Kur'an okumak, trafik kazasında ölmüş olan adama trafik kurallarını hatırlatmak gibidir."
Camilerin gösterişli olması, cemaatin kullanım rahatlığının önüne geçmeye başladı. Aslolan cemaat değil 'Yapı' sanki. Ne görkemli camii densin, cemaat gelmese de olur gibi bir yaklaşım var.
Kağıthane'de bulunan "Yahya Kemal Camii" yeni yapılan bir camii. Nerdeyse 2 kat merdiven çıktıktan sonra namaz kılma alanına ulaşabiliyorsunuz. Asansör bulamadım, yürüyen merdiven yok.
Yaşlısı var , hastası var, engellisi var. Sağlıklı insan bile namazı nefes nefese kılıyor.
Benzer durum Anadolu'da da çok yaygın olmaya başladı. Hayırsever vatandaşların bu ucubelikte etkisi çok büyük. Diyanetin bölge ve konuma göre bir standardı olmalı. Camii mimarisi hayırseverlere veya bölge insanın 'estetiğine' bırakılmamalı.
Müslümanların Mescid-i Aksa’da ibadet etme hakkı engellenemez.
Bu haydutluk her şeyden önce 2 milyar Müslüman’ın inancına yapılmış küstah bir saldırıdır. İslam dünyasının buna en güçlü tepkiyi vermesi asli vazifesidir.
Türkiye bu noktada üzerine düşenleri yapmayı sürdürecektir.
"Mezhep" diyor, "tarih" diyor, hedef saptırıyor. Yok yahu. Mezhep ya da tarih değil. İran'ın Suriye'de, Afganistan'da, Lübnan'da, Irak'ta, Yemen'de işlediği katliamlar. Sebep bu. Hep buydu. Niçin salak taklidi yapıyorsunuz ki? Biz sizin dün Suriye'de de, diğer coğrafyalarda da İran'ın emperyalist ajandasını destekleyen "Türkiye'deki İran" olduğunuzu biliyorduk bu arada. Niçin? Çünkü salak değiliz!
Şimdi İran'ı destekliyoruz gavurla savaştığı için ama sizi yine desteklemiyoruz. Niçin? Çünkü salak değiliz!
Mezhepçiliği derinleştiren dil, dış müdahaleye açık bir coğrafya üretir.
1. Şii-Sünni ayrımını derinleştirmek Ehl-i Sünnet'i müdafaa etmek değildir. Ehl-i sünneti müdafaa; sahih akideyi korumanın yanında ümmet içi fitneyi, siyasi araçsallaştırmayı ve dış müdahaleye açık hale gelişi büyütmemektir. Bugün ihtiyaç duyulan şey mezhep histerisi değil, tarihî ve sosyolojik berraklıktır.
2. Ehl-i Sünnet nosyonu tarih boyunca Şiiliği nasıl eleştirdi? Evet, ağır itikadi tenkitler vardı; ama ana omurga çoğu zaman ilmî reddiye, cedel ve sınır çizme biçimindeydi. Her farklılığı otomatik “varoluşsal imha” çağrısına çevirmek, klasik Sünni usulü yanlış yansıtmaktadır. Özellikle tekfir konusunda birçok Sünnî çizgi ihtiyatı esas aldı.
3. Burada “Ehl-i kıble tekfir edilmez” (Tahavi'ye göre ehli kıbleden kasıt namaz kılanlar değildir elbette) kaidesi önemlidir. Bu kaide mutlak ve sınırsız bir slogan değildir; ama Sünnî gelenekte, ehl-i kıbleye karşı tekfirde son derece ihtiyatlı olunması gerektiğini anlatan güçlü bir damardır. Bu ilke, Harici tarzı kolay tekfire karşı Ehl-i sünnet prensibi olarak aktarılır.
4. Bu yüzden Ehl-i sünneti müdafaa etmek adına sürekli gerilim üretmek, tarihin tamamını değil sadece çatışma anlarını seçip büyütmektir. Osmanlı-Safevî gerilimini alıp bütün tarihi ona indirgemek buna örnektir. Çünkü aynı tarih içinde sadece sertleşme değil, temas, diyalog ve yakınlaşma arayışları da vardı. Örneğin Geç Osmanlı Irak’ında 2. Abdülhamid döneminde açık biçimde Sünnî-Şiî yakınlaşması arandığını gösteren akademik çalışmalar mevcut. Osmanlı tecrübesi yalnızca mezhep savaşı değildir; aynı zamanda mezhep farkına rağmen düzen kurma, sınır yönetme ve pragmatik uzlaşma tarihidir. Tarihi sadece kavga arşivi gibi okumak, bugünkü mezhepçiliğe geçmişten meşruiyet devşirme çabasıdır.
5. Şii dünyada Hz. Aişe validemize, Hz. Ebû Bekir’e ve Hz. Ömer’e yöneltilen tenkitler yeni değildir. Bunlar dün de vardı, bugün de var. Fakat mesele tam da burada başlıyor: Bu ithamların yeni olmaması, her jeopolitik kriz anında bunların yeniden dolaşıma sokulmasının saf teolojik hassasiyet değil, çoğu zaman siyasi mobilizasyon olduğunu gösterir. Biz bu ithamları reddeder ve şiddetle karşısında dururuz; ama bu itikadi duruş bölgede ABD ve İsrail planlarının lehine bir duruş sergilemeyi gerekli kılmaz.
6. Şii dünyada da tarih boyunca sahabe, hilafet, imamet ve erken dönem İslam tarihi etrafında üretilen bazı dışlayıcı söylemler, bu fay hattını beslemiştir. İmamet meselesinin kimlik savaşının merkezine taşınması; siyasi aidiyetin itikadi sadakat diliyle kurulması ve bazı devletlerin/örgütlerin Şii kimliğini bölgesel nüfuz aracına çevirmesi, mezhepsel gerilimi azaltmamış, aksine derinleştirmiştir. Dolayısıyla burada ilkesel olmak gerekir: Mezhepçiliği yalnızca bir tarafa yazıp diğer tarafı masumlaştırmak da doğru değildir. Şii dünyadaki ayrıştırıcı dil ve siyasî araçsallaştırma da bu coğrafyayı dış müdahaleye, vekalet savaşlarına ve kalıcı güvensizliğe açık hale getiren unsurlardan biridir.
7. Ancak Osmanlı’nın Şiilerle yakınlaşma aradığı dönemlerde de bu itikadi farklılıklar ortadan kalkmış değildi; buna rağmen siyaset bazen çatışmayı değil, ortak zemini aradı. Benzer şekilde Erbakan’ın (ki Erbakan’ın Nakşi-Halidi Gümüşhanevi dergâhından çıktığını hatırlatmakta fayda var) 1997’de D-8’i kurarken İran’la aynı masaya oturması da, mezhep farklarının yeni keşfedilmiş şeyler olmadığını; buna rağmen siyasette başka tercihler yapılabildiğini gösterir.
8. Buradan şu sonuç çıkartılabilir: Konu sadece teolojik tartışma değildir. Akademik literatürde buna “sectarianization / mezhepçileştirme” denir: Var olan farkların devlet çöküşü, savaş, müdahale ve bölgesel rekabet içinde sertleştirilmesi. Yani mesele “kadim nefret”ten çok, modern siyasetin mezhebi seferberlik aracına çevirmesidir.
9. ABD, İsrail ve daha geniş Batı ittifakı bu fay hattından fayda gördü; çünkü mezhep gerilimi bölgeyi ortak siyasî irade üretmekten uzaklaştırıyor, müdahaleyi ve vekâlet savaşlarını kolaylaştırıyor. 2003 sonrası Irak bunun en açık örneği oldu: İşgal sonrası düzen, mezhepsel kimlikleri siyasi temsil sistemine dönüştürerek ayrışmayı kurumsallaştırdı. Batılı politika çevrelerinde Irak’ın Şii-Sünni-Kürt ekseninde gevşek federalleşmesi bile ciddi bir “çözüm” olarak tartışıldı.
10. Özeleştiri şart: Bütün suçu Batı’ya yıkmak da kolaycılıktır. İran, Suudi Arabistan, BAE, eski Suriye rejimi, Iraklı elitler, milisler ve birçok örgüt ve yapı bu fay hattını kendi siyaseti için kullandı. Bu ayrım modern dönemde hem dış müdahale hem bölgesel rekabet hem de yerel iktidar mücadeleleri tarafından birlikte derinleştirildi.
11. Sonsöz: Bu fay hattı derinleştikçe kazanan ne Sünnî halklar oluyor ne Şiî halklar. Kazanan; parçalanmış bölgeyi daha kolay yöneten müdahale düzenleri, vekâlet savaşları ve güvenlik mimarileri oluyor. Ehl-i sünneti savunmak; mezhep kışkırtıcılığı değil, hakikati korurken fitneyi, dış müdahaleyi ve bölgesel parçalanmayı büyüten dili reddetmektir.
Yaw arkadaş Ramazan sonrası tam uykuyu düzene sokmaya niyetlenmiştik ki bu güzel haber uykumuzu kaçırdı. Ölü sayısının artmasını beklemekten gözümüze uyku girmedi.