neye böbürlenirsin bir pul etmez diyetin,
elbet sonu kof çıkar püften olan niyetin,
sakisi böyle olur böyle bir cemiyetin,
böyle biter cümbüşü böyle bozuk heyetin,
böyle uyuz aslı’nın kambur olur kerem’i,
Tezekten terazinin Boktan olur dirhemi...
Clarice Lispector, 20. yüzyıl edebiyatının en özgün yazarlarından biri. Ukrayna’da dünyaya geldi, henüz çok küçükken ailesiyle Brezilya’ya göç etti ve neredeyse bütün edebî kimliği Brezilya’da şekillendi. Romanlarında ve öykülerinde büyük olaylardan çok insanın kendi içinde yaşadığı o görünmez kırılmaları; kimlik, yalnızlık, varoluş, yabancılaşma ve insanın kendisine bile açıklayamadığı duyguları anlattı. 1977’de, hayatının son yılında verdiği televizyon röportajı da bugün hâlâ konuşuluyor. Çünkü karşımızda kendisini açıklamaya çalışan bir yazardan çok, sanki kendi içine bakmaktan yorulmuş bir insan var.
Röportajın bir bölümünde konu öfkeye geliyor.
— Öfke. Biraz öfke.
— Kime karşı?
— Kendime karşı.
— Neden?
— Bilmiyorum… Biraz yorgunum.
— Neyden?
— eeKendimden.
Sonra ona, yazdığı her yeni eserle yeniden doğup kendisini yenileyip yenilemediği soruluyor. Verdiği cevap ise bütün konuşmanın ağırlığını bir anda değiştiriyor:
— Ben şimdi öldüm. Bakalım yeniden doğacak mıyım?
Ardından o çok çarpıcı ifade geliyor: “Şimdilik ölüyüm. Mezarımdan konuşuyorum.”
Lispector aynı yıl, Aralık 1977’de hayatını kaybetti. Bu yüzden yıllar sonra o görüntülere bakınca insan ister istemez cümlelerine başka bir anlam yüklüyor. Ama beni asıl etkileyen ölümünden kısa süre önce bunları söylemiş olması değil. “Kendimden yoruldum.” demesi.
Çünkü insanın hayattan yorulmasını anlayabiliyoruz. İnsanlardan yorulmasını da.
Ama insanın kendisinden yorulması çok başka bir şey. Ve galiba ben o cümleyi duyduğumda Clarice’i değil, biraz kendimi dinledim.
Ben de biraz kendimden yoruldum. Ama kendimden nefret ettiğim için değil. Tam tersine, belki kendimin içinde gereğinden fazla kaldığım için. Çok düşündüğüm için.
Çok hissettiğim için. Bir cümlenin yalnızca söylenen kısmını değil, söylenmeyen tarafını da duyduğum için. Bazen insanın zihni kendi evi olmaktan çıkıp kendi hapishanesine dönüşüyor. Benim öfkem de biraz kendime.
Gitmem gerektiğini bildiğim hâlde kaldığım yerlere… Sonunu gördüğüm hâlde yürümeye devam ettiğim yollara…Bir şeyin ne olduğunu içten içe bildiğim hâlde, belki başka türlü olur diye beklediğim zamanlara…Başkalarının davranışlarına mazeret bulmakta bu kadar mahirken, kendi kırgınlıklarımı küçümsediğim zamanlara. Herkesi anlamaya çalışırken kendimi anlamayı hep sonraya bırakmış olmama. Belki insan en çok da bildiği hâlde kendisine yaptıklarına kızıyor. Çünkü başkasına öfkelenmek kolay.Kapıyı kapatırsın.
Telefonu kapatırsın. Gidersin. Ama kendine kızdığında nereye gideceksin? Nereye kaçarsan kaç, kızdığın insan seninle geliyor.
Belki insanın kendinden yorulması tam olarak böyle bir şey.
Sonra o soru geliyor: “Ama her defasında yeniden doğmuyor musun?” Eskiden buna hiç düşünmeden “evet” derdim. Şimdi o kadar emin değilim. Çünkü her ölümün ardından hemen bir doğum gelmiyor. Bazen eski hâlin ölüyor…ama yenisi henüz doğmuyor. Ve sanırım insanın en yalnız kaldığı yer tam da orası. Artık eski sen değilsin. Ama yeni senin kim olduğunu da bilmiyorsun.
Bir önceki hayatına dönemeyecek kadar değişmişsin; önündeki hayata başlayacak kadar da toparlanmamışsın. İki hâlin arasında kalmışsın. Dışarıdan bakıldığında ise hiçbir şey olmuyor. Uyanıyorsun. İşe gidiyorsun. Konuşuyorsun. Gülüyorsun. Kahkaha bile atıyorsun. İnsanlar seni gördüklerinde hâlâ seni tanıdıklarını düşünüyorlar.
Oysa sen, kimsenin haberi olmadan kendi içinde bir dönemin cenazesini kaldırıyorsun.
Belki Clarice’in “ölüyüm” derken tarif ettiği şey gerçekten ölüm değildi. Benim için de değil. Ben hayattan vazgeçmekten söz etmiyorum.
Artık eskisi gibi devam edememekten söz ediyorum. Çünkü insan yalnızca kaybettiği insanlara yas tutmuyor. Bazen kendisine de yas tutuyor. Eskiden olduğu insana…İnandığı şeylere…Olur sandıklarına…Olmayanlara…
Verdiği tavizlere… Yanlış insanlarda bıraktığı parçalarına…Ve bir gün dönüp baktığında, bütün bunların arasında ne kadarını kaybettiğini fark ettiği kendisine. Belki ben de bir süredir kendi eski hâlimin yasını tutuyorum. Fakat Clarice’in cümlesinde benim için çok önemli küçücük bir kelime var.Şimdilik. “Ölüyüm” demiyor yalnızca “Şimdilik ölüyüm.”Ve bana kalırsa bütün umut o kelimenin içinde saklı. Çünkü şimdilik, henüz son söz söylenmedi demektir. Belki yeniden doğacağım. Ama bu kez masallardaki gibi küllerimin arasından görkemle yükselmeyeceğim. Belki yeniden doğmak çok daha sessiz bir şey olacak. Bir sabah uyanıp eskiden içimi parçalayan bir şeyin artık canımı yakmadığını fark edeceğim. Gitmem gereken bir yerden bu kez zamanında gideceğim. Birinin beni seçmesini beklemek yerine kendimi seçeceğim.Bir şeyi kaybetmemek uğruna kendimi kaybetmeyeceğim. Ve belki o zaman anlayacağım: Yeniden doğmak, bambaşka bir insan olmak değilmiş. Bir daha kendini terk etmeyecek bir insan olmakmış.
Şu an orada mıyım? Değilim. Ne zaman olacağımı da bilmiyorum. Belki de ilk kez bunun cevabını hemen bulmaya çalışmıyorum. O yüzden Clarice’in söylediği gibi: Şimdilik ölüyüm. Biraz kendi yasımı tutuyorum. Biraz mezarımdan konuşuyorum.
Ama hâlâ konuşabiliyorsam… Hâlâ kendime sorular sorabiliyorsam… Hâlâ içimde bir yerlerde “şimdilik” diyebiliyorsam…
Demek ki mezarın bir yerinde hâlâ küçük bir kapı açık. Bakalım yeniden doğacak mıyım? İp
“Eğer bir daha görüşemezsek; tünaydın, iyi akşamlar ve iyi geceler.”
The Truman Show bana hiçbir zaman sadece, hayatının bir televizyon programı olduğunu bilmeden yaşayan bir adamın hikâyesi gibi gelmedi. Çünkü Seahaven aslında o kadar da uzak bir yer değil. Bazen düşünüyorum da, biz de Truman’dan çok farklı yaşamıyoruz.
Onun dünyasında her şey kurulmuştu. Evi, işi, komşuları, karısı, arkadaşları… Hatta korkuları bile.
Bizim dünyamızda dekorlar biraz daha gerçek sadece.
Bize de küçük yaşlardan itibaren nasıl bir hayat yaşamamız gerektiği anlatılıyor. Okuyacaksın, çalışacaksın, para kazanacaksın, birilerine benzeyeceksin, birilerine kendini beğendireceksin. Güzel görüneceksin. Başarılı görüneceksin. Mutlu görüneceksin.
Dikkat ediyorum da artık olmakla değil, görünmekle çok meşgulüz.
Sabah gözümüzü açar açmaz başkalarının hayatlarına bakıyoruz. Nerede olduklarını, ne yediklerini, kimi sevdiklerini, ne kadar mutlu göründüklerini izliyoruz. Sonra kendi hayatımızı onların vitriniyle kıyaslıyoruz.
Truman’ı milyonlarca insan ekrandan izliyordu. Bugün ise kameraları kendi ellerimizle hayatımızın içine koyduk. Üstelik artık sadece seyredilen değiliz; seyreden de biziz.
Belki filmin bugün daha ürkütücü olmasının sebebi bu. Truman kameraların varlığından habersizdi. Biz kameraların nerede olduğunu biliyoruz ve yine de kendimizi onlara göre yaşamaya başladık.
Bir fotoğrafı yaşarken bile nasıl görüneceğini düşünüyoruz. Bir yere giderken bazen orada ne hissedeceğimizden önce ne paylaşacağımızı düşünüyoruz. Sevdiğimiz insanlarla yaşadığımız şeylerin bile görünür olup olmamasına anlam yüklüyoruz.
Ve bir süre sonra insanın aklına çok rahatsız edici bir soru geliyor: Ben gerçekten bunu mu istiyorum, yoksa bana bunu istemem gerektiği mi öğretildi?
Truman’ın asıl hapishanesi o dev kubbe değildi bence. Korkuydu.
Christof onun denizden korkmasını sağladı çünkü Truman korkarsa sınırlarını aşamazdı. Dünyasının sonuna kadar yürüyemezdi. Gerçeği merak etse bile peşinden gidemezdi.
Bizim de görünmez denizlerimiz var. Yalnız kalma korkusu. Sevilmeme korkusu. Kaybetme korkusu. Yanlış seçim yapma korkusu. Başkalarının ne diyeceği korkusu. Alıştığımız hayat bozulursa yerine ne koyacağımızı bilememe korkusu.
Ve insan bazen mutsuz olduğu bir hayatın içinde bile kalıyor, çünkü bildiği mutsuzluk, bilmediği özgürlükten daha güvenli geliyor.
İşte film benim için tam burada tokat gibi çarpıyor.
Çünkü Truman gerçeği öğrendiğinde karşısında daha güzel bir hayat olduğuna dair hiçbir garanti yoktu. O kapının arkasında Sylvia onu bekliyor muydu? Mutlu olacak mıydı? Hayal kırıklığı yaşayacak mıydı? Dışarıdaki dünya Seahaven’dan gerçekten daha mı iyiydi? Bilmiyordu.
Ama sonunda şunu anladı: Gerçeğin kötü olma ihtimali bile, kusursuz hazırlanmış bir yalanın içinde yaşamaktan daha değerliydi.
Filmin en güçlü tarafı da bu bence. Özgürlüğü “istediğin her şeyi yapmak” diye anlatmıyor. Özgürlüğü, sonucunu bilmediğin halde kendi hayatını seçebilmek olarak anlatıyor.
Sonra Truman teknesiyle kaçmaya çalışıyor. Fırtına çıkıyor. Ama o fırtına bile gerçek değil. Onu korkutmak için yaratılıyor.
Düşünsene… Adam hayatı boyunca gerçek sandığı bir dünyanın içinde, sahte bir fırtınada gerçekten ölebilecek kadar ileri gidiyor. Ve yine de geri dönmüyor.
Belki insanın özgürleştiği an tam olarak budur: Korkunun geçmesi değil, korkuya rağmen yürümeye devam etmesi.
Sonunda teknesi gökyüzüne çarpıyor. Bence sinema tarihinin en acı görüntülerinden biri bu. Çünkü Truman ilk kez dünyanın sonuna geliyor ve gökyüzünün bile gökyüzü olmadığını görüyor.
Dokunuyor ona. Mavi bir duvar.
Hayatın boyunca gerçek sandığın gökyüzüne elini uzatıyorsun ve eline boya geliyor.
İnsan bazen kendi hayatında da böyle bir yere çarpıyor. Bir insana. Bir ilişkiye. Bir düzene. Bir inanca. Kendisi hakkında yıllarca anlattığı bir hikâyeye. Ve bir anda fark ediyor: “Ben bunu gerçek sanmışım.”
Sonra o merdivenleri çıkıyor.
Kapının önünde Christof’un sesi geliyor. Truman’a dışarıda da yalan olduğunu, dışarıdaki dünyanın da tehlikeli olduğunu söylüyor. Bir bakıma haklı bile. Dışarısı kusursuz değil.
Ama aralarındaki fark şu: Seahaven’daki yalanı başkası onun adına seçmişti. Dışarıdaki hataları ise artık kendisi seçecekti.
Truman bir süre kapının önünde duruyor. Ve ben filmin bütün meselesinin o birkaç saniyede saklı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü hayat bazen insana gerçeği gösteriyor ama kapıyı açmıyor. Kapıyı sen açıyorsun.
Kimse seni itmeyecek. Kimse dışarıda mutlu olacağını garanti etmeyecek. Kimse kaybetmeyeceğini söylemeyecek.
Sadece önünde bir kapı olacak. Arkanda bildiğin hayat. Önünde bilmediğin hayat. Ve sen hangisinin senin hayatın olduğuna karar vereceksin.
Truman dönüyor, kameraya bakıyor. Milyonlarca insan hâlâ onu seyrediyor. Ama ilk kez onların ne düşündüğü artık önemli değil.
Ve bütün hayatını başkalarının yazdığı bir senaryonun içinde geçirmiş bir adam, ilk kez kendi cümlesini söyleyerek sahneden çıkıyor.
Belki o yüzden o cümle ilk duyulduğunda komik, son duyulduğunda insanın içine oturuyor. Çünkü yıllarca her sabah söylediği o neşeli, biraz da ironik söz, finalde artık bir selam değil. Bir vedaya dönüşüyor.
“Eğer bir daha görüşemezsek; tünaydın, iyi akşamlar ve iyi geceler.”
Sonra arkasını dönüyor. Ve gidiyor.
Bence filmin asıl meselesi “Yaşadığımız dünya gerçek mi?” değil. Çok daha rahatsız edici bir soru: Ya dünya gerçek ama yaşadığımız hayat bize ait değilse?
Belki hepimizin hayatında bir gün o merdivenin önüne geldiğimiz bir an oluyor. Ve mesele kapının arkasında ne olduğu değil.
Mesele, gerçeği gördükten sonra hâlâ dekorun içinde yaşamayı seçip seçmeyeceğimiz.
Moskova’da eski bir otelde kalıyoruz. Öyle eski ki, ekip daha otele varmadan başladı:
“Burada bebek görünüyormuş.”
“Gece odalara giriyormuş.”
“Koridorda görmüşler.” Ya arkadaşım niye söylüyorsun? Ben bu bilgiyle ne yapacağım?
Bebek gelirse resepsiyonu mu arayayım?
“Merhaba, odamda yüzü olmayan bir bebek var, housekeeping’e mi bağlarsınız paranormal departmana mı?” Neyse, ben tabii çok korkmadım.
Çünkü yetişkin bir insanım. Korkmadım derken uyur uyumaz rüyamda bebeği gördüm.
Bebeği tutuyorum, yüzünü çevirmeye çalışıyorum… YÜZ YOK. Öbür tarafa çeviriyorum… ORADA DA YOK.
Bir noktadan sonra korkudan ziyade sinirlendim. Ya yüzün nerede senin?
Madem benim rüyama geldin, bari anatomik olarak tamamlanmış gel. Ben burada gece gece sana surat mı arayacağım?
Sonra bir anda sıçrayarak uyandım.
Oda zifiri karanlık. Bir köşede bir şey gördüm gibi oldum. Normalde insan burada kendine “Saçmalama, gözün karanlığa alışmadı” der.
Ben direkt: BEBEK! Başka hiçbir ihtimali değerlendirmedim.
Perde olabilir.
Valiz olabilir.
Sandalye olabilir.
Hayır.
Bebek.
Üstelik yüzü olmayan bebek. Çünkü beynim o sırada olay yeri inceleme değil, senaryo ekibi gibi çalışıyor. Işıkları açtım.
Sonra dedim ki:
“Ben şimdi ışığı kapatırsam bu tekrar gelecek.”
Bu bilgiyi nereden edindim bilmiyorum.
Sanki paranormal varlıkların çalışma yönetmeliğinde “aydınlık ortamda faaliyet gösteremez” maddesini okudum herhalde.
Hayatımda ilk defa ışıklar açık uyudum.
Sabah bir uyandım, bütün oda aydınlık.
Ben yatakta. Bebek yok. Şimdi düşünüyorum…
Ortada bebek yok.
Hayalet yok.
Olay yok.
Ekip arkadaşlarım iki hikâye anlattı, benim beyin gece kendi imkânlarıyla korku filmi çekti. Üstelik bütçeden kısmış olacak ki bebeğe yüz bile yapmamış.
36 yaşındayım.
Uçakta acil durum yönetebiliyorum.
Yüzlerce yolcunun tahliyesinden sorumlu olabiliyorum ama korkudan dolayı Moskova’da hayali bir bebek yüzünden gece lambasıyla uyudum.
Bence bebekten ziyade benim bir özür dilemem lazım kendimden. Özür dilerim canım kendim😅
Gece gece çizgi filmlere düştüm.
Laff-A-Lympics, Ay Savaşçıları, Tenten’in Maceraları, Marslı Marvin, Heathcliff, Recess, Müfettiş Gadget, Richie Rich, Jetgiller, Taş Devri derken bir anda aklıma The Mask geldi. Hatta onun da bir türlü bulamadığım, yıllardır kafamın bir köşesinde kalan bir serisi vardı. Onu düşünürken fark ettim; bazı şeyleri insan yıllar sonra yeniden izlemek için aramıyor aslında. Biraz da o yıllardaki kendisini bulmak için arıyor.
Çizgi filmler bende tam olarak böyle bir şey yapıyor.
Bir jenerik başlıyor mesela. Daha ilk birkaç saniyesinde garip bir şekilde her şey tanıdık geliyor. Karakterlerin sesleri, renkler, o eski çizimlerin görüntüsü… Ve bir anlığına bugün bulunduğum yerden çıkıp çok eski bir zamana gidiyorum.
En tuhafı da şu: Üzerinden bunca yıl geçmiş olmasına rağmen izlerken aldığım zevk değişmemiş.
Çocukken komik gelen şeye yine gülüyorum. Bir sonraki sahneyi hatırladığımda hâlâ heyecanlanıyorum. Bazı bölümlerde ne olacağını neredeyse biliyorum ama yine de izlemek istiyorum. Sanki beynimin bir yerinde o görüntüler hiç eskimemiş.
Psikolojide buna nostaljiyle tetiklenen otobiyografik bellek deniyormuş. Çok tanıdık bir görüntü, bir ses, bir melodi bazen sadece kendisini hatırlatmıyor; onunla birlikte yaşadığın dönemin duygusunu da çağırıyor.
Sanırım beni asıl vuran kısmı bu.
Ben Recess’i yalnızca Recess olduğu için hatırlamıyorum mesela. Müfettiş Gadget yalnızca sakar bir müfettiş değil. Jetgiller sadece gelecekte yaşayan bir aile, Taş Devri sadece taş devrinde geçen bir çizgi film, Ay Savaşçıları da yalnızca eski bir anime değil.
Hepsinin arkasında başka bir zaman var.
Televizyonun karşısına oturduğum bir ev, günün başka türlü aktığı saatler, henüz başıma gelmemiş şeyler, tanımadığım insanlar, bilmediğim vedalar… Hayatın daha başlamamış kısımları var.
Belki bu yüzden eski bir çizgi filmi açınca yalnızca çocukluğumu hatırlamıyorum.
Bir anlığına çocukluğumdaki dünyayı hatırlıyorum.
Laff-A-Lympics’i, Ay Savaşçıları’nı, Tenten’in Maceraları’nı, Marslı Marvin’i, Heathcliff’i, Recess’i, Müfettiş Gadget’ı, Richie Rich’i, Jetgiller’i, Taş Devri’ni, The Mask’i izleyen o çocuğun dünyasını…
Ve insan büyüdükçe galiba en çok bunu özlüyor:
O zaman ne kadar mutlu olduğunu değil belki.
Henüz nelerin değişeceğini bilmediği hâlini.
Bu yüzden gece gece eski çizgi filmleri arıyorum sanırım. Bir bölüm açıyorum ve yirmi dakika boyunca geçmişe bakmıyorum.
Geçmişin içinden bugünkü kendime bakıyorum.
Ve garip bir şekilde, yıllar sonra bile aynı sahnede gülebiliyorsam, aynı jenerik başladığında içimde aynı heyecan oluyorsa, çocukluğumdaki o kişinin tamamen kaybolmadığını düşünüyorum.
Belki nostaljinin insana iyi gelen tarafı da tam olarak budur.
Zamanın her şeyi alıp götürmediğini, bazı şeylerin insanın içinde bir yerde olduğu gibi kaldığını fark etmek.
Bazen bir koku yapıyor bunu.
Bazen bir şarkı.
Bazen eski bir evin fotoğrafı.
Benim içinse bazen Marslı Marvin’in sesi, bazen Müfettiş Gadget’ın jeneriği, bazen Recess’in okul bahçesi…
Ve gecenin bir yarısı ekranda beliren eski bir çizgi film.
Sonra birkaç saniyeliğine yaşımın kaç olduğunu unutuyorum.
Çünkü bazı çizgi filmler çocukluğumuzda kalmıyor.
Çocukluğumuzu içlerinde saklıyorlar….
İnsan başkasına açtığı yaranın hikmetini bir gün kendi hayatında okur.
İnsan, çoğu zaman yaptığı kötülüğün büyüklüğünü, onu yaparken değil, aynı acının kendi kapısını çaldığı gün anlar. Çünkü insan, en iyi kendi canı yandığında öğrenir. Başkasının gözyaşı uzaktan sadece bir damladır. Kendi gözünden düştüğünde ise bir ömrün ağırlığı olur.
Belki de bu yüzden kader acele etmez. Hesap bazen mahkemelerde değil, zamanın içinde görülür. Çünkü zaman, en sessiz hâkimdir. Kimseyi bağırarak yargılamaz; yalnızca insanı kendi eylemleriyle baş başa bırakır.
Bir zamanlar küçümsediğin yalnızlık, bir gün senin odana yerleşir. Görmezden geldiğin çığlık, geceleri senin içinde yankılanır. Cevapsız bıraktığın bir kalp, yıllar sonra senin beklediğin kapıya dönüşür. İşte o an anlarsın; hiçbir yara tek bir bedende kalmaz. Acı, sahibini arayan bir yankıdır.
Tasavvuf ehli der ki: İnsan, başkasına ne verirse aslında onu kendi yoluna bırakır. Merhamet de döner, zulüm de. Çünkü bu âlem, sadece görünen sebeplerle dönmez; niyetlerin de bir kaderi vardır. Sen bir kalbi kırdığında yalnızca bir insanı incitmezsin; kendi ruhunun aynasına bir çatlak düşürürsün. Ve o çatlak, yıllar sonra başka bir yüzün elinde sana geri gösterilir.
Belki Allah’ın adaleti, intikam almak değildir. Belki adalet; seni, kırdığın yerden geçirmektir. Çünkü anlamanın başka yolu yoktur. İnsan bazen bin nasihatten ders almaz da, tek bir yaşadığı acıyla ömrünün en büyük hakikatini öğrenir.
Ne gariptir ki herkes affedilmek ister; ama çok az insan affedilecek bir hayat yaşamaya çalışır. Herkes anlaşılmayı bekler; ama kaç kişi gerçekten anlamaya niyet eder? Herkes merhamet arar; fakat merhameti ilk veren olmak istemez.
Ben artık hayatın tesadüflerle değil, yankılarla işlediğine inanıyorum. Her söz bir yolculuğa çıkar. Her davranış görünmeyen bir daire çizer. Ve insan, er ya da geç, o dairenin tam ortasında yeniden kendisiyle karşılaşır.
Bu yüzden artık kimseye beddua etmiyorum. Çünkü biliyorum ki kaderin en büyük öğretmeni, insanı kendi yaptığıyla yüzleştirmesidir. Allah bazen ceza vermez; sadece perdeyi kaldırır. İnsan da o an, yıllar önce başkasına yazdığı cümleyi kendi hayatında okumaya başlar.
İşte o yüzden derler ki: İnsan başkasına açtığı yaranın hikmetini bir gün kendi hayatında okur. Çünkü kader, unutmaz. Ve kalpten çıkan hiçbir şey, sahibine uğramadan bu dünyadan geçmez.
İnsan bazen zamana yas tutar
Bazı insanlar hayata yalnızca zaman harcar. Ben ise bazen ömrümden parçalar veriyorum.
İnsanın en çok canını yakan şey, kaybetmek değil; herkesin kolayca ulaştığı şeylere aylarını, bazen yıllarını verip sonunda ellerinin boş kalmasıdır. Kimseye yük olmadan, kimseden istemeden, kendi emeğiyle bir yol açmaya çalışırken; başkasının umursamazlığı yüzünden aynı yerde beklemek… İşte insanı asıl tüketen budur.
Sonra dönüp kendime kızıyorum. Çünkü beni yaralayan yalnızca yaşananlar değil; insanlara yüklediğim anlamlar. Bir söze, bir karaktere, bir güvene gereğinden fazla inanıyorum. Öyle inanıyorum ki, “O varsa bu iş mutlaka olur.” diyorum. Sonra hayat bana gösteriyor ki, o insanı o yere çıkaran aslında benim zihnimmiş. Belki o, hiçbir zaman benim ona verdiğim değerin ağırlığını taşımaya niyet etmedi.
İşte o an anlıyorum… İnsan, çoğu zaman başkalarına değil; kendi beklentilerine kırılıyor.
Karşı tarafı suçlayamıyorsun. Çünkü onu olduğundan büyük yapan da sensin.
Sonra geriye yalnızca kendin kalıyorsun. Kendine yöneltilmiş sessiz bir sitem…
Belki hayatın en ağır hesaplaşması da budur. Ve tam da o an, kaderin kapısını yumruklamak geliyor içimden.
“Neden ben?” diye değil…
“Neden bu kadar geç?” diye. Çünkü insan bazen kaybettiği şeye değil, uğruna tükettiği zamana ağlıyor.
Sonra içimde başka bir ses yükseliyor.
“Rıza, olanı sevmek değildir; O’ndan geldiğini unutmamaktır.”
Bir yanım kadere “Neden?” diye sormak istiyor. Diğer yanım ise bunun rıza makamına yakışmadığını fısıldıyor. Tasavvuf bana öğretiyor ki, isyan çoğu zaman ilahi takdire karşı bir itirazdır. Ben ise itiraz eden değil, anlamaya çalışan tarafta kalmak istiyorum.
Bu yüzden öfkemi duaya çeviriyorum.
Sabır, bazen beklemek değildir; beklerken kalbin sertleşmesine izin vermemektir. Teslimiyet ise vazgeçmek değil, sonucu Allah’a bırakırken gayretten vazgeçmemektir. Ama itiraf etmeliyim… Bazen zihnimde başka bir ses yükseliyor.
“Ya bu teslimiyet değil de, öğrenilmiş bir çaresizlikse?”
İşte en büyük savaş burada başlıyor. İnancımla psikolojim arasında. Rızayla vazgeçmişlik arasında. Sabırla tükenmişlik arasında… Beynim bazen çıkışı olmayan bir labirente dönüşüyor. Yine de biliyorum…
Belki her geciken şey ceza değildir. Belki bazı kapılar geç açıldığı için değerlidir. Belki de bugün bana ağır gelen bekleyiş, yarın dönüp baktığımda beni taşıyan şey olacaktır. Çünkü hayat bana istediğim her şeyi vermedi;
ama beni taşıyabilecek bir omurga vermeye çalıştı.
Artık dualarım değişti. Eskiden yalnızca istediğim şeylerin gerçekleşmesini isterdim.
Şimdi ise Rabbime başka bir şey söylüyorum:
“Allah’ım…
Sesimi duy. Bana da hayırlı olanı kolaylaştır.
İnsanların zahmetsizce ulaştığı güzellikler, benim ömrümü tüketen imtihanlara dönüşmesin.
Nasibim varsa yollarını aç; yoksa onu beklerken kalbimi tüketme.
Gayretimi bereketlendir, emeğimi karşılıksız bırakma.
Kapıları açmayacaksan bile, beni hep kapısında bekleyen kul eyleme.
Ve bana, Sen’in benim için takdir ettiğin hayrı, gecikmesiyle değil; hikmetiyle sevdir.”
Belki de insanın en büyük olgunluğu, kaderle kavga etmeyi bırakıp onunla yürümeyi öğrenmesidir.
Ve ben o yüzden,
Hâlâ yürüyorum.
Yavaş.
Yorulmuş.
Çünkü bazen insanı ayakta tutan şey, umudu değil; umudun bir gün yeniden geleceğine olan inancıdır.
Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan
saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda
acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman
acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.
Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın
başından başlayabilirim…
İsmet Özel şiiri ne anlamlı..
Bana “İçimde yaşayan bütün insanlar birbirinden vazgeçti. Bir tek sessizlik kaldı. Bazen aynaya bakıyorum. Kendimi değil, benden geriye kalanı görüyorum.
Belki de insanı tüketen acı değildir.
Acının bile bir anlam taşıdığına inanmış olmasıdır.
Bir gün uyanıyorsun.
Ne umut seni kandırabiliyor ne de umutsuzluk.
İşte en çok o gün yaşlanıyorsun” dedirtti….
Bazı hikayeler ev olmaz
Bazı insanlar hayatımıza gürültüyle girmez.
Yavaş yavaş yer eder.
Bir bakarsın bir kahvenin içinde vardır, bir bakarsın gününün en sıradan anında.
Sonra fark etmeden alışkanlık olur.
İşin garibi, insan bazen birine alıştığı için değil, onunla kendini güvende hissettiği için kalır.
Ama bazı hikâyeler vardır…
Ne kadar güzel olursa olsun, insanın aklına aynı soruyu bırakır: “Ben bu hikayenin içinde kaldıkça kendi hikayemi mi geciktiriyorum?”
Çünkü bazen birini özlemek can yakmaz.
Asıl can yakan şey, yıllardır kurduğun hayalin kapısında beklerken zamanın geçtiğini fark etmektir.
Bir düğünde, bir aile fotoğrafında, bir soyadında, bir masanın etrafında toplanan insanlarda…
İnsan bir başkasının mutluluğunu kıskanmaz aslında. Sadece kendi içinde hâlâ boş duran yeri hatırlar. Ve bazen en büyük hüzün, sevememek değildir. Sevdiğin halde, kendi hikâyeni ertelediğini fark etmektir.
Belki de cennet, cehennemin içindedir.
Bunu ilk ne zaman düşündüm bilmiyorum.
Ama bir gün anladım ki insanı en çok yaralayan şey, başına gelenler değil.
Var olması.
Çünkü var olmak garip bir yük.
Kimsenin talep etmediği bir davete gelmiş gibiyiz. Bir sabah gözünü açıyorsun ve sana bir isim veriliyor.
Bir karakter.
Bir hayat.
Bir hikâye.
Sonra senden onu yaşaman bekleniyor ama kimse sana nedenini söylemiyor. İnsanlar buna alışmış gibi davranıyor. Ev alıyorlar. Âşık oluyorlar. Çocuk büyütüyorlar. Plan yapıyorlar.
Ben bazen onları izleyip düşünüyorum:
Hepiniz gerçekten ikna oldunuz mu?
Yoksa benim gibi geceleri tavana bakıp, bu varoluş meselesinin ne kadar tuhaf olduğunu düşündüğünüz oluyor mu?
Çünkü ben bazen kendi hayatımın içinde misafir gibi hissediyorum. Sanki birazdan biri gelecek ve yanlışlık olduğunu söyleyecek.
“Affedersiniz, sizi başka bir evrene gönderecektik.”
Ve işin en acayip tarafı şu: İnsan zamanla acıya bile alışıyor Ama anlam arayışına alışamıyor. İçimde yıllardır aynı soru dolaşıyor.
Neden?
Ama cevabını beklediğim bir şey de yok. Sadece soru var.
Bazen düşünüyorum…
Belki de insan ruhu, cevaplar için yaratılmadı. Belki soru sormak için yaratıldı.
Belki içimizdeki o eksiklik hissi bir arıza değil.
Sistemin ta kendisi.
Çünkü her şeyi tamamlanmış olsaydı, hiçbir yere bakmazdık. Hiçbir şeyi merak etmezdik. Hiçbir şeyin peşinden gitmezdik.
Belki de bizi hayatta tutan şey, tamamlanamıyor oluşumuz.
Ne kadar trajik.
Ne kadar komik.
İnsan eksik olduğu için yürüyen bir canlı.
Kusuru sayesinde hareket eden bir makine.
Kaybettiğin şeyi arayabilirsin. Ama adını koyamadığın boşluğu nasıl dolduracaksın?
İşte insanı en çok o yoruyor. Çünkü bazen eksik olan şey bir insan değildir. Bir şehir değildir. Bir anı değildir.
Sadece içinden geçen ve adını koyamadığın bir eksiklik hissidir.
Sonra düşünüyorum…
Belki de sorun hayatın anlamsız olması değil.
Belki sorun, bizim her şeye bir anlam yüklemek zorunda hissetmemiz.
Belki bir ağacın var olmak için sebebe ihtiyacı yoktur.
Bir bulutun da.
Bir martının da.
Ama insan… İnsan kendini ikna etmeden yaşayamıyor. Sürekli bir cevap arıyor. Sürekli bir açıklama.
Sürekli bir “neden”.
Ve belki de cehennem tam burada başlıyor.
Her şeyi anlamaya çalıştığın yerde.
Her şeye isim koymaya çalıştığın yerde.
Çünkü bazı şeyler anlaşılmak için değil, taşınmak için vardır. Bazı soruların cevabı yoktur. Bazı boşluklar kapanmaz. Bazı sancılar geçmez.
İnsan sadece onlarla yaşamayı öğrenir.
Belki büyümek de bu değildir zaten.
Mutlu olmak değil.
Kesin cevaplara ulaşmak değil.
İçindeki karanlık koridorda yürümeye devam edecek cesareti bulmaktır.
Ve bazen…
Bütün bu karmaşanın ortasında bir anlığına durup, “Tamam,” demektir.
“Anlamadım.”
Tam o anda fark edersin ki;
Belki cehennem,
içimdeki boşluk değil. O boşluğun kapanacağına inanmak.
Belki cennet de huzur değil.
Eksik kalacağını kabul etmek.
Çünkü bazı yaralar iyileşmiyor.
Bazı sorular cevap bulmuyor.
Bazı kapılar açılmıyor. Ve hayat, insanın bunlarla barışmasının başka bir adı oluyor.
Şimdi dönüp kendime bakıyorum.
İçimde hâlâ korkular var.
Hâlâ karanlık odalar. Hâlâ cevapsız sorular. Ama artık onları kovmaya çalışmıyorum. Çünkü anladım…
İnsan bazen ışığa ulaşarak değil, karanlıkla birlikte yürümeyi öğrenerek büyüyor.
Belki de cennet ve cehennem hiçbir zaman iki ayrı yer olmadı.
Belki ikisi de aynı ruhun içinde doğdu.
Aynı kalpte yaşadı. Aynı gözlerden dünyaya baktı ve biz bütün ömrümüz boyunca birinden kaçıp diğerine ulaşmaya çalışırken, aslında ikisini de yanımızda taşıdık.
Belki mesele mutlu olmak değildi.
Belki mesele anlamak da değildi.
Belki mesele, evrenin ortasına bırakılmış bu küçücük bilinçle; korkarak, şaşırarak, bazen yorularak ama yine de yürümeye devam etmekti.
Çünkü bazen insanın elinde kalan tek cevap şudur:
“Hiçbir şeyi çözemedim ama bütün bu bilinmezliğe rağmen yaşamayı bırakamadım.”
Veliefendi At Yarışları’na dönmüş beynim.
İçeride düşünceler start aldı.
Biri “ya şöyle olursa?” diye şahlandı.
Öteki “rezil olursun.” diye bariyere girdi.
Bir tanesi de yarışla gram alakası yokken yıllar önce yaptığım saçma sapan bir hareketi hatırlatıp öne fırladı.
Spiker de başlamış:
“Ve evet sevgili seyirciler… Çağla yine kendi kafasında üçüncü turunu tamamladı! Mantık son virajda geride kaldı. Delilik farkı açıyor… Kaygı dış kulvardan geliyor…”
Tribün alkışlıyor.
Ben köpürüyorum.
Ben delirmiyorum oğlum. Benim beynim her sabah Veliefendi Hipodromu’nda ilk koşuyu alıyor. Ben de sırtında ücretsiz taşınan yolcuyum. Dıgıdık dıgıdık diye kafatasımın içine nal döşüyor pezevenkler. Bir gün de eşek çıksın da yavaş gidelim yok… Hep safkan.
Ben arkadan “ulan biri şu dizginleri versin!” diye bağırıyorum.
At bana dönüp öyle bir bakıyor ki sanki hipodrom dedesinden kalmış.
Travmalar hipodromu işletiyor.
Kaygı yarış komitesi.
Mantık zaten ilk virajda “ben bu manyaklarla çalışamam amına koyayım.” deyip istifayı basmış.
Yarışı da her zamanki gibi düşünceler kazanıyor.
Ben mi?
Eve gidip bir de yarışın özetini izliyorum.
Yetmiyor…
Ertesi sabah yine aynı hipodroma bilet alıyorum. 😬😬
İnsan bazen geçmişte kalmayı sadakat sanıyor. Oysa bazıları geçmişi yaşarken, bazıları geleceği kuruyor. Ben uzun zaman önce vedalaştığım şeylerin ardından nöbet tutmayı bıraktım. Hayat bekleyenlere değil, yürüyenlere kapı açıyor. Umarım herkes bir gün kendi yoluna bakmayı öğrenir. Hangi sayfada bilmiyorum ama ben o kitabı çoktan kapattım.
Bugün içimdeki tektonik plakalar beni terk etti, normalde sönmüş yanardağdım ama yer kabuğu bir şeylere içerlemiş olacak ki içerideki magma CV bırakmadan yeniden mesaiye başladı. Şu an aktif fay hattı ile volkan arasında, bilim insanlarının “uzak durun” dediği bir evredeyim. Sismik hareketlilik arttı, basınç yükseldi, magma odası doldu. en ufak bir saçmalıkta lav püskürtüp yeni bir ada oluşturabilirim. Kısacası ruh halim jeolojik bir felaket raporu gibi, krater çevresinden geçecek vatandaşların AFAD eşliğinde hareket etmesini tavsiye ediyorum. Saygılar😂😂
Hayat müşterek bir imkânsızlıktır be. Ben yapamıyorum, sen yapamıyorsun, o yapamıyor. Bir araya gelip toplandık mı başarı çıkmıyor, daha büyük bir yapamama çıkıyor.” 😄müthiş bir yetinme hali. Hayat vermedi bende pazarlığı kapattım🙂↔️
Nasip olmayanın Hüznü
Bazı insanlar vardır… Ne senindirler ne de senden giderler.
Birbirine ait olup da birbirine nasip olmayan insanların hikâyesi budur.
Kader bazen iki ruhu aynı ateşte yakar ama aynı hayata koymaz. Ve insanın ömrü, olmayan bir şeyin yasını tutmakla geçer. Çünkü Allah’ın nasip etmediğini kendine ait hissetmek kadar ağır bir imtihan yoktur.
Bir gün aklın kabul eder. Bir gün dilin susar. Ama kalbin… Kalbin yıllarca aynı kapının önünde beklemeye devam eder.
Çünkü bazı insanlar hayatına girmez. Sana işler. Kanına karışır. Damarlarında dolaşır. Gittiğini sanırsın ama bir şarkıda, bir sokakta, bir kokuda yeniden karşına çıkar.
Aslında özlediğin insan değildir çoğu zaman. Onun yanında olduğun halindir. Onun gözlerinde gördüğün kendindir. Onunla kurduğun ama hiç yaşayamadığın hayattır.
İnsan bazen yaşadıklarına değil, yaşayamadıklarına yas tutar.
En derin mezarlar toprağın altında değildir çünkü. Bazı mezarlar insanın içinde taşınır. Ne başında dua edilir, ne çiçek bırakılır, ne de ziyaret edilir. Ama her gece dönüp dönüp aynı acıyla yoklanır. Ve bazı insanlar tam da orada yatar; kalbin en karanlık dehlizinde, kimsenin bilmediği yerde.
İnsan yıllar sonra bile bazen bir boşluğa bakıp şunu düşünür:
“Ya biraz daha cesur olsaydım?”
“Ya biraz daha bekleseydi?”
“Ya zaman yanlış olmasaydı?”
“Ya gururumuz aşkımızdan büyük olmasaydı?”
Hayatın en ağır yükü kaybetmek değildir. Hayatın en ağır yükü… Belki de hiç sahip olamayacağın bir ihtimalin ömrün boyunca içinde yaşamasıdır.
Çünkü bazı hikâyeler bitmez. Sadece yarım kalır. Ve yarım kalan şeyler tamamlananlardan daha çok can yakar.
Tasavvuf ehli der ki; bazı insanlar vuslat için değil, hasret için gönderilir. Çünkü insanı olgunlaştıran şey kavuşmak değil, eksilmektir.
Allah bazen sevdiğini elinden almaz. Hiç vermez.
Sen onu senin sanırsın. Kalbin onu evi sanır. Ruhun onu yurdu sanır. Ama kader önüne geçip şöyle der:
“Sev… Ama sahip olma.”
İşte o an insanın içinde bir şey ölür. Ne tamamen yaşar ne tamamen ölür. Bir tarafı hep o giden kişide asılı kalır.
Ve yıllar geçse de bazı isimler duyulduğunda insanın içi neden sızlar biliyor musun?
Çünkü bazı insanlar hayatının aşkı olur… Ama hayatın olmaz.
Bazı insanlar duan olur… Ama nasibin olmaz.
Bazı insanlar kaderine yazılır… Ama ömrüne yazılmaz.
Ve insan en çok da buna ağlar.
Çünkü bazı ayrılıklar iki insanın birbirinden gitmesi değildir. Bazı ayrılıklar… İki insanın birbirinde kalmasıdır.
“EZEL İZLEYİP GİBİ’YE GÜLEN NESLİN, SONUNDA MÜSLÜM GÜRSES’E DÖNÜŞMESİ.”
Arabesk gibi başlıyor her şey. Bir sigara dumanı, bir bakış, bir “dönsen affeder miyim” kararsızlığı.
Sonra bir anda Gibi’ye dönüyor hayat; herkes absürt, herkes saçma, ben dahil. Kendi dramımın figüranı olmuşum, fonda iç sesimle kavga ediyorum. Hayatın saçmalığına kahkaha atarken içten içe dağılan, “normal değil hiçbir şey” diyerek ayakta kalmaya çalışan taraf.
Bir tarafım Ezel. İhaneti ezberlemiş, herkesi satranç tahtasına dizmiş. Herkese şüpheyle bakan, ihaneti hafızasına kazımış, sevdiğini bile test eden o karanlık taraf.
Bir yanım hâlâ Eyşan zaten… Sevilmek isterken her şeyi mahveden, gitse de tam gidemeyen, kalsa da huzur bırakmayan taraf.
Çünkü bazı insanlar birbirini öldürmüyor; birbirinin içinde yaşamaya mahkûm bırakıyor.
Bir de içimde Ramiz Dayı konuşuyor sanki… “İnsanın en büyük hapishanesi, içinde taşıdığı pişmanlıklardır” der gibi. Her şeyi yaşamış, herkesi çözmüş ama en büyük yenilgiyi yine kalbinden almış o adam gibi.
Az konuşup insanın içine çöken, sevdiğine sarılamayıp gurur yapan, geç kalınca racon kesenlerin tarafı işte.
Sonra fondan Müslüm Gürses giriyor. Tam orada kopuyor film zaten.
“Hangimiz sevmedik…” diyor içimden biri.
Diğeri rakıya buz atıp susuyor.
Çünkü bazı insanlar gitmiyor. Sadece şekil değiştiriyor. Kimisinin sesi kalıyor içinde, kimisinin travması.
Ben artık kimseyi özlemiyorum sanıyordum. Meğer beynimin içinde herkes yaşamaya devam ediyormuş.
Arabesk bir cinnetin içindeyim. Ezel kadar kırgın, Eyşan kadar yarım, Gibi kadar absürt, Müslüm Gürses kadar geri dönülmezim.
İç içe geçmiş ilişkiler, yarım kalmış hesaplar, bastırılmış arzular…
Sanki beynimin içinde herkes aynı masada oturuyor.
Kimi yarım kalmış bir aşk gibi susuyor, kimi hâlâ hesap soruyor, kimi gitmiş ama izi masada duruyor.
Kim kimi sevmiş, kim kimi mahvetmiş, kim kimden gerçekten çıkamamış belli değil artık.
Ben artık duygu yaşamıyorum; resmen sezon finali yazıyorum.
Saygılar. 😅
Ozan Turgut feat. Haluk Bilginer - Soytarı https://t.co/tRMejN1zgO @YouTube aracılığıyla
Sen şimdi kendini çözdün ve hayata mı atarlanıyorsun?
Sevmeyi öğrendin de sevilmeyi mi bekliyorsun?
Herkesi anladın ve anlaşılmadığına mı kızıyorsun?
Kendini yendin de sıra Dünyaya geldi ha!
Ağlak orospu çocuğu
Sen hiçbir şeyi hak etmiyorsun.
Zaman aman bilmez bir safsata
İnsan zaman bilmez bir soytarı