@ckrglx@ozansihay “…hiç tanımadığım bir erkeğe
…usulca sokulup merhaba dedim
Tanıdık bir huzur aradım
…
Bildik bir söz bekledim
…
Konuştu, bir şeyler söyledi
Beklediğim sözler bunlar değil”
https://t.co/4bIWY3IROU
@feridedgn1 🙏🏻
Fayda etmeyecen arayışı bırakıp, sevi basayım o zaman
Neyin fayda edip etmeyeceğini farkedecek bir aydınlık diliyorum o zaman kendime
Sopadan yeğdir
@Smgx293956@ckrglx@volkan_giritli Ural-Altay dil ailesinden olmamasına rağmen İsveç ve diğer İskandinav dillerinde olan “kalabalik” kelimesinin, Türkçeden geçme hikayesi de güzel detay :)
https://t.co/bW6aF5UACj
@sapienshasan O Coğrafyadakilerin soruları, onların mitleri ile ilgili olduğundan sanırım.
İnsan, kendi lisanınca cevap aldığında tetikleniyor, ne yapsın,
huyu batmayasıca.
@baybars_emre12 ka’al ehline mi yazdılar beni bilemem ki,
hal deyi söyleyenden, azar eylendi;
bildiğimden ötesini de diyemem ki,
böyle var eden göründü, yüzüme çaldı eksiğimi
Bütüne dahil olmanın hazzını, ‘sahiplenmek’liklerle takas etmeyen bir Hypatia gözünden, ne güzel okunurmuş … 🙏🏻
Pek de güzeldi demişler yazanlar :), İskenderiye Feneri denli miydi ki ?
İskenderiye’de Üç Gün!
İskenderiye sahilini çok severdim ve imkan buldukça uğramaya çalışırdım. Yine birgün oraya yolum düşmüştü, şehir merkezinde arkadaşım Hypatia’yı sormuştum ve bana o büyülü sahili işaret etmiştiler. Bende Akdeniz’in o sıcak rüzgarını arkama alarak ahaste ahaste yürüdüm.
Kumların üzerine eğilmiş beyazlar içinde bir kadın vardı.
Elinde ince bir sopa…
Kuma bir çember çiziyordu.
Başını kaldırdı, gülümsedi.
İskenderiye’nin meşhur filozofu Hypatia hiç değişmemiş gibi duran haliyle karşımdaydı.
Selamlaştıktan sonra yanına oturdum.
“Ne çiziyorsunuz?” diye sordum.
Sopayı kumun üzerinde döndürerek çemberi tamamladı.
“Evreni,” dedi.
Gülümsedim.
“Evren bu kadar basit mi gerçekten?”
Başını hafifçe yana eğdi.
“Basit değil… ama düzenli.”
Kumdaki çemberi işaret etti.
“Bir çemberde başlangıç ve son yoktur.
Evren de böyledir.”
Sonra bir üçgen çizdi.
“Matematik… Tanrı’nın evrene bıraktığı izdir.”
Bir süre dalgaların sesini dinledik.
Ben tekrar sordum:
“Hypatia… şehri gezerken farkettim ki herkes birbirine kızgın ve tuhaf bir gerginlik var. Ama buna rağmen senin derslerine katılan ve gözleri ışıl ışıl parlayan Pagan,
Hristiyan ve Yahudi talebelere de rastladım
bunu nasıl başarıyorsun?
Bu kez daha derin bir gülümsemeyle baktı.
“Elbette geliyorlar.”
Sonra kumdaki şekilleri elinin tersiyle biraz dağıttı.
“Çünkü onlar farklı yollar görüyorlar…”
Sopayla tekrar büyük bir daire çizdi.
“…ama aynı bütünü arıyorlar.”
Sonra devam etti:
“Pagan, Yahudi, Hristiyan…
bunlar insanın verdiği isimler.”
Bir an durdu.
“Fakat hakikat… isimlerle bölünmez.”
Denizi gösterdi.
“Şu denize bak.”
“Onu Yunanlılar başka isimle çağırır,
Mısırlılar başka,
Romalılar başka…”
Sonra gözlerimin içine baktı.
“Peki denizin kendisi değişir mi?”
Başımı salladım.
“Hayır.”
Hypatia sopayı kuma bıraktı.
“İşte hakikat de böyledir.”
Sonra hafifçe güldü.
“İnsanlar şekilleri tartışır…
ama düzeni görmez.”
Rüzgâr kumdaki çizgileri yavaşça silmeye başlamıştı.
Ayağa kalktı.
“Gökhancım,” dedi,
“Eğer insan aklını gerçekten kullanırsa…”
“…bir gün bütün parçaların aslında
tek bir bütüne ait olduğunu fark eder.”
Ve o an anladım.
Belki de bazı insanlar tarih boyunca bu yüzden hatırlanır.
Çünkü onlar dünyayı parçalara ayırmaz.
Bütünü hatırlatırlar.
Oradan kalkarak şehre doğru geçtik, beni güzelce misafir etti, 3 gün doya doya onu dinledim ve ayrıldım.
Uzaklaştıktan sonra şehre tekrar dönüp bakarken onun “İnsanlar şekilleri tartışır ama düzeni görmez” sözleri aklıma gelince şunları söylendiğimi hatırlarım; “gelecekte de pek değişmeyecek, parçacıklara bakmak, alanların görünmesinin önüne geçecek!”
@ckrglx Dün gece Feride sordu;
“Tarihten kimi tanımak isterdin?”
Cevap verdim ben de;
“Kimseyi değil aslında, yine de Cengizhan’a sormak isterdim, ‘değer miydi, değdi mi’ diye”
Teşekkür ederim
el-Cevap 🙏🏻
13. yüzyılın başları, bozkırda uzun bir yolculuğa çıktık.
Yanımda yürüyen adam tarihin en tartışmalı figürlerinden biri:
Cengizhan (Genghis Khan)!
Bana uzun uzun dışarıdan bir değerlendirme ile Timuçin’in yaşadıklarını anlattı;
“Gökhancım,” dedi,
“Ben gençken sık sık yalnız başıma Burhan Haldun dağına çıkardım. Orada sadece ben ve Kök Tengri olurduk.”
Uzun süre sessiz kaldı.
Sonra ona şu soruyu sordum:
“Bunca sefer… bunca savaş… gerçekten buna değer miydi?”
Atının dizginini biraz gevşetti.
“Benim görevim,” dedi,
“insanlara iyilik öğretmek değil, onların farketmelerini sağlamaktı.”
“Ben Tanrı’nın kırbacıydım.”
Sonra devam etti:
“Bazı krallıklar kendi halkına öyle zulmediyordu ki…
Onlara zalimliğin ne olduğunu göstermek gerekiyordu.”
Bozkır rüzgârı yüzümüze çarpıyordu.
Ama bir şey daha söyledi:
“Benim topraklarımda bir kızcağız, altınlarını takıp tek başına yolculuk yapabilir.”
Sonra bana dönüp şöyle dedi:
“Birinin ona dokunduğunu düşün…”
Durdu.
“Dokunmanın ne olduğunu ona ve yeltenecek olanlara öğretirim.”
Bir süre sonra konu Anadolu’ya geldi.
Selçukluların adını andı.
“Onlar farklı,” dedi.
“Orada düzen, ticaret ve adalet var. Azınlıklara da çevre bölgelere de saygılılar. Böyle bir devlete dokunmak o kızcağıza dokunmak gibidir.”
Sonra gülümseyerek; “Ne de olsa uzaktan kuzenlerimiz” dedi. Ve ardından o gülümseme, alevler saçan kontrollü bir öfkeye dönüşerek;
“Ama bir gün onlar da zulme saparsa…”
Sözünü tamamlamadı.
Bozkırın sessizliği geri döndü.
Ben de o anda şunu düşündüm:
Ne olursa olsun bir insan o an emin olduğu paradigmasının (yani düşünce, beyan ve eylem) hakkını vermeli.
Ne olursa olsun…
Londra’ya gittiğimde Faraday’a uğramadan etmezdim. Yine bir gün çalışma odasına gittim ve o da “demle bakalım o güzel çayını da düşüncelerimiz berraklaşsın” demişti. Çayını demli severdi ve bende 26 dakikalık demlenme süresinden sonra çayları hazırlayıp yanına geçtim. Masasında mıknatıs, bobinler ve bir takım tuhaf aletlerle deney yapıyordu. Kendini öyle kaptırmıştı ki yaklaştığımı bile farketmemişti.
Ve çayını ona doğru uzatırken “şu demir tozlarına bak, sanki görünmez bir şeyi çiziyorlar?” dedim. O da bana gülümseyen gözlerle bakarak “alanlar önemli dostum, hemde çok önemli” demişti.
(Selam sana sessiz dostum, yıllar sonra ne demek istediğini anlayabilmiştim. Evet alanlar önemli, hemde çok önemli)