Bak Cemal! Senin ne Kürdistan’la, ne özgürlükle ne de gerillacılıkla alakan var. Mayın toplayan bir kaçakıyken Bekaa’da yoksul, günahsız Kürd çocuklarını işkence ederek öldürerek kurduğun düzen, Kürdlere düşman bir düzendir
🚨Murat Karayılan’dan 15 Ağustos mesajı
📍Biz, Kürdistan Özgürlük Gerillaları adına Rêber APO’nun, şehit ailelerinin ve halkımızın Diriliş Bayramı’nı kutluyoruz
📍Kuzey Kürdistan’da büyük bir vahşet yaşanıyordu
📍Bu vahşet karşısında sessizlik, insanlıktan çıkmak olurdu
Apocu kültür çöplüktür.
Çocuklarımızın zihni, aklı bu çöplüğün altında kalmıştır.
Tek yapmamız gereken çocuklarımızın aklı üzerindeki bu Apocu çöplüğü kaldırmaktır.
Kim Kıro: Kürtlüğünü Koruyan mı, Kürtlüğünün Hükmünü Devreden mi?
Sayın Maaruf Ataoğlu'na ve Sayın Ayşe Hür'e cevap
Öncelikle her ikinize de teşekkür ederim. Bir kavramın düşünmeye değer olup olmadığının en sağlam göstergelerinden biri, itiraz üretmesidir. Sayın Ataoğlu'nun itirazını hem ciddi hem de üzerinde durulması gereken bir itiraz olarak görüyorum; Sayın Hür'ün katkısı ise tartışmayı zenginleştiren cömert bir öneridir. Ne var ki vardığım sonuç farklıdır. Dahası, Sayın Ataoğlu'nun "kıro" kelimesinin Kuzey Kürdistan'daki tarihsel kullanımına dair verdiği örneklerin, önerdiğimiz kavramsallaştırmayı çürütmekten çok onun tarihsel zeminini görünür kıldığını düşünüyorum.
Sayın Ataoğlu haklı olarak hatırlatıyor: "Kıro" geçmişte çoğunlukla Türkçeyi hiç bilmeyen ya da belirgin bir Kürt aksanıyla konuşan, şal û şepik giyen, leçik ve kofi kullanan insanları, yani Kürtlüğü diliyle, kıyafetiyle ve yaşam biçimiyle apaçık görünür olanları aşağılamak için kullanılmıştır. Tam burada sorulması gereken soru şudur: Bu insanlara neden "kıro" dendi de "bölücü", "ayrılıkçı", "hain" ya da "eşkıya" denmedi?
Çünkü egemen Türk söyleminin Kürde dair iki ayrı kelime dağarcığı vardır ve bunlar birbirinin yerine geçmez. Siyasal talep, kolektif hak ya da egemenlik iddiası üreten Kürt bir repertuvarla kodlanır: bölücü, terörist, eşkıya, Kürtçü, hain. Diliyle, aksanıyla ve kıyafetiyle son derece Kürt olduğu hâlde egemenlik düzenine meydan okumayan Kürt ise başka bir repertuvara yerleştirilir: kıro, dağlı, köylü, cahil, görgüsüz. Belirleyici olan Kürtlüğün ne kadar görünür olduğu değildir; şal û şepik giyen köylünün Kürtlüğü, dağdaki gerillanınkinden az değil, çoğu zaman daha görünürdür. Belirleyici olan, o Kürtlüğün egemenlik ilişkisi karşısında hangi siyasal konumda durduğudur. Aynı köylü ertesi gün siyasal statü, toprak, resmî dil veya egemenlik talep etmeye başladığında, egemen söylemin ona verdiği ad da değişir. Kelime değişir, çünkü konum değişmiştir. Buradan çıkan sonuç önemlidir: Bu aşağılamanın kendisi aynı zamanda bir zararsızlık belgesidir. Kıro hor görülür, çünkü Kürttür; ama korkulmaz, çünkü Kürtlüğü siyasal bir hüküm üretmemektedir.
Bu nedenle Sayın Ataoğlu'nun işaret ettiği paradoksun gerçek bir paradoks olduğunu düşünmüyorum; burada iki farklı eksen birbirine karışmaktadır. Tarihsel anlamdaki "kıro" ile bugün kırolaşmış özne dediğimiz kişi, kültürel görünürlük ekseninde birbirinden farklı olabilir. Fakat egemenlik ilişkisi ekseninde aralarında güçlü bir süreklilik vardır. Kırolaşmış özne Kürtlüğünü inkâr etmek zorunda değildir. Kürt olduğunu söyleyebilir, Kürtçe konuşabilir, Kürt müziğini sevebilir, Newroz kutlayabilir, Kürtçenin korunmasını savunabilir, hatta bütün ömrünü Kürt meselesine adadığına samimiyetle inanabilir. Kırolaşma, Kürt kimliğinin ortadan kalkması değildir. Kırolaşma, Kürtlüğün bağımsız siyasal ölçü üretme kapasitesinin ortadan kalkmasıdır.
Başka bir deyişle mesele "Kürt müsün, değil misin?" sorusu değildir. Mesele şudur: Kürtlerin ne istemeye hakkı olduğuna karar verirken ölçüyü nereden alıyorsun? Kürtlerin siyasal geleceğini değerlendirirken Türk devletinin sınırlarını, üniter yapısını, bekasını ve stratejik çıkarlarını değişmez başlangıç noktaları olarak alıyor; buna karşılık egemenlik, federasyon, resmî dil ve siyasal statü taleplerini ancak bu çerçevenin izin verdiği ölçüde meşru sayıyorsan, Kürtlüğünü kaybetmiş değilsindir. Fakat Kürtlüğün siyasal hüküm verme yetisini başka bir egemenliğe devretmişsindir. Kırolaşma dediğimiz şey tam olarak budur.
Bu yüzden tarihsel olarak "kıro" diye aşağılanan Kürt köylüsü ile bugün eleştirdiğimiz modern siyasal özneyi özdeşleştirmiyoruz; aralarında belirleyici bir ayrım yapıyoruz. Birincisi o konuma yoksulluk, sömürgecilik, dışlanma ve zor yoluyla itilmiştir. İkincisi ise aynı konumu "gerçekçilik", "olgunluk", "yeni paradigma" ve "çağın gereği" gibi gerekçelerle kendi iradesiyle yeniden üretmektedir. Biz Kürt köylüsüne kıro demiyoruz; ona kıro diyen egemen bakışın ürettiği siyasal konumu kavramsallaştırıyoruz. Sorguladığımız şey, o konumun bugün eğitimli, teorik ve gönüllü biçimde yeniden doldurulmasıdır. Kıro bir kıyafet değil, bir konumdur.
Sayın Ataoğlu'nun "kelimelerin toplumsal hafızası vardır" uyarısına bu nedenle itiraz etmiyorum; tam tersine, kavramın gücünün büyük bölümünün tam da bu hafızadan geldiğini düşünüyorum. Burada izlediğimiz yöntem yeni ve nötr bir kelime icat etmek değil, egemenin kendi sınıflandırmasını alıp onu egemenlik ilişkisini gösteren bir aynaya çevirmektir. Malcolm X 1963'te siyahların konumunu çözümlerken tam olarak bunu yapmıştı. Yeni bir kelime uydurmadı; beyazın kelimesini aldı. Beyaz açısından siyah siyahtır, ev kölesi de "negro"dur tarla kölesi de. Malcolm X bu kelimeyi reddetmedi, ikiye böldü ve bölme eksenini efendiyle kurulan ilişki üzerine kurdu. Kavramın bütün açıklayıcı gücü buradan doğdu. Eğer "bu kelimenin tarihsel yükü ağır, yenisini bulalım" deseydi, elimizde bugün "ev zencisi" kavramı olmazdı; olsa olsa kimseyi rahatsız etmeyen nazik bir terim olurdu.
Buna bağlı ikinci bir nokta daha var ve bence kavram tartışmasında çoğu zaman gözden kaçıyor. "Kıro" kelimesinin içinde etnik bir madde vardır; bu kelime herhangi bir tabi özneyi değil, doğrudan Kürdü işaret eder. İşbirlikçi, yağcı, yanaşma, çanak yalayıcı gibi kavramlar ise etnik olarak nötrdür; her toplumda, her ilişkide kullanılabilir. Oysa burada tarif ettiğimiz şey genel bir dalkavukluk sosyolojisi değil, sömürgeci bir ilişki içinde üretilmiş özgül bir özne biçimidir. "Ev zencisi" kavramının gücü de tam olarak buydu: İçinde "zenci" kelimesi vardı ve o kelime ilişkinin ırksal-sömürgeci karakterini silmiyordu. Etnik olarak nötr bir kavram seçtiğimiz anda, ilişkinin sömürgeci boyutunu görünmez kılmış oluruz.
Kaldı ki kavramların ilk anlamlarında kalması gibi bir kural sosyal düşünce tarihinde zaten yoktur. "Burjuva" başlangıçta yalnızca kentli demekti. "Proleter" Roma hukukunda çocuğundan başka malı olmayan kişiyi tarif ediyordu. "Queer" uzun süre bir hakaretti; sonra bilinçli biçimde sahiplenilip teorik bir kategoriye dönüştürüldü. Bir kavramın meşruiyetini belirleyen şey ilk anlamı değil, gerçekliği doğru yerinden kesip kesmediğidir.
Sayın Hür'ün önerdiği "mankurt" kavramına da bu açıdan bakmak gerekir. Mankurt çarpıcı ve güçlü bir metafordur, fakat bizim tarif ettiğimiz olguyu karşılamaz ve bunun nedeni kültürel değil, yapısaldır. Aytmatov'un anlatısındaki mankurtun kurucu özelliği hafızasının ortadan kaldırılmış olmasıdır: geçmişini, ailesini, kimliğini hatırlamaz; efendisine bağlılığı bu silinmenin sonucudur. Kırolaşmış öznenin durumu ise bunun neredeyse tersidir. O kim olduğunu unutmamıştır; Kürt tarihini okur, Kürtçe konuşur, Kürt kültürünü savunur ve halkına hizmet ettiğine içtenlikle inanır. Sorun hafızanın yokluğu değil, normatif hiyerarşidir. Mankurt kimliğini yitirmiştir; kırolaşmış özne kimliğini korur fakat o kimliğin siyasal iradesini başka bir egemenliğe tabi kılar. Bunlar aynı sosyolojik olgu değildir. Buna bağlı olarak ikisi arasında bir sorumluluk farkı da vardır: Mankurt işkenceyle o hâle getirilmiştir, iradesi yoktur, dolayısıyla eleştirilecek bir tercihi de yoktur. Kırolaşmış özne ise seçer, gerekçelendirir, teorileştirir ve karşılığında tanınma alır.
"Mankurt" demek farkında olmadan bir mazeret sunmaktır; oysa kırolaşma bir mazeret değil, bir teşhistir. Buna ikincil bir kayıt olarak şunu da eklemek isterim: Bir toplumun tabi kılınma biçimini adlandıran kavramın, mümkün olduğunca o toplumun kendi anlam dünyasından çıkması yöntemsel olarak tercih edilir. Sayın Hür'ün kendisi de "Kürt kültüründe eşdeğeri yok" diyerek bu mesafeyi zaten teslim ediyor.
Benzer bir durum "cehş", "işbirlikçi", "gulam", "wenda" ve "müsteşar" için de geçerlidir. Bunların her biri gerçek bir ilişkiyi adlandırır, fakat hiçbiri bizim üzerinde durduğumuz olgunun ayırt edici özelliğini yakalamaz.
"İşbirlikçi" bilinçli bir çıkar ilişkisini varsayar. "Yağcı", "yanaşma" ve "çanak yalayıcı" kişisel menfaati, dalkavukluğu ya da karakter zaafını ima eder; yapıyı değil kişiliği anlatırlar. "Gulam" resmî ve satın alınmış bir statüdür. "Müsteşar", Başûr'da devletten maaş alan, kurumsal ve ücretli bir konumu tarif eder. "Cehş" ise en açık olanıdır: Silahını doğrudan kendi halkına çeviren kişi. Cehş ne yaptığını bilir ve halkı da bilir. Kıronun cehşten ayrıldığı yer tam burasıdır: Kıro kendisini halkının karşısında değil, yanında görür ve bunu samimiyetle söyler. İkisini aynı kelimeyle anarsak, siyasal olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz ayrımı kaybederiz.
Kavramın çekirdeği de zaten budur. Kırolaşmış kişi çıkar peşinde olmayabilir, para almamış olabilir, hapis yatmış, ağır bedeller ödemiş, cesaret göstermiş olabilir. Halkını gerçekten seviyor olabilir. Onu kıro yapan şey karakteri ya da niyeti değil, ölçüsünü nereden aldığıdır. Bu yüzden ahlaki kategoriler burada analitik olarak yetersiz kalır: Hepsi kötü niyet varsayar, oysa kırolaşmanın en etkili biçimi iyi niyetle işler. Kişi kendi toplumuna hizmet ettiğine inanırken, o toplumun siyasal ufkunu egemen devletin kabul edilebilirlik sınırlarına göre yeniden çizer. Devletin bütünlüğü "gerçeklik", Kürtlerin egemenlik talebi "aşırılık"; devletin sınırları "verili", Kürtlerin sınır itirazı "milliyetçilik"; Türkçenin resmîliği doğal, Kürtçenin resmîliği ise "tehlike" hâline gelir. Böylece egemenliğin kendisi hiç tartışılmaz; yalnızca Kürtlerin o egemenlik içinde ne kadar kültürel alan elde edebileceği tartışılır. Kırolaşma dediğimiz dönüşüm budur ve bu nedenle bir ahlak suçlamasından önce bir yapı teşhisidir.
Bu noktayı soyut biçimde tartışmak yerine somut bir örnek üzerinden sınamayı öneriyorum, çünkü bir kavramın gerekli olup olmadığı ancak gerçek bir vakada anlaşılır. Selahattin Demirtaş 2016'dan bu yana cezaevindedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin tahliye kararları uygulanmamıştır; tutukluluğu hukuken savunulabilir değildir ve bunu baştan açıkça belirtmek isterim. Söz konusu olan bir siyasal tutsaktır ve ödediği bedel gerçektir. 17 Haziran 2025'te, İsrail–İran gerilimi sırasında cezaevinden yaptığı açıklamada, iktidarın "Adımız kardeşlik, soyadımız Türkiye" sloganına atıfla şunu yazdı: "Madem soyadımız Türkiye, o halde herkesi soyadımız etrafında birleşmeye ve ona sahip çıkmaya davet ediyorum." Aynı açıklamada "iç cephe"nin güçlendirilmesi gerektiğini söyledi ve ekledi: "Türkiye toplumu olarak bu dönemde bir olacağız; gerektiğinde Edirne'den Hakkari'ye 86 milyonluk bir orduya dönüşeceğiz, ortak vatanımızı canımız pahasına savunacağız."
Şimdi bu vakayı önerilen kavramlarla sınayalım. İşbirlikçi midir? Hayır; işbirliğinin tanımı gereği bir karşılığı olması gerekir, oysa bu insan dokuz yıldır hücrededir ve kazandığı hiçbir şey yoktur. Cehş midir? Hayır; silahını hiçbir zaman kendi halkına çevirmemiştir ve kendisini Kürtlerin yanında görür. Mankurt mudur? Kesinlikle hayır; hafızası yerindedir, Kürt olduğunu bilir ve söyler, Kürtçe yazar, Kürt kimliğini savunur. Yağcı, yanaşma ya da çanak yalayıcı mıdır? Hangi dalkavukluk insana Edirne'de dokuz yıl kazandırır? Müsteşar mıdır? Ne bir maaş vardır, ne resmî bir statü. Önerilen kelimelerin altısı da bu vakada boşa düşmektedir.
Fakat tarif edilmesi gereken bir şey olduğu da ortadadır. Bir Kürt önderi, kendisini hapiste tutan devletin iktidar partisinin sloganını benimsemekte ve halkını o sloganın etrafında birleşmeye çağırmaktadır. Soyadını — yani en derin aidiyet ve miras işaretini — Türkiye olarak tanımlamaktadır. Devletin güvenlik diliyle "iç cephe"yi düşünmekte, gerektiğinde seksen altı milyonluk bir ordunun parçası olmayı önermektedir. Ve bütün bunları yaparken Kürtlerin yararına hareket ettiğine içtenlikle inanmakta, muhtemelen doğru siyaseti yaptığından da hiç kuşku duymamaktadır. Kürt siyasal sözlüğündeki boşluk tam olarak burasıdır: Kürtlüğünü inkâr etmeyen, halkına ihanet niyeti taşımayan, çıkar gütmeyen, ağır bedel ödemiş, fakat siyasal ufkunu bütünüyle egemenin çerçevesinden alan özne. Bu figürün adı yoktur; adsız kaldığı sürece de tartışılamaz.
Sayın Ataoğlu'nun itirazında haklı bulduğum bir noktanın altını özellikle çizmek isterim. Kelimenin tarihsel aşağılayıcı kullanımı nedeniyle kavram, yoksul, kırsal ya da Türkçeyi aksanla konuşan Kürtlere yönelik bir küçümseme olarak yanlış anlaşılabilir. Bu risk gerçektir ve küçümsenmemelidir. Fakat çözümü kavramdan vazgeçmek değil, kavramın sınırlarını disiplinli biçimde çizmektir. Kıro yoksul demek değildir, köylü demek değildir, eğitimsiz demek değildir, aksanlı konuşan ya da geleneksel kıyafet giyen demek hiç değildir. Buradaki kıro, Kürtlüğünü korurken Kürtlüğünün siyasal hüküm verme yetisini egemen devletin çerçevesine devreden öznedir. Kavramın asıl muhatabı da tarihsel olarak aşağılanmış Kürt köylüsü değil, modern siyasal aktör, entelektüel ve önderdir. Köylü o zararsızlık konumuna itilmişti; modern özne aynı konumu teoriye çevirip başkalarına özgürleşme modeli olarak sunmaktadır. Kavramın eleştirel gücü de buradan gelir; nitekim yanlış anlaşılmasından endişe edilen kesim, kavramın esasen savunduğu kesimdir.
Bütün bunlardan sonra şunu söyleyebilirim: Sayın Ataoğlu'nun tarihsel hatırlatması kavramı zayıflatmadı, aksine neden özellikle bu kelimenin gerektiğini daha net gösterdi. Çünkü bu kelimenin hafızasında egemen bakış açısından görünür ama siyasal olarak zararsız Kürt vardır. Bugün dikkat çektiğimiz şey ise Kürtlüğün kültürel görünürlüğünü koruyup siyasal zararsızlığını yeniden üreten modern özneleşme biçimidir.
Kastettiğimiz kişi Kürtlüğünü unutmuş kişi değildir; Kürtlüğünü gayet iyi hatırladığı hâlde onun siyasal sınırlarını egemenin ölçüsüyle çizen kişidir. Mankurt değildir, çünkü hafızası yerindedir. Cehş değildir, çünkü kendisini halkının yanında görür. İşbirlikçi değildir, çünkü çıkarı olmayabilir. Yağcı ya da yanaşma değildir, çünkü dalkavukluk ettiğini düşünmez; tam tersine mücadele ettiğine, özgürleştirdiğine ve doğru siyaseti yaptığına bütün samimiyetiyle inanabilir.
Kavramın gerekli olduğu yer tam olarak burasıdır: Kendi halkına hizmet ettiğine inanırken, o halkın siyasal ufkunu egemenliğin sınırları içinde yeniden üreten özneyi adlandırmak. Ben buna kıro, bu özneleşme sürecine kırolaşma, bunun başkalarına siyasal ve ideolojik olarak aktarılmasına ise kırolaştırma diyorum.
Sayın Maaruf Ataoğlu'nun itirazı ve Sayın Ayşe Hür'ün katkısı bu nedenle benim açımdan değerlidir. Bazen bir kavrama yönelik en ciddi itiraz, o kavramdan vazgeçmek için değil, onu daha kesin tanımlamak için fırsat yaratır. Burada olanın da bu olduğunu düşünüyorum.
Selam, sevgi ve saygılarımla.
@HurAyse@KamalKajiw@hdpdemirtas
İlham Ahmed’den entegrasyon, Suriye bayrağı ve Şam mesajı: “Suriye’yi kendi devletimiz olarak görmeliyiz geleceği için çalışmalıyız”
🔶İlham Ahmed, Ronahi TV’ye yaptığı açıklamada Rojava-Şam görüşmelerini değerlendirirken, entegrasyona yönelik eleştirilere de yanıt verdi.
Suriye bayrağının indirilmesi ve valiliklere yönelik protestolara ilişkin Ahmed, “Hangi şart ve koşulda olursa olsun devlet kurumlarına yönelik saldırılar meşrulaştırılamaz” dedi; saldırıların arkasında entegrasyona karşı çıkan bazı çevrelerin bulunduğunu söyledi.
Ahmed, son saldırılar sırasında Öcalan ile iletişim kurmaya ve görüşme girişiminde bulunduklarını söyledi.
“Tüm göçmenlerin evlerine dönme zamanı gelmiştir” diyen Ahmed
Şam hükümetinin kadının rolü ve statüsüne dar bir perspektiften yaklaştığını belirtti ve kendisine verilen görev ne olursa olsun topluma hizmet edeceğini söyledi.
Ahmed ayrıca, “Suriye’yi kendi ülkemiz ve devletimiz olarak görmeli, geleceği için çalışmalıyız” ifadelerini kullandı.
Terörsüz Türkiye’yi binbir atraksiyonla savunmaya çalışan militanlar, akademisyenler, gazeteciler sadece naif düşler, gerçekdışı dilek ve temenniler (Wishful Thinking) içinde değiller, onlar aynı zamanda kötü niyetli.
Arpa ambarındaki kötü niyetli tavuklar
İktidarın tasarlayıp uyguladığı Terörsüz Türkiye projesine büyük bir hevesle destek veren Öcalan-Kandil-DEM kutbu artık rejimin organik bir parçası haline geldi.
Ragıp Duran
https://t.co/u6BecOp6Mv
15 Ağustos 1991’de Şirvan’ın Taşlıca köyünde 7’si kız, 6’sı erkek 13 çocuk devlet terörüyle katledildi. Biri, 14 yaşındaki kardeşim Ayfer Turhallı’ydı.
Devlet ve muhatabı çocuklara karşı işledikleri suçlarla yüzleşmeli, özür dilenmesinin ve hesap verilmesinin önünü açmalıdır.
15 Ağustos’un üç komutanı
Mahsun Korkmaz ölümü şüpheli. 26 kişilik bir grupta nasıl geldiği belli olmayan bir kurşunla yaşamını yitirdi.
Abdullah Ekinci 3.kongre döneminde Bekaa’da intihar etti.
Ali Ömürcan işkence edilerek Apo tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
📌 Bugünden 15 Ağustos’a bakmak
▪️15 Ağustos, büyük sözlerden çok, küçük ama derin anlamlarda yaşıyor artık. Bir bakışta, bir duruşta, bir vazgeçmeme halinde vücut buluyor. Çünkü bazı başlangıçlar hiçbir zaman bitmez; sadece yöntem değiştirir. Ve belki de en çok bu yüzden 15 Ağustos geçmişte kalan bir gün değil… Hala yürüyen ve umut yaratan bir hakikattir
🖊️ Ali Kalik
https://t.co/h2h1Sh5eTG