Eyleme yönelik sahîh bir niyet
ile sarîh bir teşebbüs
kâinatı tahrîk eder;
o kadar ki,
çölde suyu aramaya başladığında
su da seni aramaya kalkışır.
Ümit ki, umudun ikiz kardeşidir;
birlikte ihlâsı inşâ ederler.
Kudema şöyle der:
"Elindeki nimetin kıymetini bilmeyene,
gereğini eylemeyene
-ki, eylemek bizâtihi şükürdür-
yeni bir nimet bahşedilmez;
nankörlüğe devam edenin
elindeki mevcut da alınır;
rezil rüsva edilip ibret-i âlem kılınır."
Kadim Pers melikleri
âlim bir kişiyi
suç işlediğinde
bir cahil ile birlikte hapsederlerdi.
Nedenini soranlara,
"hapishane âlimin bedenini,
cahil ise aklını hapseder de ondan."
derlerdi.
Câhil ile yoldaşlık âtıl olmak,
hayatta açığa düşmek demektir;
ahmak ile yoldaşlık ise ölüm...
Dostlarla yola çıkmak; yol almak; hatta yol olmak;
bulmayı değil bulunmayı dert edinmek...
Ne demiştik;
"Yürürken yolun sonuna odaklananla dostluk etme;
çünkü kestirmeyi bulduğunda seni yüzüstü bırakır;
zîrâ dostluk sona değil, yola nisbetledir."
"Tanımak mı istiyorsun kendini
gölgenle hem-hâl olduğun bir vakitte sor
hangi derdin tâlibi
hangi hüznün dervişisin
ve
meşrebini söyle
gönlüne
aklın duymasın..."
Fotoğraf: Kathrin Federer
"Kral, çıplak" diye bağıranlar;
başka bir kral için
iktidar mücadelesi verenlerdir.
Krallığa karşı olan kişi için
tek tek kralların çıplak olduğunu haykırmak
bir anlam ifade etmez.
Çünkü bizatihi 'krallık' anadan üryandır.
Sömürgeleştirilmiş bir akılla idrâk edebileceklerimiz
ancak sömürgecilerin izin verdiği kadardır.
Öyleyse aklımızı özgürleştirmemiz gerekiyor.
Bunun için ilk adım 'soru sorma'yı becermektir.
Başkalarının bizim adımıza soru sormasını normal görmek,
gönüllü sömürge olmaktır çünkü..
Çok çalışıyoruz, çalışmamak için...
Bir saatlik işi yapmamak için üç saat emek vermek
istisnâî bir özelliktir.
Herkesin sahip olamayacağı bir yetenek.
Bu istisnâî yeteneğin tezâhürleri de istisnâî:
Her şeyden şikâyet, mağduriyet ve haset.
Bir de muhayyel bir rakibe dâim adâvet.
Benlik dolayısıyla kendilik
deneyimlerin bir birliği
ya da salt bir olgu demetiyse
insanın anlamı ilişkisel bir işleve
kısaca, saf bir tezâhüre
indirgenmiştir demektir.
Halbuki, Bütün'e, Bir'e ilişkin
müteâl bir öykünün içinde değilsek
anlamlı bir hayat yaşayacağımız söylenemez.
Dervişe sormuşlar:
Senin için en zor şey nedir?"
"Söz'dür" diye yanıt vermiş.
"Çünkü" diye eklemiş:
"Anlatması da zor; anlaması da..."
Doğrudur..!
Ne anlatmak kolay ne anlamak;
zîrâ ikisi de hem 'bilgi' ister hem de 'ahlâk'.
"Her şey hakikatini ancak Hak-ile 'irtibât'ı içinde tahsil eder"
demek;
"her şeyin, ışık temsilinde olduğu gibi, varlığını sürekli O'ndan emânet-olarak alması"
demektir.
'el-faqîr' kavramıyla işaret edilen bu 'ontolojik emânet'
hem emr-i tekvînî hem de emr-i teklîfînin ilkesidir.
'Hakikati kapıda bekliyor' zannedenler
her zil çaldığında eşikte duran bir şey göremediklerinde
hayal kırıklığına uğrarlar.
Aslında zile basan bir hakikat de olabilir;
ama her kapı açıldığında iz bırakmadan kaçar.
Hisse şu:
Gerekçesiz 'su gibi' çocukların öldürüldüğü,
varlık içinde açlığa mahkûm edildiği,
utanmadan bir de
'akıl, medeniyet, hak-hukûk'
söylevlerinin atıldığı bir çağ,
ancak insanlığa,
iyi, doğru ve güzele,
mutlak bir kayıtsızlık
ve sınırsız bir ahlâksızlık çağı olarak adlandırılabilir.
Yine yeniden..!
Domuz eti yememek için
ince ayar hassâsiyet gösterenlerin
başkalarının hakkını
ve birbirlerinin etini yememek için de
aynı hassasiyeti göstermeleri gerekmez mi?
Yoksa haramın adı kötü de tadı mı iyi?