Mafya dizileri okul saldırılarında etkili mi!?
İstanbul, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan son okul saldırıları, şiddetin toplumsal boyutlarıyla yeniden değerlendirilmesi gerektiğini bir kez daha göstermiştir. Bu tür olaylar tek bir nedene indirgenemeyecek kadar çok boyutlu olsa da televizyon ve dijital platformlarda yer alan içeriklerin etkisi göz ardı edilmemelidir. Özellikle televizyonun çok daha geniş ve kolay erişilebilir kitle iletişim aracı olması, bu alandaki içeriklerin etkisini daha da kritik hâle getirmektedir.
Son yıllarda yaygınlaşan mafya temalı dizilerde, tek bir bölümde 20-30 kişinin aynı anda öldürüldüğü toplu şiddet sahneleri, şiddetin olağanlaştırılması ve sıradanlaştırılması riskini beraberinde getirmektedir.
Her gün ekranlar kana bulanıyor
Şu anda Türkiye’deki televizyon kanallarında hafta içi her gün bir kanalda mafya ya da yoğun şiddet içerikli dizi yayınlanmakta. Öyle ki hafta sonları da bu dizilerin tekrarlarına yer veriliyor. Dolayısıyla haftanın 7 günü televizyonlarda mafya temalı diziler ekrana geliyor. Bu durum özellikle çocuklar ve gençlerin sürekli bu içeriklere maruz kalmasına ve oradaki tipleri kendilerine rol model almalarına neden olabiliyor.
Silah kullanımının yoğun ve açık biçimde gösterilmesi, suç figürlerinin zaman zaman meşrulaştırılması ve hatta kahramanlaştırılması özellikle çocuklar ve gençler açısından ciddi bir risk oluşturmaktadır.
Bu çerçevede, medya içeriklerinin toplumsal ve ruhsal etkilerinin; çocuk psikiyatrisi, çocuk-ergen psikolojisi ve psikiyatri alanlarında uzmanların katkısıyla, bilimsel ve çok disiplinli bir yaklaşımla ivedilikle incelenmesi büyük önem taşımaktadır.
Düzenlemelerin, medyanın özgürlüğünü kısıtlamak yerine kamu sağlığını korumayı hedeflemesi gerekir. RTÜK’ün bugüne kadar ki uygulamalarının tersi yönde olduğu da aldığı kararlarla ortadadır.
İfade özgürlüğü korunmak kaydıyla, toplumsal değerleri güçlendiren, adalet duygusunu pekiştiren ve şiddeti normalleştirmeyen içeriklerin teşvik edilmesi gerektiği açıktır. Her düzenlemenin ve içeriğin toplum sağlığını öncelemesi şarttır.
Çocuklarımızı ve gençlerimizi korumak; senaristinden yapımcısına, yayıncısından denetim yapan RTÜK’e kadar her kesime görev ve sorumluluk düşmektedir.
Geleceğimizin karartılmaması, çocuklardan katil yaratmamak için herkes üzerine düşeni acilen yapmalıdır.
Yalçın Küçük'ten parçalar
'88'di, Ankara'ya gelmiştik, hapishaneler kaynıyordu, "1 Ağustos Genelgesi" yayınlanmıştı; tutuklular çıplak -don-atlet- duruşmalara çıkıyor, tek tip elbiseyi giymiyorlardı. Sultanahmet'e kaldığı koğuşta onu da eyleme sokmak için, ilkel toplumdan sözü başlatan genç devrimciye, "uzatma, maceraya varım" demişti -Dün Orhangazi Ertekin yazdı, Ağustos genelgesine karşı sokak mücadelesinde evini hep ziyaret edermiş-. Aydınlar Dilekçesi davasındaki savunması bir destandı ki, dilekçe verenlerin bir kısmı, henüz polis çağırdığında imzasını çekmişti.
O yıllar, Çözüm, Dev-Genç, Kurtuluş, Aydınlık, Özgürlük Dünyası vd. dergiler vardı; bunlar 12 Eylül'de yenilmiş Türkiye sosyalist örgütlerinin yayınlarıydı. Koltuk altımızda gezerdik, kim olduğumuz bilinsin isterdik. Bir de Toplumsal Kurtuluş vardı; "Yalçın Küçükçüler"in dergisi. Ankara'dan Diyarbakır'a, Kürt üniversite öğrencilerini çok etkilemiştir.
Tek başına örgüttü. Bizim sülaleden kopan küçük bir grupçuk, daha 1980'lerin sonunda sosyalist devrim ateşine düşmüş ve ilk Yalçın hocanın kapısını çalmıştı. Bizimkiler -aylar sonra-, "az daha Yalçın Küçük bunları örgütleyecekti" diye mavra yaptılar.
Sonra bizim dergide bir gün onu alaya alan bir yazı okudum, Yalçın hocada son esintiler gibi bir başlığı vardı. Sovyetler hakkında en ayrıntılı kitapları yazmış adamla, Sovyetler'e dair bir makalesinden ötürü dalga geçiyorlardı. Yıllar sonra, -2017'lerde- Çukurambar'daki evine gitiğimde, masada açık bir Rusça kitap vardı -yok, "Rusça-Türkçe Sözlük" olmalı, ama tam hatırlayamıyorum-, birden bana döndü, "Rusçam biraz zayıflamış, şu ara Rusça çalışıyorum" deyiverdi.
Bizim içinde doğduğumuz, nefes aldığımız -ve ilk Ankara'ya üniversiteye geldiğimizde sınırlarının farkına vardığımız- "Halkın sülalesi" grupları, evveliyatından beri "legal sosyalizm"i hafifsemiştir. Bu hafifsemeden, Boran'dan Aybar'a, Aziz Nesin'den Yalçın Küçük'e herkes payını almıştır.
TİP ve TKP'de toplanan bu toplam, "reformist-revizyonist", bazen de "karşı devrimci" olarak görülmüştür. Yalçın Küçük de, hiçbir zaman radikal solun gönlüne girememiştir. Halbuki Yalçın hoca, sadece bir düşünür değil, "eylem adamı"ydı -öncesi bir yana- 75 yaşında hapishaneye girmiş, çıktığında kapısında, "yaşasın emekçi cumhuriyet" sloganını atmıştı.
Kim bilir kaç kişi onun sayesinde sosyalist oldu, -herhalde en az dört-beş- kuşak onun kitaplarıyla aydınlanmıştır. SSCB'de sosyalizmin kurulmasını da, çözülmesini de yazdı. Dün Alper Taş yazdı, ÖDP'lilere haber göndermiş bir ara, "Direniş Komiteleri'ni niye yazmıyorsunuz, onu da mı ben yazayım" demiş. Türkiye ve Aydınlar üzerine yazdığı "tezler", üniversiteliler içinde Karl Marks'ın kitaplarından daha fazla okunmuş olabilir.
Hangi aydın, evini öğrencilere, yoksullara, sanatçılara, açlık grevlerine, evsizlere açmıştır, hele ki 12 Eylül günlerinde. O her daim kendisine ulaşılabilen, sofrasını açan, başka kumaştan bir adamdı. Anlaşılması zor, ulaşılması kolay biri.
'90'larda Kürtler üzerine tezlerini de yazdı. O aralar, Şam'dan Apo'nun yanından ayrılmıyordu. PKK etkinliklerinde başkonuşmacıydı. "Kardeşim Apo" günleriydi, ama hep olduğu gibi iki tarafan milliyetçilerine yaranamayacaktı (Bir taraf onu "bölmekle", diğeri "Kürtlerin bağımsız devlet fikrini sabote etmek"le suçlayacaktı). Sonra -Çiller'in Şam'daki evine bir kamyon bomba atmak istediğini haber vererek kurtardığı- Öcalan ile görüş ayrılığına düşünce, oradan ayrıldı; bir süre Almanya'ya gitti. Bir 29 Ekim günü ülkeye döndü ve anında Konya'da bir hapishaneye konuldu.
O büyük beyin, engin düşünür, bir ara mezar taşlarına, insan isimlerine, aile köklerine kafayı taktı. Özellikle Sebatayistleri hedef aldı. CHP içindeki bazı isimleri teşhir etti, partinin iki numaralı adamı için "lise mezunu değil" dedi, -doğru da çıktı-. Ama böyle dönemler kimin ömründe yoktur ki, "koca solcular"ın bir kısmı kapitalist, holding sahibi, bazıları -her iki kampta- milliyetçi olmadı mı?
Onu uzaktan sevmiş, okumuş, ama hiç tanışmamış biri olarak, bir yayında hakkımda bir kaç güzel kelam edince, aradım, sonra kalktım evine gittim Çukurambar'a, kalpak ve kırmızı atkısıyla, kapıda karşıladı beni, -hiç öğrencisi olmayan biri olarak- kitaplarımı da yanımda götürdüm-. (Sonraki buluşmada "dilin Cemal'e benziyor" dedi-. "O kim" dedim; "Süreya" dedi, "Zazalıktan" diye ekledi. "Yok, ondan değil" dedim). Evi, bir şarap mahzeni gibiydi, beyaz şarap açtı, içtik, fotoğraf da çektik.
Akranları -Mesut Yılmaz gibi- başbakan, bakan, general oldu, ama o halkın safında, işçilerin, yoksulların yanında durmayı tercih etti. Bu yüzden yolu her dönem hapishanelerden geçti. Mustafa Yalçıner'le, Haydar Karataş'la, Mehmet Perinçek'le, Barış Terkoğlu'yla yattı. Bu üç ayrı kuşak demekti. "Legal sosyalist"ti ama neredeyse Nazım'ın yattığı kadar hapis yatmıştı.
"Komünizm propagandası"ndan girdi, "komünizmin kitabı"nı yazmış adamdı. Ergenekon'dan girdi, "içeride hiç Kemalist görmedim, içeridekiler Türk-İslam Sentezci Paşalar" deyiverdi.
Uzun kızıl sakalını rektöre de, Sultanahmet cezaevindeki yüzbaşıya da kestirtmedi, -bu ikincisi bir takım asker eşliğinde, bir sürü dayakla, hapishane avlusunda, bir parça yoldu sakalını bir gün-.
'70'lerin, '90'ların, 2000'lerin solcu gençleri, uzun kuyruklarda ona imzalattıkları cilt cilt kitaplarıyla büyüdüler. 2010'ların ve şu on yılın yeniyetmeleri ise şimdilerde kısa youtube videolarını izliyorlar.
Birand'la yaptığı konuşmaları, Şamil ve diğerlerine ağzının payını verdiği çıkışları, Mustafa Özenç'in idam öncesi yazdığı o dokunaklı şiiri okuduğu parçaları izliyorlar. -En az eskiler kadar- "yeniler" de, ne kadar cesur bir aydınlanma savaşçısı ve bilgeyle tanıştıklarını hemen anlıyorlar. Yeniler akıllıdır.
Toprakları yağmalanan köylüleri, fabrikaları kapatılan işçileri, İstanbul'da tekstil sektöründe çalışan, ama "hayatında hiç deniz görmemiş kızı", dert etti kendine hayat boyunca. Bu, uzun ömrünün -kısa bir- özeti gibiydi.
1938'de doğdu, dün öldü, ruhu şad olsun.
(Hüseyin Aygün, 7 Nisan 2026)
Sarı kartı Okan görmesine rağmen yardımcısı hakeme gidip ‘kartı bana yaz’ diyor. Bu artık çok farklı seviye. Herkesin gözüne baka baka yapıyorlar ve utanmaları yok.
Bu oyun yeni değil otuz yıl önce başladı.
Bu oyunla savaşacak Aziz Yıldırım vardı onu da önünü kestiler
Galatasaray oyunu kuralına göre doğru oynuyor!!!!!!!!
Saygı duyuyor muyum?Asla
Bu ülkede geçerli kuralların boşluklarından,sonuna kadar yararlanıyor.
Üstüne birde haksızlığa uğramış gibi bağırıyor!!!
(Mart kedisi gibi)
Bizde 30 yıldır kurgulanmış bu filmi seyrediyoruz!!!!!
@TFF_Org@GalatasaraySK@Besiktas@Trabzonspor@Fenerbahce
🏆Halk TV’nin yeri değişmedi: 30 günde 30 gün birinci
📌“Yalnız Değilsiniz” sloganıyla, toplumun tüm kesimlerini kucaklayarak, yolunu değiştirmeden yayın yapan Halk TV’yi izleyiciler yine yalnız bırakmadı.
https://t.co/1Pmvu3jx8e
Burası Güzelbahçe Yelki Şehit İlhami Yılmaz Caddesi.. Ve 4 okulun bulunduğu bir bölge. Okul yolu.. Ama süratli geçen araçlar yüzünden sayısız candost öldü bu yolda.. Çocuklarımız da risk altında.. Defalarca başvuruldu.. Buraya iki kasis yapmak zor mu? @izmirhim@guzelbahcebld
📍 Halk TV'ye 10 gün karartma kararı sonrası Cafer Mahiroğlu (@cafermahiroglu)'ndan açık çağrı
💬 Halk TV bu halkın nefes borusudur. Eğer bu halk bu kanalın kapanmasını istiyorsa kapar!
💬 Türk halkına açık çağrımdır! Bu kanalın kapanmasını istiyorsanız kendi ellerimle kaparım ama bu ülkeye ihanet etmeyeceğim...
https://t.co/HcR0FVQ68J
Acı bir Halk TV gerçeği...
Reyting ölçümlerine göre Türkiye'nin en çok izlenen haber kanalıyız ama kamu kurumları bir kuruşluk reklam vermez. Buna karşın RTÜK'ün her toplantısında ceza kesilir. Yayıncılarımıza telefonda küfredilir kimse ses çıkarmaz ama haber yaparız ceza yine bize kesilir.
Bu kadar haksızlık, bu kadar insafsızlık olmaz. Ne yapmak istediğinizi görüyorum, susalım, gözümüzü kapatalım diye dört yandan kuşatıyorsunuz. Ya ekonomik baskılar sonucu iflas edelim ya da korkup susalım istiyorsunuz.
Buradan ilan ediyorum susturamayacaksınız. İstediğiniz kadar baskı yapın, istediğiniz kadar kuşatın.
Bu ülkeye bağlılığımdan bir adım geri atmayacağım.
Bugün Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik yapılan yakışıksız paylaşım bir siyasi aktöre değil; Türkiye siyasetinde siyasi eylemlilikleriyle iz bırakmış, toplumun farklı kesimlerinde saygı uyandırmış bir siyasi çizgiye ve mirasa yöneltilmiş bir saygısızlıktır.
Daha da önemlisi, bu tarz ifadeler dolaylı olarak, bugün Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel başta olmak üzere; partimizin geçmişte görev yapmış tüm Genel Başkanlarının taşıdığı kurumsal ve kişisel saygınlığa da gölge düşürme riskini taşımaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi, yalnızca bir siyasi hareket değil, kurucu miras ve aynı zamanda kurumsal bir yapı olarak siyasi bir kültürdür. Dünü, bugünü ve yarını da kapsar ve kapsayacaktır. Bu kültür; mücadeleyi ilkelerle, eleştiriyi ise saygıyla yürütmeyi esas alır.
Siyaseti kişiselleştiren, nezaketi dışlayan ve kutuplaşmayı besleyen her türlü söylem, sadece bugünün değil, yarının da demokratik iklimini zehirler.