FON TASFİYELERİ HAKKINDA
Bir sektör çalışanı olarak şunu söyleyebilirim: Bu konu etrafında inanılmaz bir bilgi kirliliği, ciddi bir cehalet ve yer yer kasıtlı bir hedef saptırma var. O yüzden hem bazı teknik konuları açıklığa kavuşturmak hem de meselenin başka bir tarafına, insanların mağduriyet karşısındaki tavrına değinmek istiyorum.
Önce o ikinci kısımdan başlayayım. Bu ülkede konu ne olursa olsun biri mağdur olduğunda, kendisini çok akıllı zanneden, güce hayran ve düşene vurmayı seven bir kesim hemen ortaya çıkar. Tacize veya tecavüze uğrayan kadına “öyle giyinmeseydin”, dayak yiyene “orada ne işin vardı”, dükkânı soyulana “bu kadar tedbirsiz olunur mu”, dolandırılana “nasıl inandın?” denir. Fikrini söylediği için başına iş gelen insana bile dönüp onu suçlayan çıkar. Mağduru sorgulamak, başına geleni hak ettiğini ima etmek ve düşene bir tekme de kendisi atmak bu toplumda maalesef oldukça yaygın bir alışkanlık.
Fon meselesinde de benzer bir tablo görüyorum. Fonun ne olduğunu bilmeyenler, yarım yamalak bildiği halde her şeyi çözdüğünü sananlar, başkalarının yakaladığı kazanç fırsatını yakalayamamış olanlar, onlar kadar risk almaya cesaret edememiş olanlar veya hükümete yönelik herhangi bir eleştiri ortaya çıkmasın diye bütün sorumluluğu yatırımcıya yüklemeye çalışanlar... Sebepleri birbirinden farklı olsa da hepsi küçük yatırımcıya saldırmakta birleşiyor. “Kazanırken iyiydi değil mi?”, “Hiç mi uyanmadın?”, “7/7 riskli fona girmişsin, ne bekliyordun?” gibi laflar havada uçuşuyor.
Oysa Sermaye Piyasası Kurulu, normal şartlarda bu piyasalarda faaliyet gösteren kurumlar üzerinde son derece ciddi ağırlığı olan bir otoritedir. Bir fon kurulurken dokümanlardaki en küçük ayrıntılara kadar inceleme yapılır. Katılma paylarının ihracı, fiyatlama esasları, yönetim ücretleri, azami fon toplam gider oranları, fon dokümanlarının ilgili tebliğlere uygunluğu gibi pek çok konu düzenlemeye ve denetime tabidir. SPK'nın sektör üzerindeki ağırlığını anlatmak için şu örnek bile yeterli: Sektörün Kurula ileteceği görüş taleplerinin doğrudan değil, Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği (TSPB) üzerinden değerlendirilerek iletilmesine yönelik bir mekanizma dahi oluşturulmuştur.
Takasbank, Merkezi Kayıt Kuruluşu, Borsa İstanbul gibi kurumlar ile TEFAS gibi piyasa altyapıları farklı görevler üstlenseler de birbirleriyle kesişen ve birbirini tamamlayan bir sistemin parçalarıdır. Hatta bu kurumların önemli bir kısmı fiziksel olarak bile aynı yerleşkededir. Sermaye piyasasındaki işlemler çok ciddi bir kayıt, saklama, takas ve gözetim altyapısı içerisinde gerçekleşir. Örneğin Takasbank'ın da sunduğu portföy saklama hizmetini her isteyen kuruluş veremez; bunun için SPK tarafından yetkilendirilmek gerekir. İş Bankası, Ziraat Bankası, Akbank ve benzeri belirli kuruluşların bu yetkiye sahip olması tesadüf değildir. Portföy saklama hizmeti vermek başlı başına ciddi sorumlulukları olan, düzenlenmiş bir faaliyettir.
Böyle bir sistem içerisinde parasını sermaye piyasalarında değerlendirmek veya şirketlere yatırım yapmak isteyen insanlar ya Borsa İstanbul'da işlem gören şirketlerin paylarını doğrudan alırlar ya da “Ben tek tek şirket takip edemem” diyerek farklı kategorilerdeki yatırım fonlarının katılma paylarına yatırım yaparlar.
Bir fon katılma payı satın almak; SPK mevzuatına göre kurulmuş, çeşitli düzenleme ve denetimlere tabi, bağımsız denetim ve finansal raporlama yükümlülükleri bulunan bir yapıya yatırım yapmak demektir. Elbette SPK'nın bir fonun kuruluşuna veya katılma payı ihracına onay vermesi, yatırımcının anaparasının ya da getirisinin devlet tarafından garanti edildiği anlamına gelmez. Fon zarar edebilir, hem de çok ciddi zarar edebilir. Ancak risk değeri 7/7 bile olsa bu yatırım kumar değildir, yasa dışı bir işlem değildir; “Gümrükten mal getirdim, çok ucuza satıyorum” diyene veya telefon dolandırıcısına para göndermek hiç değildir. Çiftlikbank gibi ne olduğu belirsiz yapılara para yatırmakla veya Titan benzeri “sen adam getir, o da adam getirsin, herkes kazansın” mantığındaki saadet zincirlerine katılmakla da aynı şey değildir. Burada devletin resmi kurumlarınca düzenlenen, izin ve gözetim mekanizmalarına tabi bir sermaye piyasası aracına yatırım yapmaktan söz ediyoruz.
Gelinen noktada benim gördüğüm en büyük problem, bu fonların geçmişte aşırı şişmiş olup olmamasından ziyade, yatırımcıyı koruma amacıyla alınan kararların sonucunda yatırımcının bizzat ciddi bir mağduriyet ve belirsizlik içine sürüklenmiş olmasıdır.
Şunun altını özellikle çizmek istiyorum: Bu insanlar bu fonlara para yatırırken zarar etme ihtimalini de kabul ettiler. Belki yatırımcıların bir bölümü 7/7 risk değerinin gerçekten ne ifade ettiğini bilmiyordu. Bu da fon zarar ettiğinde “Ben bilmiyordum, zararımı karşılayın” demek için bir gerekçe değildir. Yüksek riskli bir yatırım aracına yatırım yaptıysanız bunun piyasa riskini üstlenirsiniz. Fakat burada tartıştığımız temel mesele bu değil.
Yüz binlerce yatırımcıya -ki bunların önemli bir bölümünün o tarihe kadar hâlâ kârda olması da muhtemel- bir anda ve önceden ilan edilmiş ileri bir tarihe bağlanmadan, fiilen “Bu fonu artık satamazsın, fon tasfiyeye giriyor” denildi.
Normal şartlarda yatırımcı bir fon için satış emri verdiğinde, fonun izahnamesinde ve diğer dokümanlarında önceden ilan edilmiş alım-satım esaslarına göre satış fiyatı belirlenir ve yine belirlenen valörde para yatırımcıya ödenir. Birçok fonda belirlenen saate kadar verilen emir takip eden fiyat hesaplamasında oluşan fiyat üzerinden gerçekleşir ve ödeme örneğin T+2'de yapılabilir. Bu süreçte yatırımcı bir veya emir saatine göre daha fazla günlük fiyat hareketine maruz kalabilir. Eğer fon satış bedelini vadesinde ödeyemeyecek duruma gelirse bu artık başka bir meselenin konusudur. Yatırımcı alacağını hukuki yollarla takip edebilir ve şartları oluşuyorsa gecikme veya temerrüt faizine ilişkin haklarını da ileri sürebilir. Bunun geçmişte örnekleri de vardır.
Üstelik para piyasası fonlarında (PPF) genel uygulamada satış valörü T+0'dır. Yani belirlenen saate kadar satış emri verdiğinizde işlem aynı gün sonuçlanır ve satış bedeli yine aynı gün hesabınıza geçer. Dolayısıyla burada bahsettiğimiz belirsizlik PPF yatırımcısı açısından daha da çarpıcı bir hâl alıyor. Çünkü tasfiyeye alınan fonlar arasında PPF'ler de bulunuyor. Normal şartlarda satış emrini verip parasını aynı gün hesabına alabilecek bir yatırımcı, tasfiye kararıyla birlikte artık fonunu olağan şekilde satamaz ve parasını ne zaman alacağını kesin olarak bilemez hâle geldi. Başka bir ifadeyle, normal koşullarda saatlerle ölçülebilecek bir çıkış süresi, yatırımcının iradesi dışında süresi ve nihai sonucu önceden kesin olarak bilinemeyen bir tasfiye sürecine dönüştü.
Ancak burada SPK'nın, o sırada temerrüde düşmemiş ve henüz çok büyük zararlar açıklamamış fonlar için de tasfiye kararı vermesi ve olağan alım-satım mekanizmasının durmasıyla farklı bir durum ortaya çıktı. Bazı yatırımcıların daha önce ilettikleri satış emirleri olağan şekilde sonuçlanmadı; karar sonrasında ise zaten yeni satış emri verilemez hale geldi. Üstelik bazı yatırımcılar kendi beyanlarına göre 17 Eylül saat 13.30'dan önce dahi kullandıkları aracı kurum sistemleri üzerinden satış emri veremediklerini söylüyorlar. Bunun hangi kurumlarda ve hangi nedenle yaşandığı ayrıca incelenmesi gereken bir konu.
Basit bir hesapla anlatayım. Fona 100.000 TL yatırmış, %50 kazançla parasını 150.000 TL'ye çıkarmış bir yatırımcı düşünelim. Fon bir gün %10 düştüğünde yatırımcının parası 135.000 TL'ye iner ve yatırımcı “Tamam, buraya kadar” diyerek satış emri verir. Diyelim ki fonun alım-satım esaslarına göre emir sonraki fiyat üzerinden gerçekleşiyor ve bedel iki gün sonra hesabına geçiyor. Fon ertesi gün bir %10 daha düşerse yatırımcı 13.500 TL daha kaybeder ve eline 121.500 TL geçer. Bu yatırımcı 150.000 TL'yi görmüşken 28.500 TL kaybetmiştir ama bu, kabul ettiği piyasa riskinin gerçekleşmesidir. Fon bu 121.500 TL'yi belirlenen valörde ödeyemezse bu kez başka bir hukuki mesele ortaya çıkar; yatırımcı alacağını takip eder, fon likidite yaratabilir, şartları varsa gecikmeye ilişkin haklar ayrıca gündeme gelir. Sonuçta yatırımcı daha fazla da zarar edebilir ama en azından karşı karşıya olduğu mekanizma önceden bellidir ve zararını kabul ederek çıkış talimatı verebilir.
Oysa alınan tasfiye kararlarıyla birlikte bazı yatırımcıların olağan şekilde sonuçlanmasını beklediği emirlerin durumu değişti; daha da önemlisi, 17 Eylül 2026 saat 13.30 sonrasında yeni satış talimatı verme imkânı ortadan kalktı. Yukarıda söylediğim gibi, 13.30'dan önce emir vermeye çalıştığı halde sistem üzerinden bunu yapamadığını belirten yatırımcılar da var. Tasfiyeler açıklandıktan sonra ise artık yatırımcı “Ben bu zararı kabul ediyorum, çıkmak istiyorum” diyemiyor. Fon portföyündeki varlıkların hangi tarihlerde ve hangi piyasa koşullarında nakde çevrileceğini, bunun sonucunda katılma payına karşılık ne kadar para alacağını ve parasının tamamına ne zaman ulaşacağını bugün kesin olarak bilmiyor. Üstelik tasfiye için öngörülen azami sürenin altı aya çıkarılmış olması, paranın mutlaka altı ay sonra ödeneceği anlamına gelmese de bu belirsizliği daha önemli hale getiriyor. Para daha erken de gelebilir; fakat ciddi bir değer kaybının ardından ve oldukça geç gelmesi ihtimali de mevcut.
Bazılarının anlamadığı, anlamak istemediği veya özellikle gözden kaçırmaya çalıştığı asıl mesele tam olarak bu. Bazı şirketlerin yöneticileri veya bazı portföy yöneticileri usulsüz işlemler yapmış olabilir. Yapmışlarsa bunun hesabı ayrıca sorulmalı; sorumlular hakkında gereken neyse yapılmalı. Burada buna yönelik bir itiraz yok. Fakat yatırımcı açısından ortaya çıkan temel mağduriyet başka: Fonların tasfiyeye alınmasıyla yatırımcının kendi iradesiyle zararını kabul edip çıkma imkânının ortadan kalkması ve parasının belirsiz bir süre boyunca içeride kalması.
Teknik ve hukuki olarak aynı şeyler olmadığını özellikle belirterek, fon sistemini bilmeyenlere bunu bankadaki altın veya döviz üzerinden anlatmak mümkün. Bankadaki altınınızın veya dövizinizin yükseldiğini, sonra düşmeye başladığını ve sizin “Tamam, daha fazla risk almak istemiyorum, satıyorum” dediğinizi düşünün. Tam o anda satış işlemlerine kısıtlama getirildiğini ve size “Şimdi satamazsın; varlıkların önümüzdeki süreçte, bugün hangi fiyat seviyesinde olacağını bilmediğin bir tarihte nakde çevrilecek ve elde edilen tutar sana ödenecek” denildiğini varsayın. Elbette döviz veya altın hesabıyla yatırım fonu hukuken aynı şey değildir. Benzettiğim şey yatırım aracının kendisi değil; yatırımcının zararı kabul edip pozisyonunu kapatma imkânının elinden alınması ve sonrasındaki fiyat hareketlerine kendi iradesi dışında maruz kalmaya devam etmesidir.
Daha uzun uzun anlatılabilir ama bence anlamak isteyen için meselenin özü bu kadar açık.
Kısacası insanların temel şikâyeti, zarar etme ihtimalini göze alarak girdikleri bir yatırım aracında zarar etmiş olmaları değil. Temel itirazları, “Zararımı kabul ediyorum, satıp çıkıyorum” deme imkânlarının ortadan kaldırılmış olmasıdır. Piyasa riskini kabul etmek ile yatırımcının önceden ilan edilmiş esaslar çerçevesinde çıkış yapma imkânının sonradan ortadan kalkması aynı şey değildir.
#fonmağdurları #FONMAĞDURLARI #fon #spk #SermayePiyasası #tasfiye #teraportföy #terayatırım #PusulaPortföy #tly #thf #doh #pbr #phe
"Kara para aklamanın en basit yolu düğün yapmaktır"
Murat Ağırel:
Düğünde anons yapıyorlar; "Bilmem ne aşireti... Irak'taki akrabasından 100.000 dolar" Niye? İleride "Paranın kaynağı ne?" denince: "Kardeşim bak, düğüne geldiler işte."
#borsa#bist100
@IsraelGovNews You bombed a Syrian airbase 70 km from our border. Not us. We have a saying about people like you
"The rabbit rubbed his dick to a rock and said I fucked the mountain"
that rabbit is you i guess
Atatürk'e atılan iftiraların temel kaynağı olan Rıza Nur hatıratının el yazması nüshası. Atatürk'e ve ailesine hakaretler içeren kısımlar ana metne dahil değil, SONRADAN EKLENMİŞ.
Rıza Nur Hatıratı gibi çok önemli bir tarihî belgenin mikrofilmleri nasıl oluyorsa İngiltere British Museum’dan çıkıp ve yayınlanmak üzere İstanbul’a kadar geliyor. İstanbul’da kime teslim ediliyor dersiniz? Kadir Mısıroğlu’na. Şaşırdığınızı biliyorum. Mısıroğlu, hatıratın kendisine verilmesiyle ilgili “Cağaloğlu’na yerleştim. Burada diğer eserlerimi telif ederken elime Rıza Nur’un British Museum’a koyduğu hatıralarının mikrofilmi geçti. O’nu hayâli ‘Altındağ Yayınevi’ adıyla yayınladım.” diyor. Bu kadar önemli bir belge İngiltere’den çıkmış, pek çok ülkenin gümrüğünden geçerek Türkiye’ye kadar gelmiş ve başka kimse kalmamış gibi Kadir Mısıroğlu’nun eline geçmiş. O da yayınlayıvermiş!
Fazla söze gerek var mı?
🔻Türk genci, kürtçü bölücülerden gelen tepkileri tiye aldı:
“Tamamdır trafik lambası, tamamdır güneş emojisi. Tamamdır olmayan ülke.
Tamamdır kuzeniyle evlendirilmemek için Batı’ya gelip Kürtçülük yapan feminist Berivan.”
Bugün Timur’un vefatının 621. Yıl dönümü… Yakın çevremdeki insanlar adı geçtiğinde ona hep “gönlümün efendisi” dediğimi iyi bilir. Ruhun şâd mekanın uçmağ olsun… #Timur#Timurlular
"Avçı neçe al bilse adıg ança yol bilir." | "Avcı ne kadar hile bilirse, ayı da o kadar [kaçış yolu] bilir." -Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lugati't-Türk. Bu atasözü, iki kurnaz insan karşılaştığı zaman söylenir.
Canlandığı tüm karakterlerin hakkını fazlasıyla veren sinema ve tiyatro oyuncusu Ahmet Uğurlu geçtiğimiz sene vefat etmişti. Bu dünyadan bir Ahmet Uğurlu geldi, geçti. Adına kitaplar yazılası, belgeseller çekilesi bir sanat insanı… “Tabutta Rövaşata” filminin yönetmeni; Derviş Zaim bir röportajında şöyle anlatmış güzel insan Ahmet Uğurlu’yu 🌸
Başarılı yönetmen, ilk filmi Tabutta Rövaşata'yı imkansız denebilecek koşullarda yaptığını dile getirerek, şunları kaydetti:
"İngiltere'de master yaptım geldim. Orda yazdığım bir senaryo vardı. Onu aldım, Yeşilçam dışından tanıdığım birkaç yapımcıya götürdüm. Tabii ki beni aramadılar. Dolayısıyla şu düşünce kafama yavaş yavaş oturmaya başladı. Yaparsam şimdi yapacağım ya da hiç yapmayacağım. 'Ölmüş eşek fiyatına film nasıl yapılır' adlı çalışmaya giriştik. Tabutta Rövaşata'nın senaryosunu çok iyi yazdım. Ahmet Uğurlu ve Haluk Bilginer 'Çöplük' diye bir oyun oynuyordu Moda'da. Kuliste bekledim. Uğurlu çıkarken dedim ki, 'Abi seninle görüşmek istiyorum'. O da telefonunu verdi, sağ olsun nazik bir adam olduğu için. Ona, 'Ben film çekeceğim, para arıyorum. Para bulursam sana geleceğim, bulamazsam da sana geleceğim.' dedim. 'Tamam, ver senaryoyu okuyayım.' dedi. Okudu, beğendiğini söyledi. 'Çalışmak ister misin?' diye sordum. 'İsterim.' dedi. 'Para arıyorum.' dedim. 'Aramaya devam et.' dedi. Sonra Tuncel Kurtiz'e de senaryoyu verdim. Kurtiz, 'Senaryoyu beğendim, başrolü verirsen oynarım.' dedi. Ben de ona 'Başrolü vermem.' dedim. 'O da oynamam.' dedi. Sekiz ay Tuncel Kurtiz beni kapıdan kovdu, ben bacadan girdim. Sonra para bulamayacağım anlaşılınca anneme gittim. 60 kutu negatif film alabileceğim parayı verdi. Değerli film yönetmeni ve belgeselcisi, Türk belgeselinin duayeni Suha Arın bana bir kamera ve iki ışık verdi. Bir tane Tavus kuşu aldım. Görüntü yönetmeni ve öteki ekip benim Rumelihisarı'ndan çay ve kahve arkadaşlarımdı. Onlar bana yardım etti. Ahmet Uğurlu geldi, Tuncel Kurtiz'e gittim, 'Geliyor musun?' dedim. 'Nalet olsun, geliyorum.' dedi. O filmi yaptık."
“Türkiye baştan başa millîleşmezse ilerde yeni bir parçalanmanın daha şartları hazırlanıyor demektir. Memleketi parçalamak isteyen, Kürt devleti kurmak için Kürtçülük yapmak isteyenlere karşı millî birliğimizi savunarak uyarma görevimi yaptığım için 1-3 yıllık hapis isteğiyle mahkemeye verilmemi şahsıma yapılmış bir teşekkür sayıyorum. İnsanları 1944'ten beri layık oldukları şekilde değerlendirmiş olduğum için başka bir şey de beklemiyorum. Türkiye’ye çıkarlarımla değil, yalnızca atalarımın kanı, millî ülkü ve şerefimle bağlı olduğum için millî bir tehlikeyi önlemenin yollarını özetleyerek gösterdim. Bu benim görevimdi. Bu görev sonuna kadar devam edecektir.”
1967, Ötüken.