Hâkimlerimiz, savcılarımız, avukatlarımız ve vatandaşlarımız için geliştirilen Acil Durum Butonu mobil (Android) uygulaması tamamen ücretsiz olarak yayınlanmıştır.
Deprem, sel, yangın gibi acil durumlarda hızlı ve pratik şekilde destek almayı sağlayan bu uygulama ile güvenliğinizi bir adım öteye taşıyabilirsiniz.
Hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ederiz.
Bu vesileyle tüm avukatlarımızın 5 Nisan Avukatlar Günü’nü kutlarız.
📌 Uygulama tanıtım sayfası: https://t.co/IuMySdfWIy
🎥 Tanıtım videosu: https://t.co/vq0rkoiDTY
Amaç meşru da olsa o amaca giden her yol mübah değildir. Usul esastan önce gelir. Usul yanlış ise amaç da meşruluğunu kaybeder. Bir örnek vermek gerekirse, hukukta siz birini döverek doğruyu söyletseniz bile verdiği ifade geçersizdir.
Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nın Varlığı Hukuken Tartışmalıdır.
Adalet Bakanlığı bünyesinde birçok yeni daire kuruldu. Bunlardan biri olan Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nın varlığı hukuken tartışmalıdır; zira Anayasa’nın 138. maddesi açıkça şunu belirtir:
“Hiçbir organ, makam, merci veya kişi; yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.”
Burada, "Daire sadece soruşturma aşamasındaki dosyaları inceliyor" şeklinde bir savunma yapılabilir. Ancak dairenin "Burada suç var" diyerek yönlendirdiği ve dava açılan dosyalarda, Bakanlık doğrudan davanın bir tarafı konumuna gelecektir. Mevcut Adalet Bakanı da hakim ve savcıları atayan HSK'nın Başkanıdır. Bu yönüyle söz konusu dairenin kurulmasını hukuken sağlıklı bulmuyorum.
Esasen bir hukuk devletinde faillerin meçhul kaldığı dosyaların zaten olmaması gerekir. Ancak böyle bir durum söz konusuysa, bu dosyayı çözecek olan yine soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcısıdır. Bakanlık bünyesinde yeni bir daire kurmak yerine, genel bir tebliğ ile Türkiye'deki tüm faili meçhul dosyaların yapay zeka entegrasyonuyla yeniden incelenmesi istenebilirdi. Zaten kurulan dairenin işlevi de temelde buna dayanmaktadır. Böyle bir yöntem, hem bürokrasiyi azaltır hem de kuvvetler ayrılığı ilkesine ve hukuka daha uygun olurdu.
Netice itibarıyla kurulan daire bir başarı hikayesi değil, aslında varlığı bile bir başarısızlık hikayesidir. Böyle daireler kurmak yerine, daha soruşturma aşamasındayken faillerin meçhul kalmasını sıfıra indirecek yöntemler geliştirmek gerekir. Bir dosya hakkında daimi arama kararı verildikten, yani faili meçhul kaldıktan sonra daire kurmanın da bir anlamı yoktur.
HSK'nın veya Bakanlığın bu konuda açıklama yapması ve bu haberleri tekzip etmesi yargının itibarı açısından olumlu bir gelişme olacaktır.
@HSKKurumsal@adalet_bakanlik
Son zamanlarda çeşitli manipülatif haber sitelerinde; "Şu Başsavcı gidiyor mu?”, “Flaş! HSK kararnamesinde o başkanın yeri değişiyor”, “Yargıda taşlar yerinden oynayacak...” şeklindeki kulis bilgileri doğruysa, kulis yapmayanın, tanıdığı olmayanın, garibanın günahı ne? Yok bu haberler yanlışsa neden bu haberleri yapanlar hakkında hukuki süreç başlatılmıyor?
HUKUK HABERCİLİĞİ Mİ, YARGI FALCILIĞI MI?
Son zamanlarda hukuk sitelerinde en çok karşılaştığımız başlıklar bellidir: “Şu Başsavcı gidiyor mu?”, “Flaş! HSK kararnamesinde o başkanın yeri değişiyor”, “Yargıda taşlar yerinden oynayacak...”
Kararname ilan tarihi yaklaşırken neredeyse her gün yeni bir atama, görevden alma veya yer değiştirme senaryosu servis ediliyor. Gazetecilikte kulis bilgisi elbette önemlidir; ancak somut hiçbir veriye dayanmayan, tamamen isimler üzerinden yürütülen bu tahmin oyunları habercilik değil, olsa olsa yargı kurumları üzerinden yapılan bir tür falcılıktır.
Başsavcılık, mahkeme başkanlığı veya yüksek yargı üyelikleri; kişilerden bağımsız olarak devletin ve adaletin saygınlığını temsil eden makamlardır. Bu makamlarda görev yapan isimlerin, ortada hiçbir resmi tasarruf yokken her gün “gitti, gidiyor, yerine şu geliyor” şeklinde tartışmaya açılması, yalnızca ilgili kişileri değil, temsil ettikleri kurumları da yıpratmaktadır.
Görevi başındaki bir başsavcının sürekli “koltuğu sallanıyor” imajıyla kamuoyuna sunulması, yönettiği adliyedeki çalışma barışını zedelediği gibi vatandaşların o kuruma duyduğu güveni de aşındırmaktadır. Hukuk devletinde kurumların itibarı, günlük tıklanma hesaplarına kurban edilemeyecek kadar değerlidir.
Sürekli “kurt çıktı” diye bağıran çobanın hikâyesinde olduğu gibi, bu siteler de zamanla kendi inandırıcılıklarını tüketmektedir. Yazılan sayısız spekülatif atama haberinin önemli bir kısmı HSK kararnameleri açıklandığında boşa çıkmakta; ancak buna rağmen ne bir özeleştiri yapılmakta ne de yanlış çıkan haberler için kamuoyuna hesap verilmektedir. Ertesi gün yeni bir iddia, yeni bir manşet ve yeni bir spekülasyon zinciri başlatılmaktadır.
Bunun sonucu yalnızca kötü gazetecilik değildir. Sürekli üretilen bu içerikler, toplumda “yargıda her şey kulislerle belirleniyor” algısını beslemekte, adalet mekanizmasına olan güveni zayıflatmaktadır. Oysa yargıya duyulan güven, demokratik hukuk devletinin temel sütunlarından biridir.
Daha da önemlisi, bu spekülasyonların her zaman masum bir trafik arayışından kaynaklandığını düşünmek saflık olur. Kimi zaman bir ismi yıpratmak, kimi zaman da bir başka ismi öne çıkarmak amacıyla çeşitli çevrelerden servis edilen bilgilerin bu mecralarda haberleştirildiği kamuoyunun malumudur. Bir kişi hakkında “değişiyor”, “tasfiye ediliyor” veya “ataması kesinleşti” şeklindeki haberler, çoğu zaman kamuoyunu bilgilendirmekten çok algı oluşturma işlevi görmektedir.
Oysa hukuk haberciliğinin asli görevi; hukukun üstünlüğünü, adil yargılanma hakkını, hak ihlallerini ve yargı sisteminin sorunlarını takip etmektir. Yargıyı yalnızca koltuk savaşları, atama dedikoduları ve isim borsasına indirgeyen bu sığ yaklaşım, hem gazeteciliğin kamusal sorumluluğuna hem de adalet kurumlarının itibarına zarar vermektedir.
Tıklanma uğruna üretilen bu içeriklerin gazetecilik olarak sunulması artık ciddi bir güven sorunudur. Kamuoyunun da bu yayınlara daha eleştirel yaklaşması gerekmektedir. Ayrıca HSK, Adalet Bakanlığı veya diğer yargı kurumlarından yetkisiz şekilde bilgi sızdırıldığına ilişkin iddialarda araştırılmalı; kurumsal gizliliği ve yargının itibarını zedeleyen kişiler hakkında gerekli idari ve disiplin işlemleri gecikmeksizin uygulanmalıdır.
Yargının ihtiyacı dedikodu değil, güvenilir bilgidir. Hukuk haberciliğinin ihtiyacı ise daha fazla spekülasyon değil, daha fazla gazeteciliktir.
Yargılama faaliyetinin sağlıklı yürütülebilmesi için mahkeme heyetlerinin duruşma düzenini sağlama ve yargılamayı sevk ve idare etme yetkisi tartışmasızdır. Duruşmaların ilan edilen saatte başlaması, yargılamaların gereksiz gecikmelerden arındırılması ve mahkemelerin çalışma disiplininin korunması, hukuk devleti ilkesine ve makul sürede yargılanma hakkına hizmet eden uygulamalardır.
Bununla birlikte, yargılamanın temel unsurlarından biri olan savunma makamının etkin şekilde görev yapabilmesi de adil yargılanma hakkının vazgeçilmez bir gereğidir. Avukatların haklı ve zorunlu nedenlere dayanan mazeretlerinin değerlendirilmesi, yalnızca mesleki bir kolaylık değil, çoğu zaman tarafların savunma hakkının korunmasına yönelik bir usul güvencesidir. Bu nedenle, yaşanan münferit bir olay nedeniyle mazeret taleplerinin topyekûn reddedilmesi yerine, her talebin somut olayın koşulları çerçevesinde ayrı ayrı değerlendirilmesi hukuk devleti ve adil yargılanma ilkeleri bakımından önem taşımaktadır.
Birgün Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) yapısı hakkında görüşüme başvurmak üzere bizleri Ankara’ya özel olarak davet etti. Bu yaklaşım, çoğulcu görüşlere ve liyakate ne kadar değer verdiklerinin açık bir göstergesidir.
Toplantıya katılamadım; fakat e-posta yolu ile de ifade ettiğim üzere; dünyanın en yetkin hukukçularını getirip HSK üyesi yapsanız dahi, Kurul kararlarına karşı etkin bir yargı yolu kapalı olduğu müddetçe bu kararların hukuki sıhhati her zaman tartışmalı kalacaktır. Çünkü hukuki denetimden muaf bir karar, içerik olarak ne kadar isabetli görünürse görünsün, usul yönünden sakattır. Nitekim AİHM, HSK’nın yargı denetimine kapalı kararları nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 13. maddesinde düzenlenen 'etkili başvuru hakkı' kapsamında istikrarlı bir şekilde ihlal kararları vermekte ve Türkiye’yi tazminata mahkûm etmektedir. Bu durum, nihai tahlilde kamu hazinesine ve dolayısıyla vatandaşlarımıza ciddi bir mali külfet yüklemektedir.
Madalyonun diğer yüzünde ise teknik bir usul problemi bulunmaktadır. HSK kararlarına karşı yargı yolu açıldığında –tıpkı müfettiş hâl kâğıtları hakkındaki Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu içtihadında olduğu gibi– geçmişe etkili olarak 10 yıl önceki işlemlere karşı dahi dava açılabilmesinin önü açılacaktır. Bu durum, meslektaşlarımızın uğradığı mağduriyetleri maddi ve özlük hakları bakımından bir nebze giderebilecek olsa da manevi zararları telafi etmeye yetmeyecektir. Zira 10 yıl önce haksız yere yapılmış bir atama işlemini bugün iptal ettirseniz bile, geçen yılların ve kaybedilen kariyer imkânlarının iadesi mümkün olmamaktadır. Dolayısıyla, HSK kararları yargı denetimine ne kadar erken açılırsa, hem sistemin güvenilirliği artacak hem de meslektaşlarımızın uğrayacağı hak kayıpları o derece asgariye indirilecektir. Bu durum sadece hâkim ve savcılar açısından değil, avukatlar ve vatandaşlarımız açısından da son derece olumlu olacaktır; çünkü onlar da HSK kararlarını dava konusu edebileceklerdir.
Teftiş evrakları; atama, terfi ve nakil gibi birçok özlük işlemine esas teşkil etmektedir. Bu nedenle meslektaşlarımızın, şu ana kadar haklarında düzenlenen tüm teftiş evrakını talep etmeleri, olası bir ret kararı hâlinde ise yasal süresi içinde iptal davası açmaları büyük önem arz etmektedir. Nitekim bu evraklar, bizleri tüm meslek hayatımız boyunca doğrudan etkilemektedir. Bilgi Edinme Kanunu kapsamında HSK'dan talep edilebilecek örnek talep listesi şu şekilde formüle edilebilir:
• Müfettiş hâl kâğıtları,
• Performans Değerlendirme ve Geliştirme Formları (PGDF),
• Bu belgelerin dayanağını oluşturan tavsiyeler listeleri, açıklama ve kanaat raporları ile ekleri,
• Kişi hakkında oluşturulmuş değerlendirme içerikli diğer bilgi ve belgeler,
• Bu belge ve değerlendirmelerin esas veya dayanak alındığı idari işlem ve kararlara ilişkin bilgi ve belgeler istenebilir.
HSK bu taleplerin tamamını veya bir kısmını reddederse, idari yargıda kısmi iptal davası açılması mümkündür. Örneğin; "Talebin reddine dair idari işleminin, sadece müfettiş hâl kâğıtları ve PGDF formlarına ilişkin kısmının iptali" şeklinde dava açılarak Danıştay İDDK kararı doğrultusunda sonuç alınabilir.
Hâkim ve savcı meslektaşlarımızı ve mesleki güvencelerimizi yakından ilgilendiren önemli bir gelişme yaşandı.
Hakkımda düzenlenen müfettiş hâl kâğıdının tarafıma verilmesi talebiyle HSK'ya yaptığım başvurunun reddi üzerine açtığım davada, Bursa 4. İdare Mahkemesi lehime iptal kararı vermiş; ancak Bursa Bölge İdare Mahkemesi bu kararı kaldırarak davamı reddetmişti.
Bu dosya ile Adana BİM kararı arasındaki aykırılık üzerine süreç Danıştay önüne taşındı ve Danıştay İDDK son noktayı koydu: Kurul, müfettiş hâl kâğıtlarının ve PGDF formlarının muhatabı olan hâkim ve savcılara kesin olarak verilmesi gerektiğine hükmetti (Esas: 2025/73, Karar: 2026/16).
Gerekçede: Bu belgelerin, hâkim ve savcıların terfi, atanma ve çalışma hayatını doğrudan etkileyen icrai idari işlemler olduğu ve 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında ilgilisine açık bulunması gerektiği vurgulandı.
İDDK ayrıca; Bilgi Edinme Kanunu'nun amir hükümleri karşısında, eski tarihli "gizlilik" düzenlemelerinin veya hak kısıtlayan kurum içi alt düzenleyici işlemlerin (HSK Genel Kurul kararları dahil) uygulanamayacağını kesin olarak karara bağladı.
Bu emsal karar doğrultusunda, artık tüm meslektaşlarımız kendileri hakkındaki teftiş evrakını HSK'dan talep edebilecektir.
Yargı teşkilatımıza hayırlı ve uğurlu olsun.
Türk hukukunda mutlak butlan; emredici hukuk kurallarına aykırılık, kamu düzeninin ağır ihlali veya irade oluşumunun tamamen sakatlanması gibi istisnai durumlarda uygulanır. Bu yaptırımın sonucu, işlemin baştan itibaren hükümsüz sayılmasıdır.
Siyasi parti kurultayları bakımından temel mesele; iddia edilen usulsüzlüklerin seçim sonucunu ve delege iradesini kurultayın tamamını geçersiz kılacak ölçüde etkileyip etkilemediğidir.
İlk derece mahkemesinin davayı reddetmiş olması, uyuşmazlığın açık ve tartışmasız görülmediğini göstermektedir. Buna karşılık istinaf mahkemesi, hukuka aykırılık iddialarını daha ağır değerlendirerek farklı sonuca ulaşmıştır.
Unutulmamalıdır ki ret kararını veren de, iptal yönünde karar veren de yargı mercileridir. Bu nedenle peşin hüküm yerine, hukuk devletinin gereği olarak yargı sürecinin tamamlanmasını ve nihai kararın beklenmesini esas almak gerekir.
Bu aşamada kararın kesinleşmediği, Yargıtay denetimine açık olduğu ve nihai hukukî sonucun temyiz incelemesi sonrasında ortaya çıkacağı gözden kaçırılmamalıdır.
Tabii ki bu yapısal sorunlardan bahsetmek, görevini kasten ihmal eden veya süreci keyfi olarak geciktirenlerin sorumluluğunu örtmez. İşini hakkıyla yapan binlerce yargı mensubunun itibarını korumak adına, görevini suistimal edenlerin de hak ettiği cezayı alması elzemdir.
Yargılamalardaki gecikmelerin sebebi hâkim ve savcılar değildir.
Yargı sistemindeki gecikmeler, toplumun adalete olan güvenini sarsan en önemli sorunlardan biri olsa da, bu durumun faturasını yalnızca hâkim ve savcılara kesmek, sorunun asıl kaynağını görmezden gelmek anlamına gelir. Bir davanın yıllarca sürmesinin ardında, tek bir kişinin performansından çok daha karmaşık ve yapısal nedenler yatmaktadır.
Dava dosyalarının birikmesinin ve yargılama sürelerinin uzamasının temel nedenlerini şu başlıklar altında değerlendirmek mümkündür:
Aşırı İş Yükü ve Personel Yetersizliği: Bir hâkimin önüne günde onlarca, bazen yüzlerce dosya gelmektedir. İnsanüstü bir çaba gösterilse dahi, her bir dosyanın titizlikle incelenmesi fiziksel olarak imkansız hale gelmektedir. Sadece hâkim ve savcı değil, kalem personeli ve yardımcı hizmetlerdeki eksiklikler de bürokratik süreci yavaşlatmaktadır.
Bilirkişi ve Tebligat Süreçleri: Yargılamanın hızını belirleyen en önemli unsurlardan biri dış faktörlerdir. Bilirkişi raporlarının aylarca gelmemesi veya tebligatların usulüne uygun yapılamaması, hâkimin iradesi dışında davanın kilitlenmesine neden olur.
Sık Değişen Mevzuat: Kanunlardaki hızlı ve sık değişiklikler, yargı mensuplarının yeni usullere uyum sağlamasını zorlaştırmakta, bu da usul hatalarına ve kararların üst mahkemelerden dönmesine yol açarak süreci başa sarmaktadır.
Hâkim ve Savcılara Yüklenmenin Zararları
Adaletin gecikmesinden dolayı sürekli olarak hâkim ve savcıları hedef göstermek, uzun vadede sistem için faydadan çok zarar getirir:
Karar Kalitesinin Düşmesi: "Dosya temizleme" baskısı altında kalan bir yargı mensubu, adaletin özünden ziyade şekli tamamlamaya odaklanabilir. Aceleyle verilen kararlar, maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engelleyerek telafisi güç mağduriyetler yaratabilir.
Mesleki Motivasyon Kaybı: Ağır iş yükü ve sürekli toplumsal baskı, yargı mensuplarında tükenmişlik sendromuna yol açar. Bu durum, nitelikli hukukçuların sistemden uzaklaşmasına veya genç yeteneklerin bu meslekten soğumasına neden olur.
Defansif Yargı Anlayışı: Sürekli eleştirilen hâkim ve savcılar, sorumluluk almaktan çekinerek en güvenli ama en yavaş yolu seçmeye başlayabilirler. Bu da "karar vermemek için her türlü ara karara başvurma" gibi bir eğilimi tetikleyerek gecikmeleri daha da kronikleştirir.
Sonuç olarak; adaletin hızlanması hâkim ve savcıları suçlayarak değil, yargı altyapısının iyileştirilmesi, bilirkişilik müessesesinin disipline edilmesi ve iş yükünü azaltacak alternatif çözüm yollarının (uzlaşma, arabuluculuk vb.) daha etkin kullanılmasıyla mümkündür. Unutulmamalıdır ki, baskı altında verilen bir karar 'hızlı' olabilir ama her zaman 'adil' olmayabilir. Zira binlerce hızlı fakat isabetsiz karar ile adaleti zedelemektense, bir tek davanın geç de olsa hakkaniyetle sonuçlanması adaletin ruhuna çok daha uygundur.
Danıştay’ın Metin Özçelik dosyasındaki kararı etrafında oluşan tartışmalar, hukuk devleti ilkesinin Türkiye’de hâlâ ne kadar hayati olduğunu bir kez daha göstermiştir. Kararı “FETÖ’ye dönüş kapısı” gibi sunmak ise hukuki gerçeklikle değil, siyasal refleksle ilgilidir.
Öncelikle şu temel ayrımı doğru yapmak gerekir: Danıştay, Metin Özçelik’i “aklamamış”, “örgütle hiçbir bağlantısı yoktur” dememiştir. Yapılan şey, belirli bir disiplin işleminin hukuki gerekçelendirmesinin yeterli olup olmadığını denetlemektir. Yüksek mahkemenin görevi tam da budur.
Bir hukuk devletinde mahkemeler, kamuoyunun öfkesine göre değil; dosyadaki delile göre karar verir. Eğer bir kişi ceza mahkemesinde beraat etmişse, idarenin aynı kişi hakkında işlem tesis ederken daha güçlü ve somut gerekçe ortaya koyması gerekir. Danıştay’ın sorguladığı nokta budur. Bu yaklaşım, örgütleri korumak değil; keyfiliği sınırlamaktır.
15 Temmuz sonrası süreçte devletin güvenlik refleksinin sertleşmesi anlaşılabilir bir durumdur. Ancak güvenlik refleksi ile hukuk devleti arasında denge kurulamazsa, ortaya çıkan yapı “olağanüstü dönem hukuku”nun kalıcılaşması riskini taşır. Danıştay’ın yaptığı şey, tam da bu sınırı hatırlatmaktır: “İdare işlem yapabilir ama gerekçesiz yapamaz.”
Bugün bazı çevrelerin Danıştay’ı hedef almasının nedeni de budur. Çünkü karar, “iltisak” kavramının otomatik ve sınırsız şekilde kullanılmasına karşı daha yüksek bir hukuk standardı işareti vermektedir. Oysa modern hukuk sistemlerinde kişinin mesleki ve medeni varlığını sona erdirecek işlemler; varsayıma, kanaate ya da dönemin siyasi atmosferine değil, somut delile dayanmalıdır.
Birkaç etkileşim meraklısı gazete ve sosyal medya düzenine teslim olmuş bazı gazetecilerin attığı manşetler üzerinden yüksek yargıyı hedefe koymak ise son derece tehlikelidir. Mahkeme kararlarını hukuki zeminde tartışmak başka şeydir; kamuoyu linci oluşturarak yargı organlarını baskı altına almaya çalışmak başka şey. Türk milleti olarak bizler, popüler linç kampanyalarının değil, Danıştay’ın hukuki denetim yetkisinin yanında olmalıyız.
Danıştay’ın açıklama yapmak zorunda kalması bile yargı üzerindeki baskının boyutunu göstermektedir. Bir yüksek mahkemenin verdiği teknik bir idare hukuku kararının “ihanet”, “skandal”, “kamikaze hakim” gibi manşetlerle kriminalize edilmesi, hukuk tartışmasını siyasal kampanyaya dönüştürmektedir.
Unutulmamalıdır ki bugün hukuk güvencesi sadece sanıklar için değil, herkes için gereklidir. Delilsiz işlem yapılabilmesini savunmak kısa vadede güçlü görünenlerin işine yarayabilir; ancak uzun vadede hukuk güvenliğini herkes için ortadan kaldırır.
Danıştay’ın bu dosyada savunduğu şey bir kişiyi değil, yargısal denetim ilkesini korumaktır. Hukuk devletinin anlamı da tam olarak budur: Devletin en güçlü olduğu anda bile hukukun sınırları içinde kalması.
İstanbul Barosu’na kayıtlı meslektaşımız Avukat Hatice Kocaefe’nin, Bursa’da görevi sırasında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybettiğini derin bir üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayız.
Avukat, bir uyuşmazlığın tarafı değil; adaletin teminatı ve savunma makamının temsilcisidir. Savunmayı hedef alan bu menfur saldırı, doğrudan hukuk devletine yönelmiştir. Şiddetin hâkim olduğu bir ortamda adaletin tecellisi mümkün değildir.
Faillerin hak ettikleri en ağır cezayı almalarının sağlanması, hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir.
Merhum meslektaşımıza Allah’tan rahmet; ailesine, yakınlarına ve tüm hukuk camiasına başsağlığı diliyoruz.
Hâkimler ve Savcılar Derneği (HAKSAV)
Hukukta yapay zekâ kullanımına ilişkin değişim ve gelişim kaçınılmazdır. Önemli olan, ondan korkmamak; onu anlamak, hazmetmek ve hukuk devleti ilkeleriyle uyumlu şekilde içimize sindirmektir.
Yapay zekayla ilgili olarak tartışmanın merkezinde yer alan hususun, savunma hakkının özü ile bu hakkın kullanım biçimi arasındaki ayrım olduğu görülmektedir. Bu bağlamda öncelikle belirtmek gerekir ki, hukuk düzeninde asıl olan vatandaşın iradesidir. Vekâlet ilişkisi, doğası gereği türev nitelikte olup, “vekil” sıfatı ancak “asil”in iradesiyle anlam kazanır. Dolayısıyla, bireyin dilerse vekil tayin etmesi, dilerse kendi işini bizzat takip etmesi hukukî bir tercihtir.
Bu çerçevede, hukuki bilgiye erişim ve bu bilgiyi edinme yollarının sınırlandırılması, doğrudan doğruya hak arama özgürlüğü ile ilişkilidir. Hukuki bilgi verme veya alma hakkının belirli bir meslek grubunun tekelinde olduğu yönündeki yaklaşım, bireyin bilgiye erişim özgürlüğü ile bağdaşmamaktadır. Vatandaş, asil sıfatıyla, ihtiyaç duyduğu bilgiyi farklı kaynaklardan edinme hakkına sahiptir. Yapay zekâ sistemleri de bu noktada, yalnızca yeni bir araç olarak değerlendirilmelidir.
Öte yandan, avukatlık mesleğinin yalnızca dilekçe yazımından ibaret olmadığı izahtan varestedir. Avukatlık; temsil, strateji geliştirme, hukuki yorum ve sorumluluk üstlenme gibi çok daha kapsamlı bir faaliyeti ifade eder. Ancak bu durum, vatandaşın kendi hukuki sürecine ilişkin bilgi edinmesini veya basit işlemleri kendi imkânlarıyla yürütmesini engelleyen bir gerekçe olarak ileri sürülemez.
Bu doğrultuda, yapay zekâ destekli sistemlerin; vatandaşın hukuki süreçleri anlamasına, dilekçe hazırlamasına ve hak arama yollarını öğrenmesine katkı sunması, savunma hakkının devri olarak değil, aksine bu hakkın kullanımını kolaylaştıran bir imkân olarak değerlendirilmelidir. Zira burada devredilen bir hak değil, kullanılan bir araç söz konusudur.
Bununla birlikte, teknolojik gelişmelerin yalnızca hazırlık ve bilgilendirme aşamasıyla sınırlı tutulması gerektiği söylenemez. Nihai takdir yetkisi insan iradesinde kalmak kaydıyla, karar aşamasında da yapay zekâdan yardımcı araç olarak faydalanılması mümkündür. Bu kullanım, kararın devri anlamına gelmeyip yargı makamlarının değerlendirme kapasitesini destekleyen teknik bir unsur niteliğindedir.
Sonuç olarak, savunma hakkının özüne ilişkin güvenceler korunmak kaydıyla, vatandaşın bilgiye erişimini genişleten ve kendi iradesiyle hareket edebilmesini destekleyen teknolojik imkânların sınırlandırılması değil; bilakis belirli ilkeler çerçevesinde geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması daha isabetli olacaktır. Yapay zekânın, insan iradesinin yerine geçen değil; onu tamamlayan ve güçlendiren bir araç olarak konumlandırılması, hukuk devleti ilkesiyle daha uyumlu bir yaklaşım olacaktır.
Öte yandan, değişim ve gelişimin önünde durmak mümkün değildir. Bu itibarla, hukuk dünyası olarak bu değişim ve gelişime karşı direnmek yerine, onu doğru ilkeler çerçevesinde anlamak ve uyum sağlamak gerekmektedir. Nitekim Herakleitos’un da ifade ettiği üzere, “değişmeyen tek şey değişimdir.”
Böylece davaların sonuçlandırılması aşamasında sıfır hata, sıfır gecikme ve insandan kaynaklanabilecek diğer olumsuz faktörler olmayacak. Ancak dediğim gibi yapay zeka tarafından oluşturulmuş eserin en nihayetinde yine bir hâkim, savcı veya bir avukat tarafından kontrol edilmesi gerekmektedir.
Hâkim olarak, Akın Gürlek tarafından dile getirilen yapay zekâ destekli vatandaş platformunu sonuna kadar destekliyorum. Sadece dilekçe yazımında, dava safahatının öğrenilmesinde ve davayla ilgili olarak vatandaşın yönlendirilmesinde değil, karar aşamasında da yapay zekâdan faydalanılabilir.
Yargı, iddia ve savunma makamları kişilere veya makamlara ait bir mülk değildir; temel amaç, hukukun üstünlüğü çerçevesinde vatandaşa adil ve etkin hizmet sunulmasıdır. Bu hedef doğrultusunda geliştirilecek her türlü yeniliğin toplumsal fayda sağlayacağı açıktır.
Bununla birlikte, yapay zekâ sistemlerinin hata yapabilme ihtimali, veri yanlılığına maruz kalabilmesi ve bireyleri yönlendirme veya manipüle etme riski göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle, söz konusu teknolojilerin kullanımında nihai kontrol merciinin her hâlükârda insan iradesi olması gerektiği hususu büyük önem taşımaktadır.
Yapılacak yazılımların ise mutlaka yerli ve millî olması gerektiği izahtan varestedir.
Ankete katılanların %83’ü: “Ebeveyn Yasası çıksın” diyor!
Gerçekleştirdiğimiz ankete katılan 2.780 kişinin verdiği yanıtlar ve 800 bini aşkın görüntülenme, toplumun çocukların suça sürüklenmesini önlemek için daha güçlü adımlar beklendiğini açıkça ortaya koyuyor.
Anket sonuçlarına göre katılımcıların %83’ü; ebeveynlerin sorumluluklarını ihmal etmesi durumunda yaptırımlar öngören yasal düzenlemeyi destekliyor. Kahramanmaraş'ta yaşanan elim olaydan sonra toplumun büyük çoğunluğu da benzer şekilde düşünüyor. Bu oran, meselenin tartışma aşamasını geride bıraktığını ve artık somut adım beklendiğini net biçimde gösteriyor.
Ebeveyn sorumluluğunun ihmaline yönelik yaptırımlar yalnızca cezalandırma amacı taşımaz; aynı zamanda önleyici ve koruyucu bir işlev görür. Çocukların sağlıklı bireyler olarak yetişmesi, sadece ailelerin değil, toplumun tamamının ortak sorumluluğudur.
Elbette böyle bir düzenlemenin adil, ölçülü ve sosyal destek mekanizmalarıyla birlikte ele alınması şarttır. Ancak mevcut tablo, toplumun gecikme değil; hızlı, kararlı ve etkili adımlar beklediğini ortaya koyuyor.
Kısacası: Bu denli güçlü bir destek varken, çocukları koruyacak ve aile sorumluluğunu güçlendirecek bir yasal düzenlemenin daha fazla ertelenmemesi gerekiyor. Aksi halde bu destek zamanla yerini umarsızlığa bırakacaktır.
@RTErdogan@eczozgurozel@dbdevletbahceli@TBMMGenelKurulu@tcailesosyal@TC_icisleri@abakingurlek@barolar@erincsagkan
https://t.co/xHW7Oswi4H
Çocukların suça sürüklenmesini önlemek için, ebeveynlerin sorumluluk ihmalinde belirli yaptırımlarla karşılaşmasını öngören bir yasayı destekler misiniz?