Âdemi fark etmeyen hayvan gelir hayvan gider Ademe secde etmeyen şeytan gelir şeytan gider.
Her imam'a imam deme, Murteza'dan olmazsa
Nesli tahir olmayan, ruhban gelen ruhban gider.
Canı dilden Ehi-i Beyt-i Mustafa'yı sevmeyen
Ol Yezid oğlu Yezid, Mervan gelir Mervan gider.
Kendi vücüdunu kim nüshayı kübrâ bilmeyen
Külli şeyden bi haber, nâdan gelir nâdan gider.
Ey Turabi bahri aşkın gârına gavvâs olan
Ehli aşkın derdine derman gelir derman gider.
| Turabi Baba Hazretleri
Ondan geldik ona döneceğiz , Kardeşim Emin Yıldırım, Babamızın ismi ile emaneti idi köyümüzün muhtarı idi iyilikleri ile tebessümü ile anılacak Allah Rahmet eylesin yarın babamızın yanına defneceğiz inş. Dularınızı bekleriz.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin talebelerinden biri, hocasına:
— “Efendim, siz ‘Varlık birdir’ diyorsunuz. Ama ben dağları, insanları, hayvanları, yıldızları ayrı ayrı görüyorum. Nasıl olur da hepsi bir olur?”
İbnü’l-Arabî cevap vermedi. Talebesini deniz kıyısına götürdü.
Elini suya daldırdı, avucuna biraz su aldı ve sordu:
— “Bu nedir?”
— “Sudur.”
Sonra elini denize doğru uzattı:
— “Peki bu nedir?”
— “O da sudur.”
İbnü’l-Arabî gülümsedi:
— “Peki avucumdaki su ile deniz aynı mıdır,
farklı mıdır?”
Talebe düşündü:
— “Hem aynı… hem farklı.”
İbnü’l-Arabî başını salladı:
— “İşte varlık da böyledir.”
Avucundaki suyu yavaşça denize bıraktı.
— “Avucundayken ona ‘damla’ diyordun. Denize karışınca adı kayboldu ama özü kaybolmadı. Damla denizden ayrı değildi; sadece sınırlıydı.”
Sonra kalbine dokunan şu cümleyi söyledi:
“Sen kendini ayrı sandığın için küçüksün.
Hakikatte sen, O’nun varlığının bir tecellisisin.”
“Denizi arayan damla, aslında denizin kendisidir.”
Müslüman olup İstanbul’da yaşamaya başlayan İngiltereli Latife Hanım, kendisiyle vefatından önce yaptığım röportajda son nefesini Türklerin arasında vermek istediğini söylemişti. Nasipse yarın Üsküdar’daki Valide-i Cedid Camii’nde ikindi namazı sonrası kendisini uğurlayacağız.
Üsküdar’ın, özellikle de Abbara Kahve’nin müdavimleri İngiliz Latife ablayı iyi bilirler. Geçmişte Hristiyanken Müslüman olup Üsküdar’a yerleşen Latife abla hakkın rahmetine kavuştu. Rabbim rahmetiyle muamele etsin.
İbnü’l-Arabi, gece yarısı kalkılıp kılınan namazı (teheccüd), sıradan bir nafile ibadet olarak değil; varlığın en saf mertebesine bilinçli geçiş olarak manalandırır. Bu namaz, şeriat-hakikat-marifet çizgisinin kesiştiği eşikte gerçekleşir.
İbnü’l-Arabî’nin çerçevesini ontolojik, epistemik ve varoluşsal boyutlarıyla ele alırsak:
1)Gece = Kesretin Çekilişi, Teheccüd = Perdenin Aralanışı
Gündüz; fiil, rol ve kimliklerin (kesret) hâkim olduğu zamandır. Gece ise:
•duyuların sustuğu,
•hayalin yatıştığı,
•aklın iddia gücünü kaybettiği bir tenzih alanıdır.
Teheccüd, bu geri çekiliş içinde bilinçli uyanıştır. İbnü’l-Arabî’ye göre bu uyanış, “dünya için değil, Hak için”dir.
Gece uykusu, varlığın örtünmesi; teheccüd, o örtünün bilinçle yarılmasıdır.
2)Ahadiyyet’e En Yakın Şahitlik
İbnü’l-Arabî, gece yarısını Ahadiyyet’e (Zât mertebesine) en yakın zaman olarak görür:
•İsimler henüz konuşmaz,
•sıfatlar talepte bulunmaz,
•”ben” iddiası askıya alınır.
Bu yüzden teheccüd:
•istek namazı değil,
•tanıklık namazıdır.
Kul bu namazda “isteyen” değil, “şahit olan”dır.
3)Nefs Askıda, Ruh Ayakta
Gündüz ibadetinde nefs bütünüyle susmaz; gece ibadetinde ise:
•nefs uyur,
•beden yorgundur,
•irade saflaşır.
İbnü’l-Arabî’ye göre bu hâl, ruhun nefsin araya girmediği tek kalkışıdır. Bu yüzden teheccüd:
•riyaya kapalı,
•gösterişe kapalı,
•saf yöneliştir.
4)”Nâfile” Ama En Aslî Namaz
Fıkıhta nafile olan teheccüd, İbnü’l-Arabî’de hakikatte en aslî namazdır, çünkü:
•farzlar “emir”le,
•teheccüd ise davetle kılınır.
Emir kul–Rab mesafesini korur; davet mesafeyi eritir.
Bu nedenle teheccüd, velâyet kapısının anahtarıdır.
5)Kıyam = Dirilişin Şimdiki Zamanda Yaşanması
Gece yarısı kalkmak, İbnü’l-Arabî için:
•kıyametin provası değil,
•kıyametin bizzat yaşanmasıdır.
Kul:
•herkes uyurken kalkar,
•herkes “yok”ken “var” olur,
•herkes perdedeyken huzura durur.
Teheccüd, “ölmeden önce öl” ilkesinin ibadet formudur.
6)İlâhî Hitabın En Sessiz Anı
İbnü’l-Arabî, ilâhî hitabın en gürültüsüz ama en derin hâlinin bu vakitte olduğunu söyler:
•söz azalır,
•mânâ yoğunlaşır,
•bilgi “verilmez”, doğar.
Bu yüzden teheccüd, ilham-keşf-zevk kapılarının açık olduğu zamandır; fakat kul bunları talep etmez, sadece hazır olur.
~Özetle:
İbnü’l-Arabî’ye göre teheccüd namazı, kulun Allah’a gitmesi değil, Allah’ın kulda konuşmasına alan açmasıdır.
Senin zâhirini gören halka güzel görünmek için dışına özen gösteriyorsun da senin kalbini gören Allah'ın nazarına niye kıymet vermiyorsun, kalbini niye temizlemiyorsun?