Parçanın minimal öyküsü: Abdurahim Ötkür, “Uçraşkanda” (Karşılaşınca) şiirini Erzurumlu Emrah’ın “Yok Yok” şiirine nazire olarak kaleme alıyor. Şiirde kurulan “Dedim-dedi” tarzı diyalogda, Çin tarafından fes edilen Doğu Türkistan Devleti “sevgili” olarak tasvir ediliyor.++
bizler son gazilerin deneyimlediği elzem bilgilerinden mahrum kalmış oluyoruz. Eskişehir'de yaşayan Yakup Satar'ın kızının Gazi'mize bir mektup okuduğunu görüyoruz. Mektupta 10 yaşındaki bir çocuğun Satar'a minnet dolu ifadelerinin sonunda, "Çok merak ediyorum. Acaba siz hiç Atatürk'ü gördünüz mü?" sorusuna karşılık ihtiyatlı bir davranışla kızına dönerek: "Cevabını verdik mi?" diye de sormayı ihmal etmiyor. Film, 14 Kasım 2008 yılında yayımlanmadan Kurtuluş Savaşı tanığı olan son üç gazimizi de aralıklarla kaybediyoruz. Anlamlı bir sonla kapanış yapılan filmde kadraja yansıyan Ömer Küyük: "İyi çek filmimi, bir daha bulaman." diyerek son bir selam çakıyor bizlere. Selam olsun onlara. Bizim tarihimizin baş köşesinde her zaman yer alacaklar. Anadolunun köylüsü de merkezin şehirlisi de hep bizim ve bizden olacaktır. Hep sevgiyle, hep saygıyla... Esenlikler.
-Son Buluşma-
Nesli Çölgeçen'in yönettiği, Kurtuluş Savaşı'nın son tanıkları olan 100 küsür yaşlarındaki Çorumlu Gazi Ömer Küyük, Konyalı Gazi Veysel Turan, Kırımlı Gazi Yakup Satar'ın günlük hayatına ve savaş anılarına odaklanan, belgesel tadında bir film. Oldukça öğretici olduğunu düşündüğüm bu yapımı hayli anlamlı buluyorum.
Son gazilerden birisi olan, Savaşta kendisine hediye edilen kravatı ve madalyalarını bu yaşına kadar hiç çıkarmadığını belirten Ömer Küyük'ün istekleri yerine getirilmektedir. Örneğin gazi maaşını almak için gittiği bankada kendisinin ölü olarak gözüktüğünü ve bundan dolayı maaşını veremeyeceklerini söyleyen memuru duyduğunda gerekli mercilere başvurarak bu işi halletmiş ve sinirlenmesine karşın artık gazi maaşını almaya kendisinin gitmeyeceğini, bunun yerine maaşının evine getirilmesi gerektiğini talep eder. Talebi de yerine getirilir Gazi'mizin. Maaşı aksamaksızın evine getirilir. Bunun yanında, bulunduğu köye okul yaptırılmasını talep eder ve onun deyimiyle "Pırıl pırıl parlayan." bir okul inşa edilir. Bunun yanı sıra kızı kendisine neden bir ev yaptırmak talebinde bulunmadığını daha doğrusu bu talepte neden ısrarcı olmadığı Küyük'e sorar. Yine kızı Küyük'e, "Bak çocukların eve gelmiyorlar. 'Babam bizi dinleyip de bir ev yaptırmıyor.' diyorlar." der. Küyük, devlet büyüklerini kastederek: "Geberip gideceğim. Sanki halimi bilmiyorlar mı?" diye kızına çıkışır. Buradan Küyük'ün nefsi bir istekte bulunmaktan kaçındığı ve bunu da kızına onu kırmaktan/üzmekten kaçınmak üzere veya başka nedenlerden dolayı net ifade etmediğini anlıyoruz. Tahmin edeceğimiz üzere daha önce kendisine bir ev yaptırma talebinde bulunmuş ama bunun üzerinde fazla durmamış. Bu durumun büyük ihtimalle evlatlarının ısrarları sonucu oluşan bir olay olduğunu düşünüyorum. Anadolu köylüsünün büyük bir çoğunluğunun her fırsattan istifade etmek istediğine güzel bir örnek. Babalarının çok kısa ömrünün olduğunu açıkça bilen evlatlar kendilerine kalabilecek bir mirasın peşinde bir gaziyi darlıyorlar. Öyle ki isteklerini yerine getirmedi diye küsüp ziyaretine bile gitmiyorlar. Eminim bu durum sizlere çok tanıdık gelmiştir. Bu örneğe ilaveten yine farklı bir olayda aynı örüntüyü görüyoruz. Ömer Küyük'ün yanına uğrayan 60 ila 70'li yaşlarındaki takkeli ve ak sakallı bir amcanın Gazi'mizden bir köprü talebinde bulunduğunu görüyoruz. Köprüyü nereye istediğini soran Küyük, sonrasında: "Aşağı köprü var ya, aşağıya git o zaman." cevabını veriyor. Deyim yerindeyse Gazi Ömer Küyük, böylesi sığ sularda boğulmuyor. Yapımdaki tüm örnekleri aktarmayacağım ama yapımda gördüğümüz bir durum üzerinden değinmek istediğim bir husus daha var.
Film boyunca ara ara diğer gazilerimize de misafir oluyoruz.. Bir Konya'ya Veysel Turan'ın yanına, bir Eskişehir'e Yakup Satar'ın evine. Yaş almanın verdiği muzipliklerden başta gelen hafıza kayıpları, bizleri Kurtuluş Savaşı dönemini deneyimleyen bu gazilerin anılarından mahrum bırakıyor. Zira üç gazimiz de artık eskiyi tam hatırlayamıyor ve akıllarına gelen anekdotları olabildiğince paylaşıyorlar. Ama bu anekdotlar oldukça kısa ve kesikler. Konyalı Veysel Turan ise neredeyse hiç konuşamayacak seviyede ve artık ondan eskiye dair bir şeyler dinleyebilmek bir mucize. Tesadüfe bakın ki üçünün de çocuklarının yakındığı durum aynı. Babalarının zamanında kendilerine sık sık anılarından bahsettiklerini ama kendilerinin bu anlatılanlara önem vermedikleri için akıllarında kalan bir şeyler olmadıklarını söylüyorlar. Saşırtıcı bir örüntü bu. Babalarının ünvanlarından gurur duyduklarını söyleyen bu evlatlar ne yazık ki o ünvanı ünvan yapan anılar söz konusu olduğunda tabiri caizse bu anlatıları kulak ardı etmişler. Bu durumu çok geç farkettiklerini de dile getiriyorlar. Dikkatinizi çekerim, suçlu veya kötü niyetli de değiller. Ama bu kavramlar zihinlerinde tanımlanmamış ve ilk bellek temizleme zamanında bu yüklerden de kurtulmaktan beri durmamışlar. Ne yazık ki bu durum böyle olunca,+++
Senin yamyam deyip kendi "norm'una" göre yaban olduğunu düşündüğün ve daha henüz esnaflık tecrübesi Cumhuriyet tarihi ile sınırlı olan esnaf, (Osmanlı'da esnaflık/zanaatkarlık gayrimüslim azınlıkların elinde idi. Cumhuriyet ile bu değişmiştir.) piyasaya tutunabilmek için kendisinin sunduğu hizmet karşılığında işletmeye bayağı bayağı ortak olan uygulamaların o işletmenin kanını emerken ve bunu bilip senin ve senin gibilerin kendilerini böyle hadsizce ikileme sokmasıyla uğraşıyor. Sen bunu yaparken her ne kadar kendini zeki sansan da Senin yaptığının zeka ile zerre alakası yok. Senin yaptığına şark kurnazlığı denir. Hadsizlik denir. Yüzyıllar önce ve yüzyıllarca süreçte senin ataların da en ufak bir fırsatta esnaf ahalisinin böğrüne çöküp sermayeyi altüst eden eşkiyalıklarla Türk'ün know-how sermayesini bir canavar gibi yemiş/yok etmiştir. Beli bükülen Türk esnafının yerine ise güçlü, örgütlü, koordineli gayrimüslim azınlıklar geçmiştir. Senin atalarının bu örgütlü azınlığa yapabileceği bir şey yoktu. Çünkü kendileri bir termit kadar koordineli hareket edemezlerdi. Tek başına kalınca tek varlıkları kendileriydi. Dünyada yaşayan varlık sadece kendileri idi. Tıpkı senin gibi. Senin yaptığın sermayeyi darmadığın ediyor. Var olanı bozuyor. Akışa ters hacı amca. Ama sen, sen var ya sen, kendini akıllı sanıp ahaliye caka satma derdinde olan minnacık sen. Ve senin gibiler... Bu durumla bir Avrupalı karşılaşsaydı zira "Kural kuraldır hemşerim. Bu internette yazan fiyatı. Bu ise restorandaki menü fiyatı. Az buçuk olan bir aklımla buradan faydalanmamam lazım. Cebimde üç kuruş kalacak diye sözde 'aklım çalışıyor' kisvesi altında modern eşkiyalık yapamam." sağduyusuyla hareket etmekten beri olmazdı. Ve bunu yapmak aklının ucundan geçmezdi. Ama sen devam et. Senin gibiler hep olacak hacı muhtar. Ahlaksız muhtar. Eşkiya muhtar. Oy alana kadar ağım-yağım deyip de seçildikten sonra bizzat oy verenlerden çalan muhtar. Senden muhtar bile olmaz ya. Neyse...
En az 400 yıllık travmalar fırtınası yüzünden ahalinin yüzde doksanından fazlasının kaderi bozuktur. "Kaderinizi yaptıklarınıza bağladık" ana kodu üzerinden şöyle diyebiliriz: Kaderi oluşturan insanın yaptıkları olduğuna göre, yaptıklarımızı da kültür belirlediğine göre, ahalinin yaygın kültürü de (altkültür) bir sürü arızalı kodla hasta olduğuna göre, fakirlik standart bir kaderdir. Fakirlik derken mal, emtia, finans fakirliği değil bütün fakirlik türlerini kastediyorum. Fırsat, bağlam okuma yeteneği, başarıya götüren aktif - gerçek sosyoekonomik dayanışmacı çevre, tecrübe gibi unsurların fakirliği de unutulmamalı.*(1) Bu kader içine doğduğunuz, etraftaki herkes de bundan gafil olduğu için, orta / uzun vadede gerçek bir başarı / mutluluk akışı kazanılamadığında sorumlusunun kim / ne olduğunu anlamadığınız şeydir. Yani bu iklim gibi bir kavram. Örneğin; "Erzurum Yaylası'nda portakal yetişmez" bilgisi ile bakamadığınızda tarımla uğraşan biriyseniz neden kahve, kakao vb çok kazandıran ürünler üretip başarılı olamadığınızı anlasanız da, iklim yüzünden kısır bir döngüde fakirliğe mahkumsunuzdur. Mesele bunu kabul edip, mikro iklim yaratmaktır. Mikro iklim için de kritik kütle oluşturacak kadar kalabalık şekilde, başka ve gerçek bir kültür inşa ederek aşiretleşmek** dışında tek çareniz ülkenizi terk etmenizdir. Onda da altkültürünüzü kıymetli bir mücevher takar gibi kalbinizden, ruhunuzdan çıkarmazsanız yine o yol sizi bir yere götürmeyecektir.
Şöyle yapıyoruz akalar. Ülkemizi asla terk etmiyoruz, ama bir ayağımız ülkedeyken diğer ayak pergelin diğer ucu gibi tüm dünyada ticaret, üretim vb imkanlar inşa ederek dolaşıyor. Anlaşılan o ki, Türk'ün göçebeliği bu yeni versiyonuyla yine bitmeyecek.
* (1) Ortada öyle bir çevre yoksa arkadaşlık dediğiniz sokaktaki poğaçacıyla small talk yapma seviyesinde bir şeydir.
** (2) Aşiret dediğimiz eski çağlara has bir şey değil. O bir transatlantik gibi yol alan, muhteşem mühendislik ve harika işleyiş matrisine sahip bir konglomeralar ağıdır. Kat kat filtrelerden geçilebildikten sonra kendisine ait olunabilen, (girişte seçilmiş, yolda seçilmiş, her aşamada, her şirket ve ortaklıkta ayrı ayrı elenerek hak edilen yer bulunabilen) devamlı öğrenme, kesintisiz bir gelişme ve birbirini sık sık sarsarak denetleyen, duygudurum kontrolü gibi birçok özel eğitimle beynin ve zamanla genetik yapının değiştiği, geliştiği bir sistem teori ve pratiğidir. Tip 1 medeniyet ve sonrasını hedefleyen, dünyada ve ülkede mevcut katmanların hiçbirinin hedeflemediği gerçek hedeflere odaklanmış, sadece içerde anlaşılan, (endemik) kendine has bir langue'ye (özel dile) sahip bir harekettir. Mesnevi'de anlatılan Dakuki kıssasındaki 7 ağaç, 7 adam meselinde kurgulandığı gibi, dışardan bakanlar kesinlikle Hazret-i Joker'in (freak)liği gibi sadece anlam veremedikleri, ve şükür ki bir işe yaradığını da düşünmedikleri bir görüntü alabilir. Açık sır budur. Başka sistemlerin diline tercüme edilemeyen bir gerçekliktir. İşin ucunun bir teknokültürel devrime çıkacağı (büyük huzur) sırrı da budur. En büyük ve basit sır da seçerek almaktır. "Su kuşu suda, kara kuşu karada..."
As our bodies are armored with adamantium,
our souls are protected with our loyalty.
As our bolters are charged with death for the Emperor’s enemies,
our thoughts are charged with His wisdom.
As our ranks advance, so does our devotion.
"Nasıl başlayacağımı bilmiyorum bariyeri, ekseriyetle bir şey yaparken seni o işten alıkoyacak tüm tali unsurları düşünmeye çalışarak biraz daha zaman kazanmak istemenle alâkalıdır. "
- Ben Tuncay Bu Arada… - https://t.co/kca3Pa4Akb
"II. Dünya Savaşı'nda bazı pilotlar görevden uzaklaştırılmak için 'deli raporu' almaya çalışır, fakat tehlikeli görevlerden kaçmayı istemek yeterince akılcı bir hareket olduğundan gerekli teşhis koyulamaz. +++
++Zira gerçekten deli olan biri, tehlikeyi anlayıp kaçmak istemeyecek, resmi bir istekte bulunmayacaktır. Dolayısıyla 'deli raporu' alma sürecini tamamlayacak biri, o raporu hak edecek kadar deli değildir."
"dur denmedi diye duvara tırmanan, ilerlemeye devam eden, gece ormanda yürürken boğaz boğaza birbirine giren, 2dk sonra hiçbir şey olmamış gibi yan yana yürüyen, görev, görev, görevden başka birşey düşünmeyen, üşümeyen, uyumayan, acıkmayan, canı yanmayan( aslında bunları dert etmeyen diyelim) bir grup olup çıktılar."
"Akılsız hiçbir şey yapamazsın, aklın olmadan atacağın her adım seni felakete götürür. Aklının seni iyiye götüreceğinin garantisi yoktur, ama orada adam gibi bir şey yapma ümidin, aklını paranteze alarak yaptığından çok daha fazladır."
- C. Ş. -
@reha37 Güven kelimesini fazlaca gördügüm bu yazıda güvenin ne olduğunu sık sık sorguladım. Kısa bir okuma akışından sonra kelimenin anlamı flulaşarak yok oldu. Elimdeki "Dikkat seviyesi" vitesini yer yer 3'ten 5'e, yer yer de 1'den 5'e atmak suretiyle yazıyla hemhâl oldum. Teşekkürler.