Metris Cezaevi’nde 73 yaşındaki Abdullah Amca’yı ziyaret ettim.
Ayağa kalkamıyor. Tekerlekli sandalyede. Ayağında kangren ve açık yaralar var. Buna rağmen hakkında “cezaevinde kalmasında sakınca yoktur” raporu düzenlenmiş.
Asıl soru ise şu: Devletin ruhsat verdiği okul, lisans verdiği banka, izin verdiği gazete üzerinden kurulan bir mahkûmiyet hangi hukuk anlayışıyla açıklanabilir?
Abdullah Tırpan’ın dosyasını ve yaşadıklarını yazdım.
https://t.co/BzasuFCMKy
Fatma Betül Sayan ve eşi İlyas Kaya’nın daha vereceği çok hesap var. Bunlardan biri de Silivri Cezaevi’nde intihar ettiği açıklanan genç doktor İbrahim Halil Özyavuz’un ölümü.
“Harranlı doktor” olarak tanınan Özyavuz, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni birincilikle bitirmiş, TUS’ta Türkiye üçüncüsü olmuş başarılı bir doktordu. Henüz yeni baba olmuşken Mayıs 2018’de “terörist” denilerek gözaltına alındı.
Özyavuz ifadesinde İlyas Kaya ile birlikte çalıştıklarını, dini sohbetlere birlikte katıldıklarını ve ByLock’u telefonuna Kaya’nın yüklediğini söyledi. Ailesinin anlatımına göre itirafçı olması için işkence gördü; bu ifadesinin ardından da ağır şekilde darp edildi.
3 Haziran 2018’de Silivri Cezaevi’nden cenazesi çıktı. “İntihar etti” denildi. Ancak ailesi ve onu yakından tanıyanlar buna inanmadı.
İbrahim Halil Özyavuz’un ölümü hâlâ cevap bekleyen ağır bir soru olarak ortada duruyor.
ŞU ETİKETE 1 EL ATALIM GÜZEL İNSANLAR
Yaklaşık 10 yıldır cezaevinde tutulan Mustafa Özcan Çay, hapiste MS hastası oldu. Şimdi tekerlekli sandalyeye mahkûm edildi ve temel ihtiyaçlarını tek başına karşılayamıyor.
#ÇerçeveYasaGenişletilsin
Düşüş, Parçalanmışlık ve Savrulmuşluk Hisleri
“Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere fırlatıp atıyor gibidir.” (Hac, 31).
Düşüş, kişinin varlığının zeminini teşkil eden anlam çerçevesini kaybederek kendisini boşlukta hissetmesidir. Hayata güvenle basmasını sağlayan zemin sarsılır; insan artık neye dayanacağını, nereden güç alacağını bilemez hale gelir.
Parçalanmışlık, kişinin isteklerini, değerlerini ve aidiyetlerini bir bütün içinde birleştirememesidir. Kabul görme, başarma, güç arzuları ve korkuları kişiyi farklı yönlere çeker; tutarlı bir yön bulamaz hale gelir.
Savrulmuşluk, kişi hayatının belli bir istikameti olmadığını ve şartların ve başkalarının etkisiyle sürüklendiğini düşünür. Çabalarının anlamlı bir amaca hizmet etmediğini ve hayatının elle tutulur bir netice vermediğini hisseder.
Dayanağını yitiren, iç bütünlüğü zayıflayan ve yönünü kaybeden insanın acıklı iç dünyası resmedilmektedir.
Tevhid ise insanın anlamını, değerlerini ve amaçlarını ortak bir merkezde buluşturan; hayata bütünlük ve istikamet kazandıran biricik ilkedir.
Rabbim yüksek Tevhid şuurunu her an ruhumuza içirip, zevk ettirsin inşallah.
Kendimizi ne kadar tanıyor,
hayatı ne kadar doğru okuyoruz?
İşte size,
aklı delillerle besleyen,
kalbi hakikatlerle tefekküre sevk eden
bir rehber eser.
Gençlerle Nur Dersleri – 2
https://t.co/IL7DNyyxSq
#süreyyakitap#gençlerlenurdersleri#risaleinur#bediüzzaman
İlmî ve Manevî İstibdada Karşı Bediüzzaman
Bediüzzaman’ın istibdat anlayışı yalnız siyasî idareyle sınırlı değildi. Ona göre tahakküm, devlet yönetiminden ilim ve din alanına kadar toplumun farklı katmanlarında ortaya çıkabilirdi. Münâzarât’ta bu sebeple “Taklidin pederi ve istibdad-ı siyasînin veledi olan istibdad-ı ilmîdir” diyerek, düşüncenin ilmî otorite karşısında bağımsızlığını kaybetmesine dikkat çekiyordu. Eleştirdiği şey ilim veya âlimin itibarı değil, bu itibarın sorgulamayı engelleyen bir tahakküm vasıtasına dönüşmesiydi. Üstelik kendisini de bu tehlikenin dışında tutmuyor; “Hattâ benim gibi bir adam, ilmi vâsıta edip, tahakküm ediyor idi” diyerek aynı ölçüyü kendi şahsına da uyguluyordu.
Bu ölçü mânevî otorite için de geçerliydi. Kendisine bir veliye, şeyhe veya büyük bir âlime karşı nasıl hür olunabileceği sorulduğunda, “Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe’ni tevazu ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir” cevabını veriyor; mânevî mevkiini üstünlük kurma aracına dönüştüren kimseyi “sabiyy-i müteşeyyih” diye nitelendirerek, “Siz de büyük tanımayınız” diyordu. Böylece mânevî makamın kendisine değil, bu makamdan doğan itibarın tahakküm vasıtası hâline getirilmesine itiraz ediyordu.
Bu ifadeler, Bediüzzaman'ın otorite meselesini yalnız devlet ve siyasî güçle sınırlamadığını gösteriyordu. İlmî şöhret, mânevî makam ve toplumsal itibar da tahakküm vasıtasına dönüşebilirdi. Onun ortaya koyduğu ölçüde, ilmî ve mânevî makam tevazu ve mahviyetle birlikte düşünülmeli; bilgi, şahsî üstünlük kurmanın aracı hâline getirilmemeliydi.
Bu yaklaşımın hayatındaki yansımalarından biri de ilmî kisve konusundaki tavrında görülecekti. Molla Hamid Ekinci’nin naklettiği bir hatıraya göre, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kendisine neden âlimlerin giydiği sarık ve cübbeyi giymediği sorulduğunda, “İmam-ı Azam gibi zatların giydiği ilmî kisveyi ben nasıl giyeyim? Onların kıyafetine ben nasıl girebilirim?” diyecekti.
Aynı ölçüyü, Risale-i Nur hizmetinde de belirgin bir biçimde uygulayacaktı. Bediüzzaman, Risale-i Nur hizmetinde dikkatin kendi şahsı ve mânevî makamı üzerinde toplanmamasına özellikle önem verecek; irşadın merkezine iman hakikatlerini ve bu hakikatleri açıklayan eserleri yerleştirecekti. Böylece şahsını öne çıkaran unsurları geri planda tutarken, hakikat ve eseri merkeze koyacaktı.
Hiç Usandırmayan Ses
Asırlardır semalarda yankılanan, her gün tekrar tekrar işitildiği hâlde gönülleri usandırmayan o kutlu çağrı: Ezan-ı Muhammedî…
Peki, bu ilahî davetin insan ruhunda bıraktığı tesirin sırrı nedir?
Dr. Ahmet Kurucan hocamızla Mealli Dua Mecmuası hakkında konuştuk. Şüphesiz ilk defa duyacağınız şahitlikler var. Buyurun 👇 #yeni
https://t.co/wXsXK3vD1l
Bir vatandaş Cumhurbaşkanı'na gayet uygun dille "eşim kayıp, ulaşamıyoruz" diyor. Kötü bir şey de yok. Reji yayını kesiyor. TRT de kesmiş, Habertürk de kesti. Artık yayıncılıkta alışkanlık oldu. Vatandaş şikayet ederse yayını kes geleneği, bütün felaketlerde aynı...
HER YÜKSELİŞ LÜTUF, HER DÜŞÜŞ CEZA DEĞİLDİR
“Allah, azan karıncaya kanat takar; onu kuşa yem edermiş.” sözü, her kanadın kurtuluşa, her yükselişin hayra götürmediğini anlatır. Makam insanı yüceltebilir; fakat kibirle taşınırsa uçurumunu da derinleştirir. İmkânın büyümesi, insanın değer kazandığını değil, imtihanının ağırlaştığını gösterir. Çünkü kanat bazen menzile ulaşmak için değil, sığınılan yerden uzaklaşmak için verilir.
Bu nedenle insanın bulunduğu yeri kaybetmesi, her zaman değerini de kaybettiği anlamına gelmez. Yurdundan ayrılmak vatansız, servetini kaybetmek değersiz, makamdan düşmek itibarsız olmak değildir. İnsan bazen yerini kaybederken yönünü, malını kaybederken manasını, çevresini kaybederken kendisini bulur. Hicret, yalnızca bir ayrılık değil; insanın yüklerinden arınarak hakikate yürüyüşüdür. Bazı yollar evden uzaklaştırır, fakat insanı kendine yaklaştırır.
Üstelik dışarıdan bir kayıp gibi görünen bu ayrılıklar, insanın içinde taşıdığı asıl değerleri daha görünür hâle getirir. Kaybettiğimiz her şey bize ait değildi; bizde kalan her şey de gözle görülür değildir. Ev gider, hatıra kalır; makam gider, haysiyet kalır; servet gider, emek kalır; yurt uzaklaşır, vatan sevgisi kalır. İnsanın gerçek zenginliği elinde tuttukları değil, elinden alındığında koruyabildikleridir. Her şeyini kaybettiğini düşünen kimse, imanını, şahsiyetini ve ümidini koruyorsa henüz hiçbir şeyini kaybetmiş değildir.
Öyleyse insan, hayatın değişen şartlarını kendi değerinin ölçüsü sanmamalıdır. Yükseldiğinde kendini büyük, düştüğünde kendini bitmiş sanma. Bazen zirve insanı küçültür, vadi ise olgunlaştırır. Asıl yükseliş makamın değil ahlâkın; asıl düşüş servetin değil şahsiyetin kaybıdır. Hicretin gecesi uzun olsa da hiçbir gece sabahı yenemez; insan yurdunu kaybedebilir, fakat istikametini koruduğu müddetçe yolunu kaybetmiş sayılmaz. Çünkü insanı yücelten bulunduğu yer değil, o yerde ve o yerden ayrılırken koruduğu hakikattir; elinden her şey alınsa bile yönünü, onurunu ve umudunu kaybetmeyen kişi, aslında düşmemiş, yeniden yükselmek üzere sınanmıştır.
Kelimelerin bittiği, vicdanın sızladığı o an...😑
Gümüşhane Cezaevi’nin rutubetli, dökük bir hücresi. Derme çatma masada duran ilaçlar, su şişeleri ve beyaz plastik bir sandalyede yapayalnız bırakılmış cansız bir beden.
KHK’lı komiser Mustafa Kabakçıoğlu, özgürlüğüne sadece 4 ay kala, 5 TL'lik bir yardım bahanesiyle atıldığı o zindanda göz göre göre ölüme terk edildi. Tam 6 yıl önce bugün (29 Ağustos 2020).
Ardında şu acı dolu satırları bıraktı:
"Bana kötülük yapanların Allah’ın mahkemesinde hesabını göreceğim. Hakkımı helal etmiyorum ve etmeyeceğim."
Bu fotoğraf, koca bir sistemin ve adaletsizliğin en karanlık belgesidir. Unutmadık, unutturmayacağız.
@cemre_birand2@AysenurArslantv@timursoykan
Günlerden MustafaKabakçıoğlu