Ulan 50 bin kişinin katili apo p*çi ile barıştınız da bir Atatürk ile barışmadınız neden çünkü siz hainleri seversiniz.
Attila’nın oğlusun sen. Unutma !
UNUTULMUŞ SOYKIRIM:
"YUNAN DEVrimi"NIN BİR TÜM HALKI NASIL YOK SAYDIĞI
Slogan açıktı: "Morea'da tek bir Türk kalmamalı." Soykırım...
23 Eylül 1821, Tripolitsa. Bu tarih Yunanistan'da bir "kurtuluş"un parçası olarak hatırlanır. Hayatta kalan kayıtlar çok daha karanlık bir hikaye anlatır.
Tarihçi S.R. Sonyel, İngiliz arşivlerine dayanarak, Mart 1821'de Peloponez'de yaklaşık 50.000 Türk yaşadığını kaydeder. Bir ay sonra Yunanlar Paskalya'yı kutlarken, Türk nüfusu neredeyse tamamen yok edilmişti.
Slogan açıktı: "Morea'da tek bir Türk kalmamalı."
Bu, Tripolitsa ile sınırlı değildi.
Tarihçi Stanford Shaw, katliamların Tripolitsa ile sınırlı olmadığını vurgular.
Kalavryta ve Patras'tan Navarino, Korint, Atina ve Kalamata'ya kadar, Müslüman topluluklar saldırıya uğradı, sürgün edildi veya katledildi.
Köyleri yakıldı, mülteciler yollarda durduruldu ve güvenlik vaat edilerek teslim olanlar genellikle yine de öldürüldü.
İngiliz tarihçi William St Clair, haftalar içinde 20.000'den fazla Türk erkeğin, kadının ve çocuğun kasıtlı olarak öldürüldüğünü kaydeder.
Yalıtılmış çiftliklerde yaşayan aileler katledildi ve evleri cesetlerinin üzerinde yakıldı. Bazı kasabalarda, aç Müslümanlar koruma vaatleri aldıktan sonra teslim oldu.
Erkekler öldürüldü, kadınlar ve çocuklar köleleştirildi ve daha sonra öldürüldü.
Sonra Tripolitsa geldi.
Şehir düştükten sonra üç günlük bir katliam başladı. St Clair, Cuma ile Pazar arasında 10.000'den fazla Türk'ün öldürüldüğünü kaydeder.
Mahkumlar işkenceye uğradı, sakatlandı ve yakıldı. Hamile kadınlar öldürüldü. Çocuklar ve yaşlılar kurtulmadı. Yahudi topluluğu da sistematik olarak saldırıya uğradı. Çağdaş Avrupalı gözlemciler bu vahşeti bizzat gördü.
Katliamın ölçeği, "Yunan davası"nı desteklemek için gelen bazı Avrupalı philhellenleri bile şok etti. Alman doktor Wilhelm Boldemann, tanık olduğu dehşetten dehşete düşerek, çağdaş anlatımlara göre kendini zehirleyerek intihar ettiği bildirilir.
Yıkım, insan hayatlarının ötesine geçti.
Türk mallarına el konuldu, hayır kurumları yağmalandı, camiler tahkir edildi ve yok edildi, mezarlıklar ihlal edildi ve yüzyıllardır süren bir Müslüman varlığının fiziksel izleri sistematik olarak silindi.
Sonyel, katliamların soykırımın temel özelliklerini taşıdığını savunur: niyet, sistematik imha, bütün toplulukların yok edilmesi ve kültürel varlıklarının silinmesi.
Diğer akademik çalışmalar da Morea Türkleri'nin yok edilmesinin yönlerini soykırım olarak tanımlamıştır.
Ve kanıtlar sadece Türk kaynaklarından gelmedi. St Clair'in anlatısı, Yunanistan'daki Türklerin 1821 baharında "ani ve kesin" bir şekilde kaybolduğunu tarif ederken, Avrupalı gözlemciler daha sonra Peloponez genelinde büyük Türk topluluklarının bir zamanlar yaşadığını inanmakta zorluk çeker.
Bu, kahramanca kurtuluş anlatısının dışarıda bıraktığı "Yunan Devrimi"nin parçasıdır.
Peloponez genelinde nesiller boyu yaşamış bir halk yok edildi, mallarına el konuldu ve kültürel izleri silindi.
23 Eylül, Tripolitsa'nın bütün bir topluluğun yok oluşunun sembolü haline geldiği gün olarak hatırlanmalıdır.
@hermes_z
@KorkutataAykut@hedef_0033 7 milyon borsa yatirimcisi varsa x 4 Türkiye’nin 1/3’ü direk yarısı da indirekt etkileniyordur. Krizin genele yayılmaması için telaş da bundan olsa gerek. Zira fitil ateşlenirse ….
Pancar çiftçisi tarladan isyan etti: Elektrik maliyetinden kaçıp güneş paneli kurdu, 135 bin lira ceza geldi!
📍 Yozgat / Yenifakılı
Çiftçi: “Ben ucuza üretmeye çalışıyorum. Kendi paramla güneş paneli kurmuşum, gelip 135 bin lira ceza yazıyorlar. Tarım Bakanının bundan haberi yok mu?”
Pancar üreticisinin içinde bulunduğu çıkmazı ise şu sözler özetledi:
“1 litre su 20 lira. 1 litre su alabilmek için 7 kilo pancar satmamız gerekiyor. Arkadaşlar, zararına üretiyoruz.”
🎥 Yozgatlı pancar çiftçisinin tarladan yaptığı bu çağrıyı gelin birlikte dinleyelim…
Bursa'da ormanlar yanıyor, halk seferber olup yangını söndürüyor.
Aradan dokuz gün geçince maden şirketi ruhsat başvurusunda bulunuyor. Akıllara soru geliyor; benim de aklıma geldi:
Acaba ormanı o maden şirketi mi yaktı?
ABD başkanı Trump pkk'nın maaşlı elemanları olduğunu kendisi açıklamış ve 35 bin mevcudu 50 bin göstererek kendilerini dolandırdıklarını söylemişti.
Daha sonra pkk'ya İran'a geçmelerini ve sabotajlar yaparak içten karıştırmalarını emretti.
Yemedi !
Çünkü İran yakaladığı pkk'lıyı anında idam ediyordu.
Çünkü teröriste böyle yapılır.
Mecliste millletvekili yapılmaz ,saygınlık itibar verilmez.
Apoya af istemek 50 bin şehide ve ailelerine 40 yıl terör acısı çeken Türk Miletine hakarettir.
Bunu ancak ABD emrinde bölücüye prim veren ,milliyetsiz vatansız hainler kabul edebilir.
Öcalan Ankara 3.Devlet güvenlik mahkemesi kararı uygulanmalı, toplu cinayet ve vatana ihanet suçundan idam edilmelidir.
Türk Millletinin değişmez kararı budur.
Kamu varlığını
“Niçin satıyoruz?”
sorusundan sonra en kritik soru şudur:
Kim alıyor
ve
hangi parayla alıyor?
Diyelim ki bir köprünün işletme hakkı 100 milyar liraya satılıyor.
ABC Şirketi ihaleye giriyor. Fakat 100 milyar lirayı kendi kasasından koymuyor.
Köprünün gelecekteki gelirlerini teminat göstererek %50 faizle 100 milyar lira kredi buluyor ve ve ihaleyi alıyor.
Sonra ne oluyor?
Şirket, aldığı kredinin anapara ve faizini köprünün geçiş gelirlerinden ödüyor.
Bununla da kalmıyor;
personel maaşlarını, bakım ve işletme giderlerini, yeni işe alımları, yatırımları ve diğer operasyonlarını da aynı gelirlerden karşılıyor.
Geriye kalan da şirketin kazancı oluyor.
Kısacası şirket;
Çayın taşıyla çayın kuşunu vurmuş oluyor.
Bu durumda ortaya şöyle garip bir nakit zinciri çıkıyor:
Devlet köprüyü sattı → şirket aldığı kredi ile ödeme yaptı → devlete 100 milyar TL geldi→ şirket köprü gelirlerini aldı → krediyi (100 milyar) + faizi (50+ milyar) + maaşları + işletme masraflarını + yatırımları ödedi → kalan para ile hiçbir para koymadan şirket kâr elde etti!
Burada sorulması gereken soru açıktır:
Bunu devlet neden kendisi yapmıyor?
ABC Şirketi,
devletin köprüsünün gelecekteki gelirlerine dayanarak %50 maliyetle finansman bulabiliyorsa;
devletin kendisi aynı gelir akışını teminat göstererek ihtiyaç duyduğu finansmanı örneğin %30 faizle bulabiliyorsa,
neden 30 yıllık gelir hakkından vaz geçsin?
Üstelik özel şirketin hesabının tutması için köprü gelirinin sadece finansman maliyetini karşılaması yetmez. Faizi, anaparayı, maaşları, bakım ve işletmeyi, yatırımları ve şirketin beklediği kârı da karşılaması gerekir.
Bu durumda çok temel bir finanspolitik soru ortaya çıkar:
Bütün bunları karşılayabilecek kadar güçlü bir gelir akışı varsa, neden bu gelir kamu adına kullanılmasın?
Elbette gerçek bir ihalede şirket özkaynak koyabilir, yatırım yükümlülüğü üstlenebilir ve ticari risk alabilir.
Bunların hepsi ihale şartnamesinde ayrıca hesaplanmalıdır.
Fakat temel ilke değişmez:
Bir kamu varlığını özelleştirirken sadece “Kaça sattık?” diye bakamayız.
Niçin sattık?
Kim aldı?
Hangi parayla aldı?
Borcunu hangi gelirle ödeyecek?
Operasyonlarını hangi gelirle finanse edecek?
Ve en sonunda:
Alıcının bütün finansman modelini yine kamuya ait varlığın kendi gelirleri taşıyacaksa,
devlet bunu neden kendisi yapmıyor?
Özelleştirmenin gerçek hesabı
işte buna benzer bir şekilde yapılmalıdır!!!