Topkapılı Canbaz Mehmet Mim Mim grubu İstanbul’da işgalcilerin depolarindaki 56 bin süngü, 320 makineli tüfek, 1500 tüfek, 3 bin sandık cephane, 10 bin üniforma, 15 bin matarayı ele geçirerek Anadolu’ya Atatürk'ün emrine göndermişti. Nur içinde yat babayiğit 🇹🇷
#BüyükTaarruz
Prof. Dr. Erhan Afyoncu:
Kürtlerin Anadolu’ya gelmesi Yavuz döneminde Osmanlı ile birlikte olmuştur. Kürdistan coğrafyası İran ve Irak sınırındadır.
1071 Malazgirt Savaşı’nda Kürtler yoktur; Malazgirt Türk zaferidir.
Osmanlı döneminde de “Kürdistan” isminin ilk olarak geçtiği bölge, bugünkü Irak ve İran sınırındadır.
Malazgirt, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı Türk zaferleridir. “Araplar ve Kürtler vardı, Anadolu’da Kürdistan vardı” palavraları; Sevr hayali kuran BOP’çu emperyalist maşalarına aittir...
105 yıl önce bugün 23 Ağustos 1921'de tam da bu saatlerde Mangal Dağı'nda kızılca kıyamet kopuyordu.
Sakarya Meydan Muharebesi'nde savaşmak için Antep'ten bir tümen asker yani 5'inci Tümenimizin 267 subay ve 4.672 erbaş ve eri yola çıktı.
Bu askerler, daha önce Antep'te Fransızlarla çarpışmış, Antep savunmasının gazileriydi.
Önce Antep'ten Adana'ya…
Sonra Adana'dan trenle Akşehir'e…
Ve ardından yeniden tozlu topraklı yollara düşerek 6 gün yol Yürüdüler…
Yürüdüler…
Yürüdüler…
Ve en sonunda
18 Ağustos 1921'de Polatlı'nın İnlerkatrancı köyüne ulaştılar.
Yunan ordusunun Türk cephe hattına ulaşmasına yalnızca beş gün kala cepheye geldiler.
Askerlerin ayakları şişmiş, su toplamış ve yaralar içinde kalmıştı.
Ama dinlenmeye ve iyileşmeye vakit yoktu.
Mehmetçikler ayaklarındaki yaralara aldırmadan kazmaları, kürekleri ellerine aldılar ve Mangal Dağı'nın yamaçlarına siper kazmaya başladılar.
Bu kez ayakları değil, avuçları su topladı.
Avuçları kanayıncaya kadar
Kazdılar…
Kazdılar…
Kazdılar…
Çok geçmeden Mollaresül sırtlarında Yunan öncüleri göründü.
Mehmetçik elindeki kazmayı, küreği bıraktı.
Alnında biriken teri elinin tersiyle sildi ve bu sefer yaralı avuçlarıyla tüfeğine sarıldı.
Daha beş gün önce Anadolu bozkırında yürüyen bu Mehmetçikler, şimdi Mangal Dağı'nın yamaçlarında düşmanla göğüs göğüse çarpışıyordu.
Ve 23 Ağustos günü…
Mangal Dağı'nın taşında, toprağında, yamaçlarında nice Mehmetçik vatan uğruna şehit düştü.
105 yıl sonra bugün, 23 Ağustos 1921'de Mangal Dağı'nı savunanları unutmadık.
Unutmayacağız.
Ruhları şad, mekânları cennet olsun.
#SakaryaZaferi105Yaşında
@MurettepMufreze@FuatSerdarAydin
#SakaryaMeydanMuharebesi #MangalDağı #23Ağustos1921 #ŞehitlerimiziUnutmadık #TürkİstiklalHarbi
Pençe-Kilit Harekatı bölgesinde şehit olan Piyade Üsteğmen Nuri Melih Bozkurt'un naaşını arama faaliyetleri esnasında metan gazına maruz kalarak şehit olan 12 yiğidimizden biriydi Aksaraylı Özkan ÖZKANLI.
Yetim büyüyen Özkanlı'nın şehadetinden sonra kendi gibi yetim büyüyen öğrencilere burs verdiği öğrenilmişti.
Adı unutulmasın, bir bayrak gibi kıyamete kadar yüreklerde dalgalansın.
Aziz ve asil ruhu şad olsun.
Geçenlerde bu tabloya iyice yakından bakarken aklımı başımdan alan bir şey fark ettim.
Hepimiz onu yıllarca "Kur'an Okuyan Kız" olarak tanıdık.
oysa işin aslı, Osman Hamdi Bey bu tabloya asla böyle bir isim vermedi..
bu isim tamamen sonradan uyduruldu.
Tabloyu kataloglayanlar ahşap bir rahle ve açık duran büyük bir kitap gördüklerinde ezbere bir mantık yürüttüler.
Rahlede duran kitap olsa olsa Kur'an olur dediler ve isim böylece yapışıp kaldı.
fakat tablodaki o açık kitaba gerçekten yaklaştığınızda devasa bir illüzyon çöküyor.
Sayfadaki yazılar ta'lik hattıyla yazılmış.
İslam sanatında Kur'an asla bu yazıyla yazılmaz.
Osman Hamdi araştırmacısı Prof. Edhem Eldem bu metni incelediğinde tablonun asıl şifresi gün yüzüne çıktı.
Sayfada Farsça "az ān" gibi kelimeler vardı.
Çok daha çılgın olan detay ise ressamın metnin tam içine Arap harfleriyle kendi adını, yani "Hamdi" kelimesini gizlemiş olmasıydı.
Sol altta ise halının hemen üzerinde tablonun en net yazısı olan Latin harfleriyle atılmış "O.Hamdy Bey. 1880" imzası duruyordu.
Bu eserin dehasını anlamak için Avrupa'nın o dönemki oryantalist bakış açısını bilmek gerekiyor.
Osman Hamdi'nin Paris'teki hocası Gérôme ve dönemin Avrupalı ressamları, doğulu kadınları hep haremde, uzanmış, soyunmuş ve izleyiciye bakan birer obje olarak çizerdi.
Avrupalı alıcıların Osmanlı tablosundan tek beklentisi de buydu.
Osman Hamdi bu beklentiyi aldı ve darmadağın etti.
Kadını giydirdi, sırtı dimdik bir şekilde oturttu ve eline bir kitap verdi.
Üstelik kadının giydiği elbisenin kesimi ve kumaşı doğrudan Avrupa modasındandı.
Başı açıktı, turuncu başlığı sıradan bir gündelik anı yansıtacak şekilde arkaya atılmıştı.
Baktığımız şey bir ibadet anı değil, tamamen entelektüel ve sıradan bir okuma seansıydı.
Mekanın kendisi bile bir kurgudan ibaret.
Arkadaki o büyüleyici oda aslında gerçekte yok.
Ressam orayı Memlük ve Osmanlı yapılarının fotoğraflarını birleştirerek kendi zihninde inşa etmiş.
Biz bu şaheseri yıllarca sadece ucuz baskılarından tanıdık.
Çünkü tablo 1976'da Londra'da satıldıktan sonra tam 43 yıl boyunca İngiliz bir ailenin evinde dış dünyadan uzakta yaşadı.
Ta ki 2019 yılında bir müzayedede tahminlerin sekiz katına çıkarak 6 milyon sterlinin üzerinde rekor bir fiyata Malezya İslam Sanatları Müzesi'ne satılana kadar.
Avrupalı alıcılar haremde uzanan çaresiz bir figür görmeyi beklerken karşılarında tüm asaletini kuşanmış ve kendi dünyasına dalmış bir kadın buldular.
bazen en büyük devrimler, sadece dik oturup sessizce okuyarak yapılır.
》1950'lerde bu reklamı çekmek için: 26 kişi × 8 gün (çalışarak)= 208 kişi-gün (de bitirdiler)
》2026: 1 kişi × (Yapay Zeka kullanarak) yaklaşık 2–4 saat (de bitiriyorlar)
》Üretim emeğindeki düşüş: kabaca 400–800 kat.
Biz hâlâ Polyanna gibi "Yapay Zeka işlerimizi elimizden almayacak. Yeni iş alanları çıkacak" diye hayıflanalım. Çıksa çıksa belki açlık yaşamadan, sıkıntısız sağlık desteği aldığımız bir dünyada bol bol yeni hobi alanları çıkar.
Dünyanın aşırı kalabalık olduğunu, bunun mutlaka azaltılması gerektiğini savunan "herifler", çıkmış utanmadan sizi hastalıklardan koruyacak, hayatınızı kurtaracak aşılardan bahsediyor, aşı dayatıyorlar.
Nesine inanacaksın bu güruhun?
SUYU ARAYAN ADAM...
Daha ilk derste belli oldu ki bölükte, hangi dinden olduğumuzu bile doğru dürüst bilen bir kişi yok.
. Bir gün askerlere sordum:
-"Bizim dinimiz nedir?"
Hepsinin bir ağızdan, "Elhamdü-l-illâh Müslümanız" diye cevap vereceklerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı, cevaplar karıştı. Kimisi "İmamı âzam dinindeniz", kimisi "Hazreti Ali dinindeniz" dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi. Arada, "İslâmız" diyenler de çıktı ama "Peygamberimiz kimdir?" deyince, onlar da pusulayı şaşırdı. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi, "Peygamberimiz Enver Paşa’dır" bile dedi.
İçlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da, "Peygamberimiz sağ mıdır, ölü mü?" deyince, iş gene çatallaştı. Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca o tarafa kaydığı görülüyordu.
"Peygamberimiz sağdır" diyenlere, "O halde hangi şehirde oturur?" diye sordum. Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul’da, Şam’da yahut Mekke’de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tayin edemeyenler daha çoktu.
"Peygamberimiz ölmüştür" diyenlere de "Ne zaman ölmüştür?" denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar. Yüz sene önce, beş yüz sene önce, bin sene önce diye gelişigüzel cevaplar verenler oluyordu. Fakat çoğu vakit tayin edemiyordu.
Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmediği gibi, din ilkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen kimse de çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Onlar da namaz surelerini yanlışsız okuyamadı. Daha garibi, niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar.
Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.
Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı:
"Biz hangi milletteniz?" deyince her kafadan bir ses çıktı:
"Biz Türk değil miyiz?" deyince de hemen, "Estağfurullah" diye karşılık verdiler.
Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz "Türk"tük. Bu ordu Türk ordusu idi. Ama onlara göre Türk demek, Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu. Ama onu herhalde kötü bir şey sayıyorlardı.
Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, adını, padişahın adını, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir.
Hele iş vatan bahsine dönünce, büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler; belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı.”
***
Yukarıdaki satırlar Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" isimli kitabından. Yazarının ölümünün üzerinden sadece 44 yıl geçmiş. Anlattığı olaylar da günümüzden 100 yıl evveline ait…
Topraksız bir çiftçi ailesinin oğlu olan Şevket Süreyya, 1897 yılında Edirne’de doğmuş ve ailesinin çabasıyla iyi bir eğitim alıp öğretmen olmuş. Yedek subaylığını daha 18 yaşında ünlü Sarıkamış faciasında yer alan 28’inci Tabur’da yapmış. Bir yandan bitmek bilmeyen Rus baskınlarına direnirken, diğer yandan da öğretmenliğin verdiği sorumlulukla emrindeki askerleri eğitmeye soyunmuş.
Hani birileri her fırsatta, “üstat” ilan ettikleri “bohem” Necip Fazıl’dan alıntılar yaparak tarihi anlatıyorlar ya…
Acaba tarihi, gençliğinin tamamı cephelerde geçmiş bu gerçek yurtseverin kaleminden hiç okudular mı?
Doğrusu buna çok ihtimal vermiyorum.***
Bugünkü yanlışlara direnip, yarınki felaketlere engel olabilmenin en önemli şartlarından biri, geçmişi doğru ve iyi öğrenmektir.
“Cumhuriyet döneminde İslam yasaklandı” diyen din tüccarlarına karşı doğru ve etkili tepki verebilmenin yolu, geçmişte ne olduğunu iyi öğrenmekten geçer…
Görüldüğü gibi; Cumhuriyet, bu topraklarda yaşayan insanları dinsizleştirmediği gibi, din eğitimini yaygınlaştırarak ve dine duyulan saygıyı artırarak, gerçek dindarların artmasını sağladı.
Şevket Süreyya’nın kendi hayatını anlattığı bu kitabı okumuş olanlara bir daha…
Okumamış olanlara da hemen okumalarını şiddetle öneririm!
"Suyu Arayan Adam".
,/ Şevket Süreyya AYDEMİR
Biz bunu hiç konuşmuyoruz ama Halil Paşa, 1786’dan II. Dünya Savaşı’na kadar koskoca Britanya ordusunu topyekûn teslim almaya başaran tek komutan.
İngilizler Kut’taki kuşatmayı yarmak ve ordularını kurtarmak için 4 kez yeni ordu gönderdi. Halil Paşa, kurtarmaya gelen bu 4 Britanya ordusunu da 4 kez üst üste bozguna uğrattı.
Çaresiz kalan İngilizler, Basra'ya çekilmek için Halil Paşa'ya bugünün yüz milyonlarca doları değerindeki 2 milyon sterlin rüşvet teklif etti.
Halil Paşa bu serveti reddetti; 29 Nisan 1916'da General Townshend dahil 13 bin İngiliz askerini teslim aldı.
Askerî şerefini parayla satmayan Halil Kut Paşa’ya rahmetle.
205 sene önce bugün Navarin Kalesi'nde kuşatılan ve aç bırakılan binlerce sivil Türk; kadın, çocuk demeden Yunan çetelerince katledildi!
Unutma, unutturma!!!
113 yil once bugun (19 Ağustos 1913) #Edirne#Havsa ya gelen ünlü yazar Pierre Loti makalesinde Bakin neler yazmis ...'' ;
Havsa Camiinin Pencerelerin ve mihrabın zarif mermerleri balyoz darbeleri ile kırılmış,çevresinde mezarlık var,bütün şahideler kırılmış,ölüler dışarı
KKTC'nin davet edilmediği İstanbul'daki uluslararası coğrafya konferansına Rum yönetiminin "KIBRIS CUMHURİYETİ" adıyla katılması ve Rum bayrağının açılması kabul edilemez.
KAHROLDUM
22. Uluslararası Coğrafya Olimpiyatı (iGeo 2026) Türk Coğrafya Kurumu’nun ev sahipliğinde 11-17 Ağustos tarihleri arasında İstanbul’da yapıldı.
Emlak Katılım" ana sponsorluğunda gerçekleştirilen ve 50 ülkeden genç coğrafyacıların katıldığı 22. Uluslararası Coğrafya Olimpiyatı’nın madalya töreni, İstanbul Üniversitesi Cemil Bilsel Konferans Salonu’nda yapıldı.
İGEO, 16 ile 19 yaş arasındaki lise öğrencilerinin katıldığı bir Uluslararası Coğrafya Olimpiyatı'dır (International Geography Olympiad)
Dünya genelinden genç yetenekleri bir araya getiren bu akademik yarışma, Uluslararası Coğrafya Birliği (IGU) tarafından düzenlenir.
Dolayısıyla hangi ülke gençlerinin katılacağını bu kurum belirler ve daveti de bu kurum yapar.
Olimpiyata Kazakistan, ABD, Almanya, Endonezya, Litvanya, Moğolistan, Singapur, Belarus, Sırbistan, Letonya, Yeni Zelanda, İran, Macaristan, Filipinler, Belarus, Çin-Taipei,
Çin-Hong Kong, Slovakya, Bulgaristan, Romanya, Tayland, Hırvatistan, Avustralya, Estonya, Çin-Pekin, Polonya, Slovenya, Kanada, Kıbrıs,(Rum yönetimi) Japonya, Hollanda, Çekya, İsviçre Bosna-Hersek, Brezilya, Ukrayna, Özbekistan, Lihtenştayn katıldı.
Organizasyonda Rum yönetimi gençleri de 2 madalya aldı. Madalya takdimi sırasında anons "KIBRIS CUMHURİYETİ" olarak yapıldı ve o anda Rum bayrağı açıldı
Bunca devletin gençlerinin katıldığı İstanbul’daki bir toplantıda Kıbrıs Türk gençlerinin dışlanması çok çok üzücü bir durum!
Sanırım, bu kurum, KKTC tanınmadığı için gençlerimizin katılımını dışladı.
GEREKÇESİ NE OLURSA OLSUN, Türkiye'nin tanımadığı Rum yönetimi,
"KIBRIS CUMHURİYETİ" adı ile İstanbul"a davet edilip Rum bayrağı açılırken, Türkiye'nin resmen tanıdığı KKTC 'nin toplantıya davet edilmemesi beni kahretti.
Bunun, Kıbrıs Türk Halkı ve gençleri üzerinde yaratacağı negatif etki düşünülmeliydi!
Bu, Türkiye’nin milli Kıbrıs politikasına yüzde yüz ters bir durum. Sırf uluslararası bir etkinlik olacak diye, KKTC 'nin dışlanmasına izin verilmemeliydi...
Kanımca Türkiye'nin, toplantıya KKTC gençlerinin de katılması için bu dernek nezdinde girişim yapması gerekirdi.
Bu girişim reddedilirse, toplantıya ev sahipliği yapılmayacağı söylenmeliydi.
Gitsinler para bulsunlar, başka ülkede yapsınlar. Sonuçta bir dernek!!!
Kıbrıs davasının savunulması ve halkımızın/gençlerimizin moralinin yüksek tutulması, bu derneğin toplantısından çok daha önemli..
Kıbrıs Türk Halkının tecridine asla göz yumulmayacağı bu derneğe de gösterilmeliydi.
Dünyanın bize insanlık dışı, haksız ve hukuk dışı izolasyon uyguladığı ve Türkiye ile KKTC'nin bu tecride son verilmesi için büyük bir mücadele verdiği bir gerçekken, bu organizasyonu yapan uluslararası kuruluşun KKTC'yi dışlayarak, Türkiye'nin tanımadığı yasa dışı, gayrı meşru, işgalci Rum yönetimini tüm Kıbrıs adına İstanbul'a davet etmesi ve Rum bayrağını açtırması kabul edilemez.
Bu organizasyonun Türkiye'deki ev sahibi olan Türkiye Coğrafya Kurumu, önceden Dışişleri Bakanlığı'na niye bilgi vermedi? Niye Dışişleri Bakanlığı'nın görüşünü almadı?
Büyük bir yanlış yapmışlardır ve derhal görevden alınmalıdırlar.
Bu nasıl bir gaflet, nasıl bir aymazlık, nasıl bir sorumsuzluktur?
Kırgızistan’da, Saymalıtaş’ta 3500 metrede taşa kazınmış bir Güneş piktogramı…
Aynı tamga, binlerce yıl sonra Türkiye’de bir Türk evinin duvarında, yine aynı göğe bakmaya devam ediyor.
Mesafe uzun, zaman derin; ama Güneş aynı Güneş.
Taş değişir, dağ değişir, coğrafya değişir…
İnanç yürür. Tamga yürür. Hafıza yürür.
Altaylar’da, Chuya Vadisi’nde bulunan ve 2003 yılında büyük bir deprem yaşamış Beltir köyünden, eski Rus yapımı 4×4 kamyonlarla kamp alanımıza doğru dört saat süren zorlu bir yolculuk yaptık.
Ertesi sabah ise Taldura Buzulu’na ulaşmak için 17 kilometrelik meşakkatli yürüyüşe başladık. Yanımızda yalnızca su, birkaç atıştırmalık ve yağmurluklarımız vardı.
Bu dağlara yaklaştıkça, Türklerin iç dünyasının nasıl şekillendiğini daha iyi anlıyoruz. Geniş ufuklar, sert iklim, yalnızlık, mücadele ve göğe yakın olma hissi… Belki de eski Türklerin tabiatla kurduğu derin bağın, özgürlük anlayışının ve Tanrı tasavvurunun kökleri tam da bu dağlarda gizlidir.
Altaylar yalnızca bir coğrafya değil; aynı zamanda bir ruh hâli ve kadim bir hafızadır.
Beyoğlu Göz Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Gümüşsuyu Ek hizmet Binası bahçesinde kullanılmasın diye yenilenmiş olan tarihi çeşme. Musluğu da kasten ters takılmış.
İstanbul kent hafızasına saplanmış bir çok hançer var. Bu hançerler sadece görsel ve işlevsel yaralar açmaz aynı zamanda mirasın aklıyla da oynar. Nasıl oluyor diye sorarsanız işte böyle oluyor.
Zekâ seviyesi düşük yöneticilerin akılsız kentleri.
📷@seninvekilin