Bugün mübarek Cuma…
Doğu Türkistan’da hala bir milletin varlığı yok edilmek isteniyor. Zulüm kamplarda her gün devam ediyor. Doğu Türkistanlılar inançları ve kimlikleri nedeniyle işkence görüyor!
Fotoğraf: Kampların içinden yürek burkan bir sahne!
#HayırlıCumalar
Bir kadını puanlamaları yetmiyor bir de beğenmeyip Şabaniye diye hakaret ediyorlar.
Güzelliğin bir meta, bir başarı ölçütü ve "kadının toplumsal yükselişinin" en kolay yolu olmasının ne kadar iğrenç bir şeye dönüşmesini konuşacağımıza değirmene su taşıyoruz.
"Sen, sistemin istediği gibi görünmeyi başardın. Şimdi devam et ve bu yanılsamayı yaşat," denilen kadınların köle pazarlarına çıkarılan kadınlardan ne farkı var?
Belirli bir estetik standardın (aslında küresel kapitalizmin dikte ettiği beden imgesi) dayatıldığı bir düzen içinde kadınlara yüklenen stresin farkında mısınız siz?
Kapitalist dünya güzelliği bir kazanç kapısı haline getirdi ve bu yarışmalar da onun sahne şovları. Biz bunları neden cesurca konuşmuyoruz ya?
#MissTurkey
Hulusi Akar Paşa muhteşem konuşmuş:
"Eğitimin amacı Allah korkusu ve kuldan utanmadır. Bunları vermezsen ateistle, deistle, LGBT ile uğraşırsın.
Anneler çok veballi, çocuklarına küçükken kıyamıyorlar. 'Sabah namaza kalkamaz, yatsın uyusun' diyorlar."
Evlenen genç kızlarımız şöyle düşünecek:
"Evleneceğim bu şahsın yanında imanım sağlam
kalır mı, kalmaz mı?" Böyle düşünüp ona göre hareket ederse Allâh-u Teâlâ onu koruyacağına söz
veriyor.
Mahmud Efendi Hazretleri
Kuddise Sirruhû
Kadın programları izliyorum birkaç gündür.
Programların genel konusu, karıları evden kaçan ve 'dön!' diye ağlaşan erkekler.
'Dülaaay!' diye ağlayan adama bu kadar güldük diye oldu belki de tüm bunlar.
Başka adamlara kaçmış, onlardan çocuk yapmış, nikahsız sevgililerine 'kocam' diyen ama örtüsünü de arada düzelten kadınları görünce bu oksimoron karşısında saç baş yolar insan.
'N'olur dön, ben sensiz yaşayamam,' diye ağlıyor adam. Kadın da o ayaklarına kapanırken nazlanıyor, gitse mi gitmese mi karar veremiyor.
Bizler de çaylarımızı tazeleyerek izliyoruz.
Kavvam olan adamları özledik biz ya!
Erkek olmanın onurunu koruyan, ağırlığını hissettiren o adamları özledik yani.
Büyük dedem vardı benim, gözleri kördü ama çok saygın bir adamdı.
Dedem gözleri kör olmasına rağmen girdiği ortamda sözü dinlenen, kendisine saygı duyulan ağırlığı olan bir adamdı. Değil evliliğini, tüm sülalenin sorumluluğunu üstlenecek kadar da yiğitti.
Kavvamdı...
Şimdi bakıyorsun, ortamda sevdiği kadının tüm mahremini anlatmayı marifet bilen, ellisine gelse bile 16’lık kızların kendisine tav olduğunu zanneden, 'bütün kızlar bana aşık, ölüyorlar, hasta hepsi bana' diye piyasa yapmaya çalışan, birlikte olduğu kadınların skorunu tutup bununla övünen adamlar mı kavvam olacak diyorsun.
Kadınlar kadar süslenen, feminen hareketleri 'kibar olmak' diye kakalamaya çalışan, bilgisayar oyununun başından kalkmayan, sorumluluk almak istemeyen ama her şeye de söylenen mızmız adamlar mı kavvam olacak diyorsun.
Ya da tam tersi, sinirlenmek en doğal hakları gibi davranan, 'ben sana bu böyle olacak demedim mi laaağn!' diye otoriteyi kabadayılık ile karıştıran, trafikte, alışverişte her an kavga çıkarmaya müsait gibi duran ve bunu fıtrat zanneden, evde eşine çocuğuna fiziksel olmasa bile psikolojik şiddet uygulayan, adalet sahibi olmak ile adaleti sadece kendine istemeyi karıştıran bu adamlar mı kavvam olacak diyorsun.
TV programları ne yapmaya çalışıyor bilmem ama beyefendilere sormak istiyorum: 'Ne yapmaya çalışıyorsunuz?'
Size duyulan saygının azalmasında, toplumsal rollerin bu kadar karışmasında sizin de bir payınız olduğunu düşünüyor musunuz?
Ezgi Akgül
10 Eylül 2024 Salı
Kendine gel!
"Ne bu hiç umut yokmuş gibi hallerin? Yaşadığın şeylerin farkındayım, düştüğün kuyu derin biliyorum ama unuttuğun bir şey var. Öyle umutsuzsun ki; Allah seni unutmuş gibi davranıyorsun. O, yolda olanı yarım bırakır mı hiç ?
Narin yavrumuzun günahı olmadığı için mağfiret yerine kendisine cennette âlî dereceler niyâz ediyorum, kederli âilesine sabr-ı cemîl, ecr-i cezîl lütfetmesini Mevlâ Teâlâ’dan talep ediyorum.
Bu noktada yine Allâh-u Teâlâ’nın Kur‘ân’ı Kerîm’de geçen: “Ey hâlis akıl sahipleri! Kısasta sizin için büyük bir hayat vardır” kavl-i şerîfini tekrar ediyorum. Şimdi bu işe tevessül eden katil ya da katillerin yıllarca hapishanelerde yiyip içip yatacaklarını ve çıkınca daha ne ifsatlar yapacaklarını mülâhaza edersek, katillerin kısas edilmesi hükmünü işletmedikçe bu toplumda bundan sonra kimsenin güvende olmayacağını ve hayat hakkından birçok insanın mahrum olacağını daha ne zaman anlayacağız?
Ancak şunu da beyân etmek isterim ki; ulemânın: “Münkerâtın zikriyle münkerât intişar eder” yani gayri meşrû işlerin çok anlatılmasıyla bunlar yaygınlaşır ve normal bir hâl alır.
Dolayısıyla tüm televizyon kanallarının bu konuya kitlenip bir yandan müstehcen bir yandan psikoloji bozucu hâdiseleri çoluk çocukların da gördüğü ekranlarda sürekli bir halde tutması eğer başka bir şeyleri gündemden düşürme gibi bir maksada matuf değilse bile yine de bu işlerin intişarına sebep olacak diye korkuyorum.
Son olarak: Allâh-u Teâlâ’dan mazlumlara rahmet etmesini, zâlim katillere de lânet etmesini niyâz ediyorum. Âmîn!
Tavuk dürümüm ve ayranım aynı anda bitmemiş gibi hissediyorum bazen. Bazen de günbatımını en güzel mekanda yakalamışım da önümde gemi gelip durmuş gibi.
Kimse yok diye sevinirken kasada, 'kasayı kapatıyoruz.' demişler gibi bazen de. Taksi durdurmuşum da hep değişim saatine denk geliyormuşum gibi ya da.
Yani yaşamıyor da yaşıyormuşum gibi. Tadı damağımda kalan hep yarım kalmışlık hissi hani bahsettiğim.
Size de olmuyor mu bu?
Kanatların var ama uçmak hakkında hiçbir bir fikrim yokmuş gibi işte...
Bitiş çizgisine herkes varmış da size nanik yapıyorlar gibi hissetmiyor musunuz bazen siz de? Sanki herkes hayatın sırrını çözmüş de kulaktan kulağa paylaşıyorlar ama size asla söylemiyorlar gibi yani. Ya bilirsiniz işte, dondurması bitmiş külah gibi kalakaldığınız olmuyor mu sizin de?
Herkes okuyor, herkes çok mutlu, herkes tatilde, herkes partiliyor da; kliması olmayan o evde, örtüsü kaymış o çekyatta, patlıcan kızartması soluyormuş ve terden yapış yapış olmuş gibi hissetmiyor musunuz siz de?
Yapılacak işler, gidilecek yerler, söyleyenecek sözler, hak edilmiş özürler o kadar çok birikmiş de; heyecanla kesilen o karpuz beklentiyi karşılamamış kabak tadı vermiş bir hayatın tadına bakıyor gibi hissetmiyor musunuz?
Herkesin herkes olmaya çalıştığı ve her şeyin hiçbir şeye dönüştüğü bir zamana denk gelince böyle şeyleri daha yoğun hissediyor olmak çok olağan.
Bu yarım kalmışlık hissi bile bana cennetin var olduğunu ispat etmeye yeter biliyor musunuz? Başka bir delil aramama gerek yok. Bu kadar yarım kalmışlık hissinin bir anlamı olmalı çünkü. Hep tamamlamaya çalıştığım her şeyin, hep yarım kalıyor olması bana bir şeyler anlatıyor olmalı.
Tamamlandığımız bir yerin fragmanı olmalı ki bu dünya, bunca yaşanan telaşın da bir anlamı olmalı.
Bana cenneti ispat etmenize gerek yok. Ağzımda kalan yarım yamalak tadın mutlaka bir anlamlı olmalı.
Yoksa çıldırır insan bu anlamsızlık içinde.
Doğuyorsun ve sana sormuyorlar. Aslında yaşarken de çok sordukları söylenemez. Ölürken de kimse sana fikrini sormuyor.
Peki bunca şey ne olacak? Öfke ve savaş, kahkaha ve gözyaşı, umut ve nefret hepsi boşa mı gidecek?
Bu kadar nizam ve düzen niye var, neden kanatlarım var?
Ezgi Akgül
9 Eylül Pazartesi