“Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız
Biz kirli ve temiz çamaşırları
Aynı zaman aynı minval üzere katlarız
Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız...”
~Sezai Karakoç
🤓Kitapçılarda kız arayanlar için resmi açıklama:
Şu ana kadar hiçbir "kitap bakarken tanışma" vakası kayıt altına alınmamıştır.
İstatistikler acımasız:
Rafta gezen erkeklerin %99’u hâlâ yalnız,
%1’i ise “Acaba şu kız "Otostopçunun Galaksi Rehberi"ni okudu mu?” diye düşünüp vazgeçiyor.
🌈Üçüncü Bölüm: Kürt Siyasal Alanındaki Sınıf Fraksiyonları
Yirminci yüzyılda gerçekleşen ulusal kurtuluş mücadelelerinin büyük çoğunluğu, orta sınıf öncülüğüne dayanmış ve Sovyetler Birliği’nin ideolojik, siyasal, askerî ve lojistik desteği ile yönlendirmesi altında şekillenmiştir.
Bağımsızlık sonrasında ise güçlü simgesel ve siyasal sermayeye (statü temelli birikime) dayalı bir yönetim elitinin ortaya çıktığı görülmüştür. Bu elit, zaman içinde ekonomik kaynakları da denetimi altına alarak yerli bir burjuvazinin inşasına zemin hazırlamıştır.
Tarihsel süreç ve olgusal örnekler, ulusal kurtuluş hareketlerinin yerel etnik birliğe yaslanan burjuva devlet formuna evrildiğini ortaya koymaktadır.
Kürt hareketi de aynı tarihsel patikayı izlemiştir. Bağımsız bir devlet kurma hedefinden “demokratik entegrasyon” paradigmasına uzanan yaklaşık elli yıllık evrimi boyunca, tarihsel geç kalmışlığını telafi etme çabası, hareketin asıl gövdesini adım adım devlet olmanın kurumları ve rolleriyle ulusallaştırma stratejisine dayandırmıştır. Bu strateji, ulusal kurtuluş retoriği altında yeni bir siyasal elitin oluşumunu ve konsolidasyonunu mümkün kılmıştır.
Bu bağlamda günümüz Kürt siyasetinde başlıca üç temel sınıf fraksiyonu ayırt edilebilir.
Birincisi, alt sınıflar (yoksul emekçi taban)dır.
En ağır bedelleri ödeyen, seçimlerde en yüksek katılımı gösteren ancak karar mekanizmalarında "karar yapıcı" olmayan bu kesim, "demokratik ve barış toplumu" slogancılığına indirgenen sembolik katılımın nesnesi konumundadır. Türkiye yelpazesinde Kürt toplumunun en yoksul ve proleter kesimini oluşturmaktadır. Bkz: İstanbul ve Amed
İkincisi, orta sınıf profesyoneller ve yeni siyasal burjuva unsurlardır.
Meclis, belediyeler, yerel ve ulusal şirketler, dernekler, odalar, barolar, vakıflar ve medya üzerinden ekonomik rant yaratan, kültürel sermayesini siyasal pozisyonlara dönüştüren bu grup, “toplumsal cinsiyet eşitliği”, "demokratik ve barışçıl toplum", “ekolojik toplum” vb gibi talep ve söylemleri pratikte neoliberal yönetişim teknikleriyle uzlaştırmaktadır.
Üçüncüsü ise siyasal bürokrasi ve profesyonel kadrolardır. Parti aygıtı içinde konumlanmış, maaş, araç, koruma ve yurtdışı bağlantıları gibi maddi ayrıcalıkları kurumsallaşmış bu tabaka, Max Weber’in “rutinleşmiş karizma” kavramının tipik bir örneğini sunar. Öcalan’ın karizması, bu bürokrasinin meşruiyet kaynağına dönüştürülmüş; ancak pratikte bürokratik rant ve pozisyon koruma mekanizmasına indirgenmiştir.
Bu fraksiyonlar arasında alt sınıfların enerjisi ve fedakârlığı üst tabakalar tarafından siyasal sermayeye çevrilmekte, ekonomik kaynaklar ve karar alma gücü ise üst kesimlerde yoğunlaşmaktadır. Bu yapı, klasik sınıf sömürüsünün etnik ve ulusal kimlik meselesi altında yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir.
Nitekim, seçimlerdeki katılımım düşmesi, sandığa gitmeme ve geçersiz oy kullanma biçiminde gelişen sessiz itiraza ve dip bir dalgaya işaret etmek gerekiyor.
Türkiye’de 31 Mart 2024 Mahalli İdareler Genel Seçimleri, özellikle Kürt nüfusun ve Seçmeninin yoğun olduğu bölgelerde, geleneksel katılım kalıplarının belirgin bir biçimde kırıldığını ortaya koymuştur.
Bu kırılma, sandığa gitmeme ve geçersiz oy kullanma biçiminde tezahür eden “sessiz itiraz” mekanizması üzerinden okunduğunda, konjonktürel bir anomali olmanın ötesinde, Kürt siyasi coğrafyasında (Kürt habitatı) derin bir fay kırığının oluştuğunu ve enerji biriktirmeye devam ettiğini işaret etmektedir.
Kürt siyasetinin demokratik ve özgürlükçü iddialarını ciddiye almak, ancak bu yapısal elitizm ve sınıf sorunlarıyla samimi bir hesaplaşmayı gerektirmektedir.
Aksi takdirde, kitlelerin büyük fedakârlıkları üzerine kurulan siyaset, kendi yarattığı iktidar mekanizmaları tarafından tüketilmeye mahkûm kalacaktır.
Ulusal kurtuluş sonrası siyasal-sosyal dönüşümlerin genel eğilimi, devrimci ideallerin ötesinde yeni bir egemen sınıfın oluşumuna zemin hazırladığını bir kez daha göstermektedir.
🌈Bölüm 2: Kürt siyasetinin ahlaki ve sınıfsal krizi
Mevcut örgütsel yapı ve statü konumları bütün unsurlarıyla korunduğu halde “zihniyetimizi değiştirdik” söylemi, temsili demokrasinin karikatürize edilmiş bir versiyonuna işaret eden bıktırıcı bir tekrar haline gelmiştir.
Farklı sınıf kökenlerinden gelseler de Kürt siyaseti içinde yer alan bireyler, politik tabanda “kutsal” kabul edilen referanslara ve slogancılığa (“biji” ve “kahrolsun” formülleri) sığınarak, hem kitlelere hem de karar alıcılara “en uslu ve en söz dinleyen” olduklarını kanıtlama yolunu seçmişlerdir. Bu, düşük maliyetli ve yüksek ödül (koltuk) sağlayan konformist bir stratejidir.
“Hareketin başlangıçtaki dürüst, sınırlı donanımlı yoksul köylü kadroları gerekli atılımları yapamadıkları için, arkasına ilkel milliyetçiliği alarak yükselen feodal kişilik daha da cüret kazanıyordu.”
Bu tespiti, orta sınıf unsurların da dahil edildiği geniş bir spektruma taşımak gerekmektedir.
Zira tüm bu süreçler “Kürt halkı adına” yürütülmekte ve ulusal bir politika niteliği taşımaktadır.
Dolayısıyla sorunun asıl kaynağı, sınıf ilişkileri ve bu ilişkilerin içkin dinamiklerinde aranmalıdır. Kürt ulusunun sınıflardan müteşekkil sosyolojik bir gerçekliğe sahip olduğu açıktır.
Kürt siyasetinin günümüzdeki krizini anlamak, salt ideolojik veya örgütsel bir perspektiften öte, sınıf ilişkilerinin maddi ve sembolik boyutlarını merkeze alan bir analizi zorunlu kılmaktadır.
Hareketin toplumsal tabanı tarihsel olarak yoksul köylü ve kırsal emekçi sınıflara dayanmışken, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başından itibaren kentleşme, sermaye birikimi, eğitim olanaklarının sınırlı da olsa yayılması ve diaspora bağlantılarıyla birlikte orta sınıf unsurların siyasal alana girişi hız kazanmıştır. Bu geçiş, işaret edildiği üzere “feodal kişilik” yükselişini tamamlayan ve onu dönüştüren yeni bir katmanlaşmayı beraberinde getirmiştir.
Hareketin erken dönem kadroları, büyük ölçüde yoksul köylü ve topraksız emekçi kökenliydi. Bu kesim, yüksek fedakârlık kapasitesine sahip, ideolojik olarak homojen ve maddi talepleri görece sınırlı bir taban oluşturuyordu.
Ancak 2000’li yıllarla birlikte, özellikle Avrupa diasporası, inşaat-sektörü birikimleri, belediye kaynaklarına erişim ve sivil toplum/NGO mekanizmaları üzerinden bir Kürt orta sınıfı oluşmuştur.
Bu sınıf, kültürel sermaye (eğitim, dil becerisi, entelektüel ağlar) ve ekonomik sermaye (ticaret, meslek sahibi olma) biriktirmiş; buna paralel olarak siyasal alana da girmiştir.
Böylece klasik “feodal-milliyetçi” yükselişin yerini, yeni orta sınıf pragmatizmi almıştır.
Bu kesim, ulusal kimlik talebini korurken, aynı zamanda neoliberal kent ekonomisiyle, küresel fonlarla ve ulusal siyasal elitlerle uyumlu bir “kent uzlaşısı” inşa etmiştir.
Bu uzlaşı, Marx’ın “sınıf uzlaşmacılığı” kavramını çağrıştıran bir niteliğe bürünmüştür: Ulusal kurtuluş retoriği, sınıf içi çelişkilerin üzerini örten hegemonik bir söylem haline gelmiştir.
En yakıcı çelişki, yıllardır en ağır bedelleri ödeyen kitlelerin yoksulluk, çaresizlik ve sürekli fedakârlıkla karakterize edilen yaşam pratikleri ile, siyaset erbabının hem yerel hem de ulusal/küresel elitlerin yaşam tarzlarına özenen, maddi olanaklarla donatılmış, “moda” ve “ihya” eksenli günlük rutinleri arasındaki derin uçurumdur.
Bir taraftan, yıllardır, en ağır bedelleri ödeyen kitlelerin günlük yaşamları, diğer tarafta ilgili siyaset erbabının sadece yerelde değil, küresel ve ulusal siyaset iktidar elitlerinin yaşamına özenen günlük yaşamları.
Bir tarafta yoksulluk,
diğer tarafta moda.
Bir tarafta çaresizlik,
diğer tarafta her türlü olanak.
Bir tarafta saç diplerine kadar kırılmışlar,
diğer tarafta tırnağına zeval gelmeyenler.
Bir tarafta her türlü bedeli ödeyenler,
diğer tarafta ihya olanlar.
Her şeyiyle tam bir tenakuzlar kumkuması.
Saç diplerine kadar kırılmış emekçi kitleler ile tırnağına zeval gelmeyen elitler arasındaki bu tenakuz, Kürt siyasetinin ahlaki ve sınıfsal krizini özetlemektedir.
🌈Bölüm 2: Kürt siyasetinin ahlaki ve sınıfsal krizi
Mevcut örgütsel yapı ve statü konumları bütün unsurlarıyla korunduğu halde “zihniyetimizi değiştirdik” söylemi, temsili demokrasinin karikatürize edilmiş bir versiyonuna işaret eden bıktırıcı bir tekrar haline gelmiştir.
Farklı sınıf kökenlerinden gelseler de Kürt siyaseti içinde yer alan bireyler, politik tabanda “kutsal” kabul edilen referanslara ve slogancılığa (“biji” ve “kahrolsun” formülleri) sığınarak, hem kitlelere hem de karar alıcılara “en uslu ve en söz dinleyen” olduklarını kanıtlama yolunu seçmişlerdir. Bu, düşük maliyetli ve yüksek ödül (koltuk) sağlayan konformist bir stratejidir.
“Hareketin başlangıçtaki dürüst, sınırlı donanımlı yoksul köylü kadroları gerekli atılımları yapamadıkları için, arkasına ilkel milliyetçiliği alarak yükselen feodal kişilik daha da cüret kazanıyordu.”
Bu tespiti, orta sınıf unsurların da dahil edildiği geniş bir spektruma taşımak gerekmektedir.
Zira tüm bu süreçler “Kürt halkı adına” yürütülmekte ve ulusal bir politika niteliği taşımaktadır.
Dolayısıyla sorunun asıl kaynağı, sınıf ilişkileri ve bu ilişkilerin içkin dinamiklerinde aranmalıdır. Kürt ulusunun sınıflardan müteşekkil sosyolojik bir gerçekliğe sahip olduğu açıktır.
Kürt siyasetinin günümüzdeki krizini anlamak, salt ideolojik veya örgütsel bir perspektiften öte, sınıf ilişkilerinin maddi ve sembolik boyutlarını merkeze alan bir analizi zorunlu kılmaktadır.
Hareketin toplumsal tabanı tarihsel olarak yoksul köylü ve kırsal emekçi sınıflara dayanmışken, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başından itibaren kentleşme, sermaye birikimi, eğitim olanaklarının sınırlı da olsa yayılması ve diaspora bağlantılarıyla birlikte orta sınıf unsurların siyasal alana girişi hız kazanmıştır. Bu geçiş, işaret edildiği üzere “feodal kişilik” yükselişini tamamlayan ve onu dönüştüren yeni bir katmanlaşmayı beraberinde getirmiştir.
Hareketin erken dönem kadroları, büyük ölçüde yoksul köylü ve topraksız emekçi kökenliydi. Bu kesim, yüksek fedakârlık kapasitesine sahip, ideolojik olarak homojen ve maddi talepleri görece sınırlı bir taban oluşturuyordu.
Ancak 2000’li yıllarla birlikte, özellikle Avrupa diasporası, inşaat-sektörü birikimleri, belediye kaynaklarına erişim ve sivil toplum/NGO mekanizmaları üzerinden bir Kürt orta sınıfı oluşmuştur.
Bu sınıf, kültürel sermaye (eğitim, dil becerisi, entelektüel ağlar) ve ekonomik sermaye (ticaret, meslek sahibi olma) biriktirmiş; buna paralel olarak siyasal alana da girmiştir.
Böylece klasik “feodal-milliyetçi” yükselişin yerini, yeni orta sınıf pragmatizmi almıştır.
Bu kesim, ulusal kimlik talebini korurken, aynı zamanda neoliberal kent ekonomisiyle, küresel fonlarla ve ulusal siyasal elitlerle uyumlu bir “kent uzlaşısı” inşa etmiştir.
Bu uzlaşı, Marx’ın “sınıf uzlaşmacılığı” kavramını çağrıştıran bir niteliğe bürünmüştür: Ulusal kurtuluş retoriği, sınıf içi çelişkilerin üzerini örten hegemonik bir söylem haline gelmiştir.
En yakıcı çelişki, yıllardır en ağır bedelleri ödeyen kitlelerin yoksulluk, çaresizlik ve sürekli fedakârlıkla karakterize edilen yaşam pratikleri ile, siyaset erbabının hem yerel hem de ulusal/küresel elitlerin yaşam tarzlarına özenen, maddi olanaklarla donatılmış, “moda” ve “ihya” eksenli günlük rutinleri arasındaki derin uçurumdur.
Bir taraftan, yıllardır, en ağır bedelleri ödeyen kitlelerin günlük yaşamları, diğer tarafta ilgili siyaset erbabının sadece yerelde değil, küresel ve ulusal siyaset iktidar elitlerinin yaşamına özenen günlük yaşamları.
Bir tarafta yoksulluk,
diğer tarafta moda.
Bir tarafta çaresizlik,
diğer tarafta her türlü olanak.
Bir tarafta saç diplerine kadar kırılmışlar,
diğer tarafta tırnağına zeval gelmeyenler.
Bir tarafta her türlü bedeli ödeyenler,
diğer tarafta ihya olanlar.
Her şeyiyle tam bir tenakuzlar kumkuması.
Saç diplerine kadar kırılmış emekçi kitleler ile tırnağına zeval gelmeyen elitler arasındaki bu tenakuz, Kürt siyasetinin ahlaki ve sınıfsal krizini özetlemektedir.
🌈Dosya: Kürt Siyasetinde Yapısal Krizler
Kürt siyaseti, Türkiye’nin siyasal coğrafyasında hem temsiliyet hem de iç örgütlenme açısından en karmaşık ve en çok tartışılan alanlardan birini oluşturmaktadır.
Bu alan, uzun yıllardır süren çatışma, müzakere ve kurumsallaşma süreçlerinin birikimiyle şekillenirken, aynı zamanda kendi içinde derinleşen iktidar ilişkileri, ahlaki meşruiyet sorunları ve sınıfsal farklılaşmalarla maluldür.
Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu yapısal sorunların artık yalnızca dışsal baskılarla değil, hareketin kendi iç dinamikleriyle de yeniden üretildiğini açıkça göstermektedir.
Bu üç bölümlük yazı dizisi, Kürt siyasetinin söz konusu iç krizlerini sistematik bir eleştirelliğe tabi tutmayı amaçlamaktadır.
Birinci bölümde Kürt siyasetinde iktidar elitizmi problemi ele alınacaktır. İkinci bölümde Kürt siyasetinin ahlaki ve sınıfsal krizi incelenecek, üçüncü bölümde ise sınıf fraksiyonları ile bu fraksiyonlar arasındaki iktidar mücadelesi tartışılacaktır.
Bu analiz, Değer ailesi mensubu olarak BDP ve HDP süreçlerinde on iki yıl süreyle partide doğrudan danışmanlık yapmış, aynı zamanda seçmen ve yurttaş konumunda bulunan yazarın uzun soluklu gözlem ve deneyimlerine dayanmaktadır. Sunulan tespitler, yazarın daha önce çeşitli vesilelerle dile getirdiği argümanların tutarlı bir devamı niteliğindedir.
Yazı dizisinin yeniden gündeme getirilmesindeki temel motivasyon ise Doğan Hatun’un istifasının “geri çekilme ilkesi” ile çerçevelenmesidir.
Sorunun "en demokratik" veçhe üzerinden sunulması yalnızca kurumsal prosedürlerin işleyişini değil, aynı zamanda “gösteri toplumu” kavramıyla tarif edilen, ilişkilerin metalaştığı ve temsiliyetin krizinin derinleştiği koşulları da görünür kılmaktadır.
Bu bağlamda, yazarın dışsal bir gözlemci konumunda değil, hareketin içinde uzun yıllar yer almış bir aktör olarak konuşması, analizin hem epistemolojik hem de etik zeminini güçlendirme çabası olarak görülmelidir.
Bu çerçevede yazı dizisi, Kürt siyasetine dair hâkim anlatıları sorgularken, aynı zamanda hareketin kendi içindeki dönüşüm potansiyellerini de görünür kılmayı hedeflemektedir.
♨️ 1. Bölüm: Kürt Siyasetinde İktidar Elitizmi Problemi
Demokratik Kürt siyaset geleneğinde, kifayetsiz ve muhteris unsurlardan siyasetçi yetiştirme yaklaşımı, her denemede kronik başarısızlıklarla sonuçlanmıştır. Buna rağmen karar alıcılar, yöntemin kendisinde bir sorun olmadığı iddiasıyla mevcut pratiğe ısrarla devam etmişlerdir.
Bu süreçte, birey düzeyine indirgenmiş mikro iktidar ağları üzerinden makro ölçekli elitist-popülist bir siyasal inşaya girişilmiştir. Ortadoğu’nun en yoksul halklarından biri adına, büyük emeklerle oluşturulmuş özgür siyaset imkânı, ciddi bir iktidar elitleri sorunuyla karşı karşıya bırakılmıştır.
Kürt siyaseti, küresel ve ulusal ölçekte yaygınlaşmış iktidar elitizmi meselesiyle kendi çapında yüzleşmek yerine, sahayı ve toplumu inşa edilen iktidar mekanizmalarına eklemleyen anti-demokratik pratikleri sistematik hale getirmiştir.
Bu eğilim, 14 Mayıs 2023 genel seçimlerinde açık biçimde ortaya çıkmış; 31 Mart 2024 yerel seçimleri için alınan tüm önlemler ise hem bu sapmanın nedeni hem de sonucu olarak tezahür etmiştir.
Genel seçimlerde işlenen hatalar “neden”, yerel seçimlerde “dünyada ilk kez” denendiği iddia edilen ve “demokrasi şöleni” olarak sunulan ön seçim süreçleri ise “sonuç” olarak konumlandırılmıştır.
Her iki aşamada da karar alıcılar aynı kişiler ve aynı merkez olmuştur. Yani aktörler, hem yarışmacı hem de jüri rolünü üstlenmişlerdir. Burjuva demokrasisi ve hukuk normları açısından dahi kabul edilemez olan bu çakışma, hile ve desise iddialarını neredeyse kaçınılmaz kılmıştır.
Kürt siyasetinde güçlü bir iktidar karşıtı damar bulunmakla birlikte, iktidar olma ve bunu süreklileştirme arzusuna dayalı ikinci bir damar da belirgindir. Bu damar, kimi örneklerde hanedanvari eğilimler sergilemektedir. Mardin ve Amed ön seçim süreçleri bu açıdan çarpıcı vakalar sunmuştur.
📸: grok
🗣️Yurttaş görüşü:
Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli “silah bırakma ve örgütün feshi” çağrısıyla kritik bir evreye giren süreç, yasal düzenlemelerin çerçevesinin çizileceği bir aşamaya evrilmiş görünmektedir.
Bununla birlikte, konu etrafında dolaşan yorumlar ve spekülasyonlar hâlâ çeşitlilik göstermektedir.
Sürecin asıl düğüm noktasını oluşturan mesele ise, Kürtlerin ulusal haklarına ilişkin olarak egemen devletin tutumudur.
Yüz bir yıldır resmi ideolojisinden en küçük bir sapma göstermeyen, sömürgeci karakterini söylem ve pratikleri aracılığıyla sürekli olarak yeniden üreten Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısal gerçekliği, söz konusu çerçeve yasa ile “Büyük Öteki” konumunu yeniden tesis etme girişimi olarak okunabilir.
Öcalan’ın çağrısı, PKK’nin feshi ve silahların bırakılması yönünde adım atılmasına zemin hazırlarken, egemen taraf bu hamleyi “teslimiyet” olarak kendi sembolik düzenine eklemlemeyi talep etmekte, Kürt öznenin “kendi olma” direncini “kardeşlik” ve “bütünleşme” söylemiyle hadım etmeye çalışmaktadır.
Egemenin zaferi, ancak ezilenin suskunluğunda, "Büyük Öteki"nin mutlaklığına tam teslimiyetinde tamamlanır.
Zira acımasız gerçek burada devreye girer:
"Ötekinin ötekisi yoktur‼️"
Türkiye’deki süreçte Öcalan’ın “demokratik entegrasyon” ve “yeni siyaset” vurguları, bu diyalektiğin yeniden yazılma girişimini temsil ederken, egemen tarafın yasal reform taleplerini kendi fallik düzenine tâbi kılma çabası, hadım mekanizmasının devam ettiğini göstermektedir.
"...
Radikal Marksist düşüncede alternatif tarihlere çok daha derin bir bağlılık söz konusudur.
Radikal bir Marksist için, şu an bizatihi yaşadığımız tarihin kendisi, alternatif bir tarihin gerçekleşmesidir: Bu hayatın içinde yaşıyoruzdur; çünkü geçmişte, "o an"ı değerlendirmeyi başaramamışızdır."
~Lenin Finlandiya İstasyonu'nda Vuruldu, Slavoj Zizek, 8 Eylül 2005 /Birikim
Ama ne yazık ki, mesele burjuva demokrasisinin meczubluğuna terk edilerek, üfürükten başarılı demokrasi anlatısını seçtiler.
Ön seçimlerin hakim nezaretinde yapılması gerektiği bilinmesine rağmen, yerel yönetimlerden sorumlu eş başkan yardımcısının (avukat kimliğiyle) kendini hakim konumuna yerleştirmesi, kurumsal normların araçsallaştırıldığını göstermektedir.
Ve asıl geri çağrılması gereken kişidir.
🌈Dosya: Kürt Siyasetinde Yapısal Krizler
Kürt siyaseti, Türkiye’nin siyasal coğrafyasında hem temsiliyet hem de iç örgütlenme açısından en karmaşık ve en çok tartışılan alanlardan birini oluşturmaktadır.
Bu alan, uzun yıllardır süren çatışma, müzakere ve kurumsallaşma süreçlerinin birikimiyle şekillenirken, aynı zamanda kendi içinde derinleşen iktidar ilişkileri, ahlaki meşruiyet sorunları ve sınıfsal farklılaşmalarla maluldür.
Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu yapısal sorunların artık yalnızca dışsal baskılarla değil, hareketin kendi iç dinamikleriyle de yeniden üretildiğini açıkça göstermektedir.
Bu üç bölümlük yazı dizisi, Kürt siyasetinin söz konusu iç krizlerini sistematik bir eleştirelliğe tabi tutmayı amaçlamaktadır.
Birinci bölümde Kürt siyasetinde iktidar elitizmi problemi ele alınacaktır. İkinci bölümde Kürt siyasetinin ahlaki ve sınıfsal krizi incelenecek, üçüncü bölümde ise sınıf fraksiyonları ile bu fraksiyonlar arasındaki iktidar mücadelesi tartışılacaktır.
Bu analiz, Değer ailesi mensubu olarak BDP ve HDP süreçlerinde on iki yıl süreyle partide doğrudan danışmanlık yapmış, aynı zamanda seçmen ve yurttaş konumunda bulunan yazarın uzun soluklu gözlem ve deneyimlerine dayanmaktadır. Sunulan tespitler, yazarın daha önce çeşitli vesilelerle dile getirdiği argümanların tutarlı bir devamı niteliğindedir.
Yazı dizisinin yeniden gündeme getirilmesindeki temel motivasyon ise Doğan Hatun’un istifasının “geri çekilme ilkesi” ile çerçevelenmesidir.
Sorunun "en demokratik" veçhe üzerinden sunulması yalnızca kurumsal prosedürlerin işleyişini değil, aynı zamanda “gösteri toplumu” kavramıyla tarif edilen, ilişkilerin metalaştığı ve temsiliyetin krizinin derinleştiği koşulları da görünür kılmaktadır.
Bu bağlamda, yazarın dışsal bir gözlemci konumunda değil, hareketin içinde uzun yıllar yer almış bir aktör olarak konuşması, analizin hem epistemolojik hem de etik zeminini güçlendirme çabası olarak görülmelidir.
Bu çerçevede yazı dizisi, Kürt siyasetine dair hâkim anlatıları sorgularken, aynı zamanda hareketin kendi içindeki dönüşüm potansiyellerini de görünür kılmayı hedeflemektedir.
♨️ 1. Bölüm: Kürt Siyasetinde İktidar Elitizmi Problemi
Demokratik Kürt siyaset geleneğinde, kifayetsiz ve muhteris unsurlardan siyasetçi yetiştirme yaklaşımı, her denemede kronik başarısızlıklarla sonuçlanmıştır. Buna rağmen karar alıcılar, yöntemin kendisinde bir sorun olmadığı iddiasıyla mevcut pratiğe ısrarla devam etmişlerdir.
Bu süreçte, birey düzeyine indirgenmiş mikro iktidar ağları üzerinden makro ölçekli elitist-popülist bir siyasal inşaya girişilmiştir. Ortadoğu’nun en yoksul halklarından biri adına, büyük emeklerle oluşturulmuş özgür siyaset imkânı, ciddi bir iktidar elitleri sorunuyla karşı karşıya bırakılmıştır.
Kürt siyaseti, küresel ve ulusal ölçekte yaygınlaşmış iktidar elitizmi meselesiyle kendi çapında yüzleşmek yerine, sahayı ve toplumu inşa edilen iktidar mekanizmalarına eklemleyen anti-demokratik pratikleri sistematik hale getirmiştir.
Bu eğilim, 14 Mayıs 2023 genel seçimlerinde açık biçimde ortaya çıkmış; 31 Mart 2024 yerel seçimleri için alınan tüm önlemler ise hem bu sapmanın nedeni hem de sonucu olarak tezahür etmiştir.
Genel seçimlerde işlenen hatalar “neden”, yerel seçimlerde “dünyada ilk kez” denendiği iddia edilen ve “demokrasi şöleni” olarak sunulan ön seçim süreçleri ise “sonuç” olarak konumlandırılmıştır.
Her iki aşamada da karar alıcılar aynı kişiler ve aynı merkez olmuştur. Yani aktörler, hem yarışmacı hem de jüri rolünü üstlenmişlerdir. Burjuva demokrasisi ve hukuk normları açısından dahi kabul edilemez olan bu çakışma, hile ve desise iddialarını neredeyse kaçınılmaz kılmıştır.
Kürt siyasetinde güçlü bir iktidar karşıtı damar bulunmakla birlikte, iktidar olma ve bunu süreklileştirme arzusuna dayalı ikinci bir damar da belirgindir. Bu damar, kimi örneklerde hanedanvari eğilimler sergilemektedir. Mardin ve Amed ön seçim süreçleri bu açıdan çarpıcı vakalar sunmuştur.
📸: grok
‼️Kıssadan hisse
🗣️ "Duygusal patlamanın zamanı değil bugün. Bunun için vakit çok erken ya da çok geç.
...
Siyah insan varoluş kavgasını, bireysel ve toplumsal her iki düzlemde birden sürdürmek zorundadır. Her iki süreç tarihsel olarak sürekli bir etkileşim içinde olduğuna göre, herhangi birinin tek yanlı olarak kurtarılması yarım bir iyileşme olarak kalmaya mahkumdur.
Hele bu durumda iki sürecin birbiriyle otomatik bir bağımlılık içinde olduklarına inanmak yapılabilecek hataların en ciddisidir. Böylesine mekanik bir düşünce tarzı herşeyden önce eşyanın doğasına aykırıdır. Bu husus, açık bir biçimde kanıtlanacaktır.
Gerçeklik, her şeyden önce, bütünsel bir kavrayış ister bizden. Varılması beklenen çözüm, öznel düzeyde olduğu kadar nesnel düzeyde de mevcut sorunsala denk düşmelidir...
Zencinin, Beyaz damgalı uygarlıkla teması sırasında benimsediği tutum ve davranış/ları(...) Beyaz ve Siyah ırkların yan yana yaşamaları olgusunun kütlevi, ayrıştırılamaz bir psiko-egzistanyel kompleks yarattığına inanıyorum. Bu karmaşanın ancak analiz edilmek suretiyle yok edilebileceğini düşünüyorum.
(...) Fakat insanın bir şizofrenler ve cinsel kötürümler dünyasında kendisini yabancı olarak hissetmesi, böyle bir dünyanın boğucu gerçekliğini küçültmeye yetmez.(...) Düşünsel düzlemde, şimdiki zaman geleceğin insanına ister istemez yansıyacaktır zaten.
~Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske, Versus, S.7-8
''Dışarıdan geliyor gibi gözükse de, faşizmin enerjisi her birimizin içindeki arzu çekirdeğinde hayat bulmaktadır.'' der, Felix Guattari...
Çünkü herkes bir şekilde Psikolojik baskının hiyerarşik döngüsü içindedir ve bundan ancak tedricen kaçabilmektedir.
Mesele döngüyü kırabilmekte...
Bütün yapıp-ettiklerimizi tahayyül ve form verme başlığı altında modelleyerek, insanın ayrımını "sanat yapan varlık" olarak tanımlamak gerekecek. Zira bilim, felsefe, matematik, somut ve soyut üretim vb. bütün insan faaliyetleri, sanatın farklı araçlar ve metotlarla üretilmesinden ibarettir. Hepsinde bir hakikat oranı, bir estetik oran ve bizim de içinde evrimleştiğimiz doğaya yeni ilave oranı vardır. Bu yanıyla, bana göre sanat bu ilavenin biricik halidir, yeni bir formun yaratımıdır. Musa heykeli, kuantum teorisi, sermaye analizi ve Etikalar aynı varlık başlığına düşerler. Hepsi birer sanat eseridir; insanlık dahil bütün varlıkları ve varlığa dair fikirleri değişime tabi tutarlar. Buradan itibaren Sanat sözcüğünü büyük harfle yazacağım; bu büyük harf bilimi, felsefeyi ve üretimin her biçimini kapsar. Yani teori, pratiklerden birisi olarak; çizgiler, denklemler, harfler ve deneylerle yapılan bir Sanat eseridir.
TEORİLER
Yunancadan Batı dillerine ve Türkçeye giren bu sözcük, "seyirci, bir olayı izlemeye giden kişi" anlamında kullanılmaktadır. Thea "görünüm, manzara, seyredilen şey" anlamına gelirken; horan "görmek, bakmak" anlamına gelir. Türkçede de kullanılan Arapça nazariye sözcüğü teoriyle aynı anlamı taşır; nazariye de "bakmak, görmek" kök anlamından türemektedir. "Bakmak, seyretmek" anlamıyla başlayan teori, zamanla bilimsel/felsefi anlamda "bir şeyi zihinle görmek, kavramak" fikrine dönüşmüştür. Kavramak da tutarak kontrol etmek, sabitlemek anlamına kadar uzanmaktadır.
Antik Yunan'da theoros sözcüğü, bir şehrin başka bir merkeze gönderdiği gözlemci için kullanılmıştır. Yine aynı mekânda zamanla filozoflar bu sözcüğe mecazi anlamlar yüklemişlerdir. Aristoteles için theoria, pratik hayattan (praksis) ve üretimden (poiesis) ayrı olarak, düşünce yoluyla hakikate ulaşmayı hedefleyen en yüksek insan etkinliğiydi.
Teori, günlük dilde bazen tahmin anlamına gelen "bu konuda bir teorim var" şeklinde kullanılsa da esas olarak bir teori; gözlemleri, deneyleri ve olguları açıklayan, test edilebilen, yeni öngörüler üretebilen tutarlı bir düşünce eseridir. Teoriler; kavramlar, açıklamalar, öngörüler, formüller ve kendine göre soru ve cevaplardan oluşan bir yazılı eser olarak hayatlarına başlarlar.
Teori "neden" ve "nasıl" sorularına cevap ararken; pratik, teorinin sınanmasıyla ilişkilidir. Teori ve pratik arasında bir ayrım yapma varsayımı uzun zamandır hayatlarımızı ve müfredatları işgal etmektedir. Oysa ister adına pratik densin, ister teori veya sanat densin, temelde bir yapıp-etme durumu söz konusudur. Bunları da Pratik başlığı altında toplamak mümkündür. Uzun bir hikayesi olsa da günümüzde her teori, insanların ve teknolojinin ortaya koyduğu bir son ürün-eserdir. Bu eserler tarihsel birer ürün oldukları gibi, geleceğe uzanan hayatlara ve üretilmiş her şey gibi ölümlere de sahiptirler. İdeal durumda gözlem ve deneyler yeni teorilerin doğmasına yol açarken, aynı yeni teoriler de yeni deneylerin ve uygulamaların önünü açmaktadır.
Teorilerin de ortaya çıkma (doğuş), sınanma (varoluş mücadelesi) ve yerlerini başka teorilere bırakma (ölüm) üzerine kurulu bir hikayeleri, hayatları vardır. Hayatlarını fazla sürdüremediklerinde bile hikayeleri tarihte ve edebiyatta yaşamaya devam eder. Her teori dayanıklı bir mezar taşına sahiptir. Teorilerin hayatları konusunda 19. yüzyıldan itibaren çatışan teoriler ortaya atıldı. Bunlardan bazıları teorilerin hayat kaynağını "doğrulama" üzerine kurarken, bazıları "yanlışlama" üzerine kurdular. Tümevarım, tümdengelim ve bileşim biçimleri ise binlerce yıl boyunca üzerinde konuşulan "doğruluk" metotları olarak varlığını sürdürdü. İnsanın bütün etkinliklerinde olduğu gibi, teori üretimi konusunda da Russell Paradoksu benzeri bir durumla karşı karşıyayız: Teorileri inceleyen teoriler oluşturuyoruz; farklı alanlardaki teorilerin ilişkilerini inceleyen meta-teoriler kuruyoruz. Sonu gelmeyen geriye, aşağıya, yukarıya gidişler içinde devamlı yolda kalarak hep eksik bir katalogla harekete devam ediyoruz.
Bilimsel teorilerin nasıl geliştiği ve neyin "bilimsel" sayılacağı konularında farklı görüşlerle karşılaşıyoruz. Karl Popper'ın adıyla özdeşleşen yanlışlanabilirlik, bir teorinin bilimsel olabilmesi için deneme-yanılma-eleme sürecine tabi olacak sınanabilir öngörülerde bulunmasını şart koşar. Thomas Kuhn ise paradigma kavramı (ortak kavram, yöntem ve varsayımlar çerçevesi) üzerinden bilimsel devrimlerin yapısını analize tabi tutar. Her paradigma, eski paradigmaların çözemediği problemleri de çözerek bir dönemin "hakim anlayışı" haline gelir. Aynı dönem boyunca verili paradigma dahilinde sorular bulmaca çözülür gibi ele alınır. Ta ki dirençli bir problem ortaya çıkana kadar. Bu dirençli problem, adeta yaşayacağı çevreyi buluncaya kadar direnir. Sonra yeni bir paradigma gelir. Tüm durumlarda teoriler sonsuza doğru yol alıyor gibidir. Imre Lakatos ise Kuhn ve Popper arasında bir sentez önerir: Tek tek teoriler yerine "bilimsel araştırma programları"nı inceler. Her programın bir "sert çekirdeği" (temel varsayımlar kolayca terk edilmez) ve bir "koruyucu kuşağı" (yardımcı hipotezler, gerektiğinde değişir) vardır. Programlar yeni doğru tahminler üretebildiği gibi, sadece anomalileri kurtarmak için yamalar da yapabilirler.
Günümüzde teorilerin hayatları konusunda birçok görüş (teori!) geliştirilmiştir. Tartışmalar tek bir evrensel "bilimsellik kriteri" arayışından uzaklaşmış; 1- bağlama duyarlı, derece derece değerlendirmeye, 2- tarihsel-sosyal bağlamın rolünü vurgulamaya, 3- soyut teori yerine somut pratik analizine ağırlık vermeye yönelmiştir. Paul Feyerabend, yöntem anarşizmi başlığı altında, bilimi tanımlayan tek evrensel kriterin olmadığını, katı kriterlerin daima ihlale uğradığını, bilimi diğer bilgi biçimlerinden (mit, din, sanat) metodolojik olarak ayrıcalıklı görmenin dogmatizm olduğunu ileri sürer. İstediğini uydurmaya cevaz vermekle suçlanan bu yazar, ölmeden önceki bir röportajında amacının bilimi daha sağlam temellere ulaştırmak olduğunu da söyler. Larry Laudan ise bilimin amacının doğruluktan çok problem çözmek olduğunu, her teorinin çözdüğü problemlerin niceliğine göre değerlendirilmesini savunur. Bilim/bilim-dışı ayrımının çözümsüz olduğunu iddia ederken, Kuhn'un paradigma değişimi sürecinin daha rasyonel kriterlerle değerlendirilmesine odaklanır. Yapısal realizm adı altında, teoriler değişirken korunan matematiksel/yapısal ilişkilere vurgu yapan ve bilimin gerçekliğin yapısını giderek daha doğru tahmin ettiğini söyleyen teoriler de vardır. Bazı yazarlar geçmişe bakarak bugünkü teorilerimizin de doğru olduğuna güven duymanın sağlam bir temeli olmadığını vurgularken, başkaları da olasılığı işin içine katarak yeni kanıtların teorinin olasılığını güçlendirdiğini ya da zayıflattığını savunur. Güçlü Program ise objektifliğin bireysel değil eleştirel topluluk süreçleri yoluyla sağlandığını savunur; değerlerin bilimsel akıl yürütme sürecine nüfuz etmesi üzerinde durur. Ronald Giere ve Nancy Cartwright, vurguyu soyut "teori" kavramından, bilim insanlarının somut olarak kullandığı modellere, simülasyonlara ve deneysel pratiklere kaydırırlar. Evrenin tek bir bileşik yasa sistemiyle değil, sınırlı geçerlilik alanlarına sahip yasalar mozaiğiyle işlediği hususunu işlerler.
Buraya kadar yazdıklarım, çoktandır bilinenlerin kısmi bir özetinden ibarettir. Daha önceki hemen tüm yazılarımda vurguladığım gibi, yapay zekanın dünya gezegenine teşrifiyle birlikte bilimin sınırları, kriterleri, metotları ve sonuçları açısından yepyeni ufuklarla karşı karşıyayız. Öncelikle sınırlar konusu önem arz etmektedir: Kapsama alanı oldukça genişleyecek; bugüne kadar iyi ilişkilendiremediğimiz farklı disiplinlerin kesişim ve entegrasyonlarına tanık olacağız. Çok boyutlu modeller oluşturmada ve çok büyük, karmaşık hesaplamalar yapmada yepyeni olanaklara kavuşurken, her şeyin teorisi olmasa da büyük bileşik teori ve modellere ulaşırken, aynı zamanda felsefe, bilim ve sanat arasındaki mesafenin bazı alanlarda sıfıra asimptot oluşturduğunu göreceğiz. Bütün yapıp-ettiklerimizi tahayyül ve form verme başlığı altında modelleyerek, insanın ayrımını "sanat yapan varlık" olarak tanımlamak gerekecek. Zira bilim, felsefe, matematik, somut ve soyut üretim vb. bütün insan faaliyetleri, sanatın farklı araçlar ve metotlarla üretilmesinden ibarettir. Hepsinde bir hakikat oranı, bir estetik oran ve bizim de içinde evrimleştiğimiz doğaya yeni ilave oranı vardır. Bu yanıyla, bana göre sanat bu ilavenin biricik halidir, yeni bir formun yaratımıdır. Musa heykeli, kuantum teorisi, sermaye analizi ve Etikalar aynı varlık başlığına düşerler. Hepsi birer sanat eseridir; insanlık dahil bütün varlıkları ve varlığa dair fikirleri değişime tabi tutarlar. Buradan itibaren Sanat sözcüğünü büyük harfle yazacağım; bu büyük harf bilimi, felsefeyi ve üretimin her biçimini kapsar. Yani teori, pratiklerden birisi olarak; çizgiler, denklemler, harfler ve deneylerle yapılan bir Sanat eseridir.
Bilimin kriter ve metotları, yapay zekanın mevcudiyetiyle birlikte köklü değişikliklere uğrayacaktır. Şimdilik, duygu durumları dışında, tepemizdeki nöron sepetinin yapıp-ettiklerini hız, çeşitlilik, kapsam, boyut ve yanılmazlık bakımından bizden daha yüksek kapasitelerle gerçekleştiren yeni Varlıklarla karşı karşıyayız. Bütün bu kapasiteler, bundan sonraki teorilerimizin şekillenmesinde farklılık ve çarpan etkisi yaratacaktır. Ancak birçok alandaki değişim, bazı değişmeyenleri de daha görünür kılacaktır: Tüm teoriler bugünkü gibi kısmi kalacaklardır; yetersiz ve bazı noktalarda yanlışlanır olmaktan kurtulamayacaklardır. Galerilerimize katılan eserler artsa da bizlerin ve yapay zekanın sınırlılıkları, hayatın sınırları olarak daima bizimle beraber olacaktır. Asla tam şu anı algılayamayacağız; aynaya baktığımızda, ayna ile aramızdaki mesafenin ışık hızına bölünmesinden elde edilen zaman kadar önceki halimizi göreceğiz. Düşüncelerimiz, geleceği tasarlarken bile nöronlar arası iletim oranında tam şu andan geri kalacaklardır. Tüm teoriler tıpkı sanat eserleri gibi tarihçiler tarafından yapılan "akımlar" başlığında sınıflandırılacak ve "ölüm" baki kalmaya devam edecektir. Teorilerin kapsamı genişledikçe içerdiği hayali varlık oranı artacaktır. Daha şimdiden "kara madde", "negatif enerji" gibi varsayımlara yaslanan kozmoloji teorileri veri yokluğundan can çekişiyor. Kuantum teorisi, bir olasılık teorisi olarak yanlışlanabilirlik kriteriyle sorunlar yaşarken bir yorumlar sağanağı yaratmış durumda. Beşeri ve sosyal bilim teorileri de bağlantısallık (ağ teorileri) ile tek değişkenli durumlar arasında seyreden yap-bozlar gibi yol almaktadır.
Sonuçları bakımından da teorilerin günlük yaşamımız ve gezegenimiz üzerindeki etkisi epey zamandır çok tartışılan konulardandır. Kıyamet teorileri çoğunlukta olsa da insan türü olarak ortaya çıktığımız günden beri ilk defa bu düzeyde bir dünya değişimi yaşanmaktadır. Özellikle yapay zeka ile birlikte biyoloji alanı sadece büyük bir Kuhn'cu paradigma değişimini öncelemekle kalmıyor, tarih boyunca anlatılagelen "uçuk kaçık" tüm hikayeleri gerçekleştirmeyi an meselesi kılıyor. Her alanda giderek artan hızlanma, bireysel hayatlarımızda bizleri daha çabuk ihtiyarlaştırırken teorilerin de ömrünü kısaltacaktır. Belki de Huizinga'nın Homo Ludens'inden ilham alarak "oyuncak" olarak teoriler dönemine varacağız. Teorilerin ömürleri kısaldığı gibi sınanma süreleri de hızlanacak; simülasyon ve hesaplama araçlarıyla evrimleşen teoriler (yaşayan teoriler denebilir mi?) dönemine geçeceğiz. Verileri ve kuralları yükleyerek nereye doğru yol alacağını takip edeceğiz. Şimdiden kompütasyonel modeller, basit kurallarla başlayıp karmaşıklığı üreten yazılımlar üretmiş durumdalar.
Varlıkların kimlikleri fark temeli üzerinden şekillenir; fark ise çoğunlukla eksiklik üzerinden boy verir. Yani her varlık, eksik ve kısmi olarak mevcudiyete ulaşır. Teoriler bu kuralın en müstesna örneklerini oluşturur. Kuark, lepton, gluon vb. iyi tanımlanmış çok küçük parçacıklarla (26 tanesi yetiyormuş) veya titreşen sicimlerle yola çıkıp evreni modellemeye başlayabiliriz. Ama yerçekimiyle başlayan bir simetri sorunu bizi "tam olarak bu da değil" noktasında çakılı tutar. Geriye, çoğu ölmüş, bazısı kısmen ölmüş bir teoriler mezarlığı kalır. Her mezar taşına bakarken yeni doğmuş olanların varlığı da hemen göze gelir. Popper'dan el alarak, yanlışlanabilirliğin usturasına uğramaktan kurtulan diğer hikayelere söylenebilecek tek şey şudur: "Lütfen sadece bir tane doğrulanabilir veri sunun." İşi ifrata vardırarak: Her teori bir hikayedir ama her hikaye bir teori değildir. Hakikat orada bizi de kapsar ve ulaşabileceğimiz tek hakikat "Babil Kütüphanesi"dir.
Sınırlı varlıklar olarak yaptığımız her şey "tam olarak bu değil" durağında ölümü bekliyor olacaktır. Her birimiz, hayatımızda aşk dahil bir defa "evet, tam olarak bu" noktasına varabilirsek iyi bir ölüme hazırız demektir.
♨️ "Hayır kimseye yetişmek istemiyoruz.
Tek isteğimiz sürekli ileri gitmek, gece gündüz, insanla birlikte, bütün insanlarla birlikte.
Kervan uzatılmamalı çünkü o zaman hiçbir sıra kendinden öncekini göremez; artık birbirlerini tanımayan insanlar da birbirleriyle gittikçe daha az buluşur ve konuşur."
Bu uyarıyı bir yerlerden ezberledim. Durito'ya sordum, Fanon dedi.
~A'den X'e, John Berger, S. 28
Çox haklı ve yerinde bir soru. Ancak Kürt hinderlantında bu sorunun cevabı da yox, muhatabı da yok. Bu yaklaşımlar, “ne yaparsak yapalım bir şey değişmiyor; hep aynı adamlar/kadınlar seçiliyor, aynı yapılar içinde aynı şeyleri yapıyorlar” önermesine teorik bir zemin sağlanıyor haddizatında.
♨️ Farkında mısınız?
Kürt siyasetçilerin dilinde ölüler, bitmek bilmez bir vaad alıcısıdır.
Barış sözü ise daima gelecek zaman kipinde kurulur; âdeta o kipin geniş, boş ufkuna sığınmış, biçimsel olarak sorumluluk taşıyormuş gibi duran, fakat özünde yükü omuzlarından silkeleyen bir retorik.
İçinde Nazım’ın o meşhur umutçuluğu çınlar; motorları maviliklere süren, “güzel günler göreceğiz” nakaratıyla kalıplaşmış, temenniden öteye geçmeyen, hazin bir tevekkül hali...
Bir kendine acıma, kendine yazıxlanma durumu; kelimelerin ağırlığı altında ezilen, fakat eylemle yüzleşmekten ısrarla kaçınan acıklı bir melankoli.