RUH SAĞLIĞI VE SOSYAL BİLİMLER ALANINDAKİ MESLEKTAŞLARIMA AÇIK ÇAĞRI
Bu ülkede her gün sessizce, sistematik şekilde hayvanlar katlediliyor. Bu sadece bir hayvan hakları sorunu değil; bu bir toplum sağlığı sorunudur. Her canın değersizleştirildiği bir ortamda, şiddetin normalleştiği bir düzende, vicdanlı bireyler derin travmalar yaşar. Bu travmalar, sadece bireysel değil, toplumsal bir ruhsal çöküntüye yol açar.
Psikologlar, psikiyatristler, sosyal hizmet uzmanları, sosyologlar, psikolojik danışmanlar, akademisyenler…
Sizler toplumun psikolojik nabzını tutan, insani değerlerin taşıyıcısı ve yorumlayıcısı olan kişilersiniz. Sessiz kalmanız, sadece bir tercih değil; aynı zamanda bir ihmaldir.
Bu şiddetin yarattığı travma büyüyor. Giderek daha fazla insan gece uykularında ağlayarak uyanıyor, sokakta yürürken boğazına düğümlenen çaresizliği tarif edemiyor ve uzun süre devam eden strese maruz kalma sonucu fizyolojik sağlık sorunları göstermeye başlıyor. Çünkü değer verdiği, sevdiği, bağ kurduğu bir canlının türlü eziyetlere maruz kalarak katledildiğine tanık oluyor.
Bu çağrıyı kişisel değil, mesleki bir sorumluluk olarak görün. Bugün susarsak, yarın iyileştirecek kimse kalmayacak.
Susmayın. Ses olun. Ortak bildiriler yayınlayın. Mesleki derneklerinizi harekete geçirin. Alanlarınızda hayvan haklarını konuşun. Bu travmanın bir parçası değil, iyileştiricisi olun.
#BarınaklarÖlümKampı
@TPDBilgi@turkpdrdernegi@pskhaklarigrb@PsikiyatriDer@arifverimli@ursad_tr @pschlatapsi
Çerkes köyü, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ansızın bastıran bir Rus saldırısıyla sarsılır. Gençlerin çoğu, günler önce Çerkesya’nın dağlarına, özgürlüğü savunmaya gitmiştir. Köyde, yaşlılar, kadınlar ve çocuklardan başka kimse kalmamıştır. Sessiz, savunmasız ve tamamen sivil bu köy, bir anda ateşin ve kanın içine çekilir.
Rus askerleri, gözlerinde kin, yüreklerinde merhametsizlikle girerler köye. Yaşlı, çocuk, bebek, kadın ayırt etmeksizin önlerine çıkan herkese saldırırlar. Hayvanlara bile acımazlar; koyunlar, tavuklar, atlar tekme tokat savrulur, kurşunlara hedef olur. Evler birer birer yakılır. Alevler yükseldikçe, içlerinden yükselen çığlıklar göğü deler. Kundaktaki bebeklerin yanarak can verdiği evlerden yayılan feryatlar, adeta kıyametin habercisidir.
O sırada, ormanda bitki toplamaya gitmiş 110 yaşındaki bir adam, sırtındaki sepeti fırlatıp dumanı göğe yükselen köyüne doğru sendeleyerek koşar. Ayakları titrer, nefesi daralır ama durmaz. Gözü yanan bir evde, kulaklarında bir annenin çığlığı:
“Yardım edin! Yavrum yanıyor!”
Yaşlı adam, gözleri dolu dolu, ellerini ağzına götürür, sesi çatallaşır:
“Öldür çocuğu!” diye bağırır boğuk bir sesle, “kurtulsun bu cehennemden! Melekler alsın onu, yanmasın o masum!”
Annenin gözleri yaşlı adamla buluşur. O an, göz göze gelirler. Korku, acı ve çaresizlik bir bakışta birleşir. Anlarlar. Çünkü bazı acılar kelimeden daha fazlasını anlatır.
Yaşlı adam, ateşe biraz daha yaklaşır. Annenin yanına sadece on adım kalmıştır. Tam ona ulaşacakken, bir Rus askeri belirir. Tüfeğinin dipçiğiyle yaşlı adamı yere serer. Toprak sarsılır. Sanki 110 yıllık bir ömür, nefretle yere çalınmıştır. Yüzünden akan kan, bembeyaz sakalını kıpkırmızıya boyar. Yine de, adam elleriyle toprağı kavrayarak doğrulmaya çalışır. Gözleri hâlâ bebeğin olduğu eve çevrilidir.
Asker, kadının çığlıklarını susturmak ister gibi, önce kadını vurur. Annenin feryadı yarım kalır, gözleri açık gider. Ardından yaşlı adamın başına dikilir. Eğilir, gözlerinin içine bakar. Yüzünde hiçbir duygu yoktur, sesi buz gibidir:
“Sen, o çocuk susana kadar yaşayacaksın.”
Ve o an... yaşlı adam için artık bu yaşadığı şey zulüm değil, cehennemin ta kendisidir.
Çünkü cehennem, insanın canını bir anda almakla değil, ona nefes almayı azap haline getirmekle gelir. Bu artık bir ölüm değil, bir yaşarken gömülüştür. Gökyüzü artık mavi değildir, toprak ana artık ana değildir. Ağaçlar, dumanın içinde birer cellada dönüşmüştür. Sessizlik bile acı çekerken, bir tek bebek ağlamaktadır hâlâ. Bir tek o bebek, bu dünyanın hâlâ yaşanabilir olduğuna inanmaktadır.
110 yıllık bir ömür... nice bayramlar, düğünler, uğurlamalar, ağıtlar... hepsi bir çığlıkta silinir. Bir tek bakışta, bir tek emirle, bir tek susmayan bebekle yok olur. Adamın içinde ne kaldıysa, artık yanmaktadır. Ama bu ateş dıştan değil, içten gelir. Ve işte o iç yangın, gerçek cehennemdir.
Yaşlı adam, kanlar içinde yatarken, gözlerini kapatmaz. Çünkü o çocuğun gözleri açıkken, onun gözlerini kapatmaya hakkı yoktur. Yaşamak değil artık onun payına düşen; beklemek, yanmak, duymak ve susmaktır.
Ve cehennem dediğin, belki de tam olarak budur: Çığlıkların üzerine örttüğün suskunluk.
Bebeğin sesi, bir anda kesilir.
Ne bir ağlama, ne bir inleme kalır geride. Yanan evin içinden gelen o küçük ses, sanki gökyüzüne karışarak yok olur. Geriye yalnızca bir sessizlik çöker; ağırlığı topraktan bile daha ağır, tanrılardan bile daha dilsiz bir sessizlik.
Asker, yaşlı adama bakar. Ama artık silahına davranmaz. Öldürmesine gerek yoktur. Karşısında, zaten ölmüş bir adam vardır.
Çünkü o an... o yaşlı adam, bebeğin yalnız ölmesine razı olmamıştır.
Kalbini sıkmıştır; elleriyle değil, içiyle. Tırnak tırnak, damar damar bastırmıştır acısını. “Yanındayım” demek için, “yalnız değilsin” demek için. Bir bebek ölürken, birinin onunla birlikte gitmesi gerekirmiş gibi. Ve o bebek, son nefesini verdiğinde...
Yaşlı adamın kalbi durmamış...
Patlamıştır.
Sadece durmuş olsa, bu bir ölüm olurdu. Ama bu başka bir şeydir. Bu, kalbin içten yanmasıdır. Bu, bir ömrün yediği en büyük darbedir. Kalbin et değil, dua olduğu bir yerde, o dua kopmuştur artık.
Ve işte o an, 110 yıllık bir ömürle birlikte, bir bebek göğe yükselir. İki can, birinin gözyaşı bile dökemediği, diğerinin ağlayacak kadar bile yaşamadan gittiği iki hayat, birlikte çıkarlar bu dünyadan. Geriye kalan, yanık toprak, küle dönmüş evler ve anlatılamayacak kadar büyük bir sessizliktir.
Bu bir savaş değildir.
Bu, insana dair olan her şeyin kırıldığı andır.
Şimdi bunun adına sürgün diyorlar. Tehcir diyorlar. Göç diyorlar.
Kâğıt üzerinde taşınmış, istatistiklere yazılmış, raporlara geçmiş birer kelime sadece... Ama o kelimelerin arkasında, yanmış bir köy, dumanı hâlâ tüten bir beşik, bir bebeğin susmuş çığlığı ve 110 yıllık bir ömrün patlayan kalbi var. Oysa anlatmıyor bunlar gerçeği. Hiçbir kelime, bir annenin gözlerinin açık giderkenki korkusunu, bir adamın kalbinin sessizlikten çatlayışını ifade edemez.
Şimdi o bebeğin, o yaşlı adamın hayatı... hiç doğmamışlar, hiç yaşamamışlar kadar anlamsız bulunuyor.
Çünkü tarih, sayı saymayı sever. İnsanları değil. Hatıraları değil. Çığlıkları değil.
Ve onlar artık birer “kayıp” olarak yazılıyor kayıtlara. Ne bir mezar taşı var bebek için, ne bir dua okunan yer yaşlı adam için. Ne adlarını bilen kaldı, ne hikâyelerini anlatan. Geriye yalnızca küle dönmüş taşlar ve toprakta gizli kalmış bir feryat var.
Ama o köyü bilen biri varsa hâlâ, o yangının kokusunu ciğerine çekmiş biri, işte o bilir: Bu bir göç değildi. Bu bir savaş değildi. Bu bir ölüm bile değildi.
Bu, insanın insana yaptığı, hiçbir cehennemin tarif edemeyeceği bir yok edilişti.
Eğer bu soykırım değilse…
Eğer bir köyün kadınları, çocukları, yaşlıları; yanarak, vurularak, ağlayarak değil, sessizleşerek öldürülüyorsa ve ardından sadece kelimeler kalıyorsa geriye…
Eğer bir bebek, yalnız kalmasın diye bir ihtiyarın kalbiyle birlikte göğe yükseliyorsa…
Eğer bir halkın hafızası, “sürgün” denilerek yumuşatılıyor; “tehcir” denilerek kılıf bulunuyorsa...
Eğer tüm bunlara rağmen hâlâ sessizlik hüküm sürüyorsa, hâlâ birileri susuyorsa, birileri unut diyorsa...
O zaman sormak gerekir:
Soykırım neydi?
Dillerde mi yazılır, kalplerde mi? Sayılarda mı görünür, yoksa kayıtlara geçmeyen bir çocuğun son çığlığında mı?
Bir halk yok edilirken sessiz kalındıysa, o sessizlik midir soykırım?
Yoksa her şey bittikten sonra “yaşanmadı” denmesidir asıl cinayet?
Çünkü bazen, bir köyün külü, bütün tarih kitaplarından daha ağırdır.
Bazen, bir çocuğun ölümü, bir halkın hafızasından daha gür bağırır.
Ve bazen… sadece bir soru kalır geriye, yürekten yüreğe geçer:
Eğer bu soykırım değilse, soykırım neydi?
Biliyor musunuz; zehirlenmek çok ıstırap verici bir şey...
Son nefesimi verene kadar geçen sürede iç organlarım, boğazım yandı; damarlarım parçalandı, gözlerim kanadı... Her yerimi korkunç bir acı kapladı; nefes alamadım! Acıyla çırpınırken, havlayamadım bile... sadece uyuyordum
Polisimiz şöyle kutsal, böyle dokunulmaz diyenlere hatırlatma.
AKP Hatay Milletvekilinin oğlu ile tartıştığı söylenen polisler teşhis için böyle sıraya dizilmişlerdi.
Beşiktaş taraftarının düzenlediği "Bu Oyuncak Sana Arkadaşım" etkinliği, Brand Experience Felis Büyük Ödülü'ne layık görüldü.
Bir kez daha iyi ki Beşiktaşlıyım diyorum..
#6subat2023